Zorunlu Göçün Tarihi Orta Doğu’da Zorunlu Göç Yeni Bir Fenomen Değil

İnsanlar neden evlerini, yurtlarını terk ederler? Bir topluluğun veya grubun kaçışını ve göçünü zorunlu kılan etkenler nelerdir? “Zorunlu” ve “gönüllü” göç arasında yapılan genel ayrımı anlamaya çalışan araştırmacılar bu soruları sık sık sorarlar. “Zorunlu göç”, genel olarak siyasi çatışma ya da devletin çöküşünün bir sonucu olarak algılanırken; “gönüllü göç”, genel anlamda ekonomik kazanç, iş bulmak ve memleketteki aileye ve sosyal gruba para göndermekle ilişkilendirilir.

Dawn Chatty 1 Nisan 2014

İnsanların mal ve mülklerine el konulması ya da yerlerinden edilmeleri, Orta Doğu tarihinin ayrılmaz parçalarından. 19. yüzyılın ortalarından başlayarak Orta Doğu, milyonlarca Müslümanın, Rusya İmparatorluğu ve daha sonra da Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna sınır olan bölgelerden Osmanlı topraklarına zorunlu göçüne tanık oldu. Bu zorunlu göç dalgaları ile Tatarlar, Çerkezler, Abazalar, Abhazlar, Çeçenler, Dağıstanlılar; “Rumeli” olarak bilinen, Osmanlı’nın Avrupa’daki topraklarına girdiler ve daha sonra Osmanlı Bâb-ı Âlî ile Rus Çarlık Sarayı arasında Avrupa’da yapılan anlaşmalar sonucu Anadolu ve Suriye vilayetine göç etmeye mecbur bırakıldılar. Bu göçmenlerin çoğunun başka seçenekleri yoktu. Zira toprakları ele geçirilmiş ve Ortodoks Hıristiyanlığın hâkim olduğu yeni Rus uydu devletlerinde hoş karşılanmamışlardı. Abhazlar ve Abazalar gibi birkaç gruptan gençler, zorla Rus ordusuna alınıncaya veya daha da kötüsü Hristiyan olmaya zorlanıncaya kadar geçen kararsız yılların ardından göç etmeye karar verdiler. 1820 ile 1860 arasındaki kırk yıl boyunca, bu gruplar, giderek artan bir belirsizlik ve siyasi gerilimle yaşadılar ve nihayet kültür, toplum ve dinlerini korumada nispeten özgür oldukları Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmek zorunda olduklarına karar verdiler. İşte Orta Doğu’nun modern tarihi tam da bu nedenle, fethedilen ve fakat sonradan yitirilen memleketlerden hem hızlı hem de kademeli olarak gerçekleştirilen zorunlu göçlerin tarihidir. Bazıları yaşamlarını korumak için çok acil bir şekilde kaçmak zorunda kalmış; diğerleri içinse göç kararı, henüz tehdit kendisini çok baskın bir şekilde hissettirmeden, örneğin etnik-dinî kültürleri küçümsendiği zaman alınmıştır.

Osmanlı İmparatorluğunun I. Dünya Savaşı sonunda çöküşünden ve topraklarının parçalanmasından itibaren Anadolu ve Suriye vilayetine zincirleme zorunlu göçler görürüz: Çerkezler, Çeçenler, Arnavutlar, Süryaniler ve Ermeniler, Kürtler ve son olarak da Filistinliler… Sonrasında Avrupa yeni Suriye, Ürdün, Lübnan, Irak ve Filistin gibi ulus devletleri yaratırken daha kademeli bir zorunlu göç karşımıza çıkar: Milletler Cemiyeti’nin himayesinde olan Fransız ve İngiliz mercilerinin kontrol mekanizmalarının yürürlüğe konulması, bir devletten diğerine doğru zorunlu bir hareketliliğe neden olmuştur. Zira o sıralarda insanlar kendileri ve ailelerini siyasi şiddet ve güvensizlikten kaçırmanın yollarını aramışlardır.

Suriye’deki zorunlu göç, bize insanların ne zaman ve niçin evlerini ve yurtlarını terk ettiklerine dair iyi bir örnek sunuyor: 1918-1920 yılları arasında Şam, Osmanlılara karşı olan Emir Faysal ve Arap isyan birlikleriyle şehre giren İngiliz General Allenby’in karargâhıydı. Sonraki iki yıl boyunca, Emir Faysal, Batı’nın Suriye Arap Krallığı’nı tanıması için uğraş verdi. Bu esnada Fransızlar, 1919’da Beyrut’a girmiş ve Şam’a başarılı bir biçimde girmeden evvel keskin bir yerel direnişle karşılaştıkları Suriye’yi ele geçirmek için harekete geçmişlerdi. Bazı insanlar o zaman kaçtı. Çoğu ise, Fransızları ülkeden atmak için kalıp gerilla savaşına destek vermeyi tercih etti. 1920’ler bazı tarihçilerin Büyük Arap İsyanı olarak adlandırdığı bir isyan dönemi olmuştur.

Sonraki on yılda toplumsal kargaşa ve Fransızlara karşı yerel muhalefet kendisini gösterdi. Yine az sayıda insan ülkeden kaçtı. Bu dönemde ve sonraki on yılda yurtlarından zorunlu olarak göçenler, örneğin Süryaniler, Ermeniler ve Filistinliler Suriye’ye yerleşmiş ve yeni devletin bir parçası olmuşlardır.

1940 ve 1950’lerde, Filistin Orta Doğu haritasından silindiğinde Suriye’ye doğru akan daha büyük bir Filistinli zorunlu göç dalgası görüldü. 1960’larda ise otoriter bir rejim olan Baas Partisi Suriye’de güçlendiğinde, sonraki elli yıl boyunca eğitimli, meslek sahibi insanlar kademeli olarak ülkeyi terk ettiler. Göç edenlerden bazıları işkence görmüş ve hapisle tehdit edilmişti; bazılarıysa böylesine katı, uzlaşmaz bir polis devletinde yaşayamayacaklarını hissetmişlerdi. Ancak, ülkeden gerçekleşen zorunlu göç akını –diğer yönüyle beyin göçü- Batılı devlet yetkilileri tarafından çok da fark edilmedi. Sadece Iraklı mülteciler krizi ile birlikte zorunlu göç, bölge ve Avrupa siyasetinde önemli bir mesele olarak tekrar ortaya çıktı. İlk olarak, 2006 ile 2009 arasında 1 milyondan fazla Iraklı göçmen, zorunlu olarak Suriye’ye giriş yaptı; fakat hiç kimse, neredeyse yarım milyon insanın 1990’daki Körfez Savaşı’ndan beri sürekli olarak Irak’ı terk ettiğini fark etmedi. Iraklı göçmenler, ülkede toplumsal kargaşa ve güvensizlik yaratan Batı yaptırımları sonucunda yerlerini terk etmişlerdi. Suriyeliler ise giderek “uzatmalı bir mülteci grup” hâline gelen, geri dönmeyi istemeyen ve yerleşmek için Batı’ya da gidemeyen bu sürgün grubu istekle karşılayan ev sahipleriydiler.

İşte bu yüzden evini, yurdunu terk ettiğinde ne olacağının pek çok örneğini gözleriyle gören Suriyelilerin ülkelerinde 2011’de patlak veren silahlı çatışmadan kaçmada yavaş davranmaları şaşırtıcı değil. 2012 yazına kadar az sayıda Suriyeli şiddet ve silahlı çatışmalardan kaçmak için sınırı geçti. Bugün bile sayılar bize benzer bir hikâyeyi anlatıyor: 2 milyon kadar Suriyelinin, ülkelerindeki silahlı çatışmadan kaçarak Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e sığınmak için uluslararası sınırları geçtiğini biliyoruz. Fakat çok daha fazlası –bazılarına göre 6 milyon kadarı- çatışmalardan kaçtı; ancak ülke sınırları içerisinde sığınacak yer aradı. Acaba onlar geçen yüzyıldan şu dersi mi çıkardılar: “Eğer Filistinliler ve Iraklılar gibi yurdunuzdan çıkmaya zorlanıyorsanız, geriye hiç dönemeyebilirsiniz.”

Fotoğraf: ©Flickr.com/Freedom House

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar