Dosya: "Paralel Toplum" “Toplumsal Yük Olgusu Göz Önünde Bulundurulmalı.”

Türkiye Araştırmaları Merkezi Vakfı (Stiftung Zentrum für Türkeistudien) Müdürü ve göç araştırmaları alanında uzman olan Prof. Dr. Hacı Halil Uslucan ile Alman toplumunun paralel toplum tartışmasındaki korkularının tabanı hakkında görüştük.

Ahmet Faruk Çağlar 1 Haziran 2014

“Paralel Toplum” kavramsallaştırmasını ilk olarak Wilhelm Heitmeyer, 90’lı yıllarda yapıyor, ancak kullanımın yaygınlaşması 2000’li yıllarda oluyor. Bu çok yeni bir tarih. Bu durum, Almanya’nın yabancı kültürler üzerine ne kadar geç düşünmeye başladığı ve yüzleştiği gerçeğinin bir ifadesi mi?

Paralel toplum yalnızca Wilhelm Heitmeyer ile ortaya çıkmış bir kavram değil aslında. Tarihî açıdan çok eski bir kavram. Hatta 16. yüzyılda Thomas More’nin “Ütopya” isimli kitabında da alternatif bir toplum modeli sunulur. Paralel toplum, kavram olarak bir toplumu eleştirmek için sosyal bilimlerde, tarihte çok kullanılan bir kavram olmuştur.

Diğer ülkelerle karşılaştıracak olursak özellikle Almanya’nın kendisini göç ülkesi olarak kabul etmesinde bir gecikme var, bu kesin. Bunu yalnızca kavramların gelişmesiyle açıklayamayız; daha çok bu kavramlar ne anlama geliyor, paralel toplum bir tehdit olarak mı algılanıyor yoksa toplumun bir parçasını tarif etmek için mi kullanılıyor, buna bakmak gerekir. Örneğin sub-gesellschaft (alt-toplum) ya da sub-milieu (alt muhit) gibi olgular göçmenler olmaksızın da mevcuttur. Hiçbir toplum homojen değildir. Paralel toplum da yalnızca yabancıların Almanya’ya gelmesiyle oluşmuş değildir. Menajerlerin kendi aralarında oluşturdukları gruplar da bir nevi paralel toplum anlayışına denk gelmektedir. Bunu yalnızca yabancılara bağlamak konuyu çok kısıtlamak olur.

Peki batı Avrupa’nın daha önceki paralel toplumları kimler olmuş? Sömürge geçmişi olan ülkelerin yabancıya yaklaşımı ve onlarla sürdürdüğü ortak yaşam ile işçi göçünden sonra oluşan azınlıklara yaklaşım arasındaki benzerlikler ve farklılıklar neler?

Norbert Elias’ın 1965 yılında basılan çok önemli bir eseri vardır: “The Established and the Outsiders”; İçerdekiler ve Dışardakiler, yani yerliler ve sonradan gelenler. Kitapta İngiltere’de yabancı olmadıkları hâlde bir bölgeye dışarıdan gelenlerin, “dışarıdan birisi” olarak nitelendirildiği ve “Bu bizden biridir.” algısına ulaşamadığı anlatılıyor. “Bizden” ve “bizden olmayan” sosyolojik açıdan da sürekli ele alınır. Bu konuyu yalnızca göçe bağlamak oldukça kısır bir yaklaşım olur. Pakistanlılar, Hintliler, Kuzey Afrika kökenliler sömürge zamanından beri Batı Avrupa toplumlarında var olan insanlar. Bu insanlar kendi aralarında bir paralel toplum olabilirler; fakat en önemli nokta bu grupların birer tehdit olarak algılanmaları. Bu anlamda temel soru, bu insanların topluma bir tehdit mi yoksa bir kazanç mı olduklarıdır.

“Paralel Toplum” her ne kadar herkes tarafından tek bir anlamda ve tek bir amaçla kullanılmıyor olsa da, genel olarak değerlendirildiğinde özellikle Türkiyeli göçmenlerin toplumun genel çoğunluğu ile oldukça az temasları olduğu görülüyor. Sizin deyiminizle, “yan yana ama iç içe olmayan bir yaşam”. Ne dersiniz?

Dediğim gibi, meseleyi göçle kısıtlamaya gerek yok. Alman toplumu içinde de paralel toplumlar var ve çeşitli alanlarda kendilerini gösteriyorlar. Mesela Almanya’da yapılan bir araştırmada eğitimlilerin kendi aralarında evlenmesi konusunda ciddi bir oluşum olduğu görülüyor. Yüksek eğitimli kişiler yüksek eğitimlilerle evleniyor, yani belli sınıflar bir araya geliyor. Bu yüzden tamamıyla şeffaf ve heterojen bir toplum gerçekleşmiyor. Bu durumda göçmenlerin kendi aralarında kalması doğal bir olay. Göçmenlere ya da bilhassa Müslüman göçmenlere bu konuda ön yargılı bir tavırla yaklaşılıyor. “Bu insanlar toplumsal katılıma bir katkıda bulunmuyorlar.” gibi bir yaklaşım var ve bu aslında her toplumda böyle.

Avrupa’ya ve Almanya’ya gelen ilk nesiller dil engelinin yanı sıra, “değer”lerini korumak amacıyla, anlaşılır bir tepki olarak içlerine kapandı. Onları misafir eden Avrupa ülkeleri de, geri döneceklerini düşünerek nispeten toplumdan uzak bir hayat sürmelerini destekledi. Her iki taraf da hâlâ aynı reflekslerle mi hareket ediyor?

Bana kalırsa bu durum değişti. Almanya’da özellikle son on yılda çok büyük atılımlar oldu. Mesela, 90’lı yılların sonuna kadar göç olgusuna tepkiyle yaklaşılıyordu ama son on yılda belki de daha önceki otuz sene içinde görülmemiş girişimlerde bulunuldu. Sembolik siyaset açısından göçmenlikle ilgili kurumlarda göçmen kökenli insanların yönetimlerde söz sahibi olmaları iyi bir gelişme; bildiğim kadarıyla 300 ila 700 milyon Euro’nun bu alanda harcanıyor olması, çeşitli kürsülerin olması, birçok üniversitenin Sosyoloji bölümlerinde Göç Sosyolojisi gibi alanlara ağırlık verilmesi gibi noktalar da hem bilimsel açıdan hem de toplumsal açıdan bu konuyla ilgilenildiğini gösteriyor. Kritik bir boyutu olsa da mesela Sarrazin’in kitabının çok satması da önemli. Bu anlamda eskisi gibi göçmenlerin bir başına sadece kendileriyle ilgilenen bir grup olmadığı söylenebilir.

Peki Türk çocuklarının sosyal hayatın içinde olmalarına rağmen hâlâ benzer korkularla, “Almanlaşacağız, değerlerimizi yitireceğiz.” diye hareket ettiklerini düşünüyor musunuz, yoksa böyle bir tedirginlik artık yok mu?

Bu konuyla ilgili 2012 yılında Silke Hans’ın yapmış olduğu yeni bir araştırma var, “Assimilation oder Segregation?”, yani “Asimilasyon mu, Ayrıştırma mı?” Bu araştırmada bu tür yargıların hiçbir ampirik tabanı olmadığı gösteriliyor. Türkiye kökenli insanlarda, kuşaklar arasındaki asimilasyonun çok hızlı olduğunu ama başlangıçta diğer Avrupa ülkelerinden gelenlerle kıyaslayacak olursak düşük olduğunu anlatıyor Silke Hans. Asimilasyon kelimesinin burada negatif anlamda kullanılmadığını, çeşitli alanlarda benzerlik sağlanması anlamında kullanıldığını belirtmemiz gerekiyor. Yani bu tür ön yargılar hiçbir ampirik tabanı olmayan ön yargılar.

Kültürel değerlerin farklı ve “yabancı” olduğu bir toplumda, kendi değerlerini muhafaza etmek ve yaşatmak adına, göçmenlerin kendi komüniteleri içinde kalmaları zorunlu mudur?

Değer değişimi her zaman vardır. Bu, yalnızca Türkler ya da Müslümanlar için de geçerli değildir. Özellikle azınlık gruplarında insanlar değerlerini daha sıkı koruma ihtiyacı hissederler. Çünkü değişim çok güçlüdür ve bu değişimin farkına da varıldığı için bu sürece karşı bir tepki vardır. Her zaman verilen bir örnektir; Latin Amerika’da yaşayan Almanların, Almanya’daki Almanlardan çok daha tutucu olduğu söylenir. Zira orada azınlık içinde yaşamaktadırlar ve 50’li yıllarda yanlarında götürdükleri değerleri korumakta daha tutucudurlar. Aynı şey Türkler için de geçerli; İstanbul’da yaşayan bir Türk kendini yaşadığı toplumun bir parçası olarak kabul eder ve fazla düşünmez; ama Almanya’da yaşayan bir Türk, 60’lı yıllarda anne-babasının getirdiği ve kendisine aktardığı değerleri koruma ihtiyacını daha çok hisseder. Bu durum sadece Türklere özgü bir olay değildir; çoğunluk toplumu içinde yaşayan azınlıkların çok tipik tepkilerinden biridir.

Paralel toplum tartışmalarında sadece toplumun alt sınıfından insanlar hakkında böyle bir kavramın kullanıldığını görüyoruz. Hâlbuki birçok ülkede, sizin de değindiğiniz gibi yaşadığı toplumdan çok ayrı bir hayat yaşayan, ayrı zevk, kültür ve değer yargılarına sahip olan üst sınıf mensupları var. Bu durumda “Paralel toplum” kavramı, egemenlerin alt sınıfı bastırmak için kullandığı bir argüman mı?

Söylediğiniz şeyin doğruluk payı var; ama tümüyle değil. Mesela doktorların ya da siyasetçilerin yalnızca kendi aralarında kalmaları da paralel topluma bir örnektir. Ama bu durum rahatsız edici bir olgu olarak algılanmıyor.

Yabancıların oluşturmuş olduğu toplumun rahatsız edici bir unsur olarak sürekli gündeme getirilmesinin nedeni nedir?

Bu düşüncenin arkasında bir korku yatıyor. Özellikle Almanya’da bu neden tartışılıyor? Uwe Hunger, Almanya’yla Amerika’daki durumu karşılaştıran güzel bir çalışmaya imza attı. Bu araştırma sonucunda şu soru ortaya çıktı: Neden Alman toplumu, özellikle göçmenlerin paralel toplum kurmasından kaygı duyuyor? Almanya’da toplumun geneline bir katkı sağlamaksızın paralel toplum içinde kalındığında ve başarısız olunduğunda ortaya çıkan sonuçları aslında herkes ödüyor. Çünkü devlet bu kişiye sosyal yardımla destek olmak zorunda kalıyor. Amerika’da ise Chinatown gibi paralel toplumlar kimseyi ilgilendirmiyor veya Almanya’da olduğu kadar sıkıntı yaratmıyor. Neden? Çünkü kişi, Amerika’da paralel toplum içinde yaşıyorsa ve başarısızsa bu durumdan kurtulmak sadece kişinin kendisine kalıyor. Alman devleti, kişilere yapacağı sosyal yardımları nihayetinde vergilerle alıyor. Alman toplumunda paralel toplumların kaygı konusu hâline getirilmesinin rasyonel tabanı budur.

Yani, elitlerin kurduğu bir paralel toplum devlete bir maliyeti olmadığı için sorun teşkil etmiyor.

Evet, başarısız olmaları söz konusu olmadığı için ve yeteri kadar maddi kaynakları olduğu için topluma yük getirmiyorlar. Meseleye Almanya açısından bakalım: Türkiye kökenli bir göçmen dil öğrenmiyor, topluma bir katkı sağlayamıyor ve yalnızca kendi grubu içerisinde duruyorsa bu kişinin sosyal yardımla geçinme ihtimali yüksektir. Bu yüzden bu kişi toplumun tamamına yük olmaktadır. Fakat aynı şey kendi aralarında yaşayan elitlerde olduğunda bir sorun teşkil etmiyor, çünkü devlete herhangi bir yükleri yok. Dolayısıyla bu tartışmada “toplumsal yük” olgusunu göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Bedenen burada, zihnen Türkiye’de yaşamanın uzun vadede Avrupalı göçmenlere kaybettirecekleri neler olabilir?

Bu meseleye “kaybetmek” açısından bakmak doğru mu bilmiyorum. Biraz da güçlenen Türkiye açısından bakmak gerek. Birçok insan, kendisini çeşitli sebeplerle buranın bir parçası gibi hissedemiyorsa güçlenen Türkiye ile bir özdeşleşme içine gidip, “Ben de oralıyım. Orası da benim bir parçam.” iddiasında bulunabilir. Böylece kişi Türkiye’nin siyasetiyle, Türkiye’deki gelişmelerle ilgilenir. Öte yandan son yıllarda gelişen sosyal medyanın da bu düşünceye katkısı var. Bir bölgedeki olayları takip edebilmek için artık bizzat o bölgede yaşamak gerekmiyor. Ben bunu şahsen bir sıkıntı olarak görmüyorum. Öte yandan Alman siyasetiyle ilgilenen göçmen kökenli insanların da sayısının arttığını görüyoruz. Meseleye “ya o, ya bu” şeklinde değil de, “hem o, hem bu” şeklinde yaklaşmakta fayda var.

Son olarak; çoğunluk toplum, paralel hayat sürdüğünden sürekli şikayetçi olduğu azınlıklarla iç içe yaşamaya ne kadar hazır dersiniz?

Bu zor bir soru. Toplum homojen bir kitle değil. Örneğin eskiden, “Yabancıların gelmesiyle yükselecek miyim, alçalacak mıyım?” gibi kaygılar vardı. Bütüne bakmaktan ziyade, toplumun hangi alanları bu bütünleşmeye daha açık, hangi alanları daha kapalı, ona bakmak gerekir. Bazı kişi ve kurumlarda ihtiyaç söz konusu olduğunda açılım kaçınılmazdır. Örneğin polis, itfaiye gibi kurumlar eskiden tam olarak Almanların elindeydi, ama şimdi polisler yabancı kökenli gençlere yönelik programlar yapıyor. Çünkü ihtiyaç var. Yine mesela hasta bakım servisinde büyük bir ihtiyaç olduğu için açılım oluyor. Kalifiye eleman arayışında çok büyük bir açılım var. İhtiyaç ağır bastığı için zihniyet de değişiyor.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar