Birleşik Krallık Truva Atı Tartışması ve Birmingham Okullarında Komplo Teorileri

İki Müslüman’ın asker Lee Rigby’i güpegündüz vahşi bir şekilde öldürdüğü Woolwich olayının ardından Müslümanların siyasiler ve sağ yaklaşımlı medya tarafından mercek altına alındığı gerçeği yadsınamaz. Birleşik Krallık’ın “Müslümanlar tarafından ele geçirileceğine” dair korkunun körüklenmesi, birçok köşe yazarının boş zaman aktivitesi hâline dönüştü. Son aylarda Britanya Müslümanları, bir de “Truva Atı Operasyonu” tartışmalarıyla karşı karşıya.

Ufuk Seçgin 1 Temmuz 2014

Britanya’daki Müslüman topluluk, sağ eğilimli medya tarafından daimi bir kuşatma altında olduğu ve siyasi elitlerden bu konuda yardım görmediği duygusuna sahip. Birmingham’da hâlâ devam eden “Truva Atı” endişelerine dair sansasyonel anlatımlar, geçtiğimiz aylardaki bu durumu daha da kötüleştirdi. Peki sadece eğitim dünyasını değil, aynı zamanda siyasi alanla medyayı da sarsan “Truva Atı”nın nasıl bir tarihi var?

Süreç, geçtiğimiz yılın sonunda Birmingham Belediyesi’ne gönderilen ve bölgedeki bazı okullarda “Truva Atı Operasyonu” isimli bir planı anlatan mektupla başladı. Mektubu kaleme alan kişi, şehirdeki dört okulun “İslami aşırılar tarafından ele geçirildiğini” iddia ediyordu. Uzmanlar bu mektubun kötü bir şaka olduğunu varsaydılar, fakat devlet yetkililerinin mektubu ciddiye almalarıyla olumsuz sonuçlar doğuran soruşturmalar başlatıldı.

Birmingham Belediye Meclisi şu anda 25 okulda 200 delili soruştururken, Eğitim Denetleme Dairesi Ofsted’in yürüttüğü araştırmalar sonunda 21 okul denetlendi. Soruşturmalar kapsamında beş okula özel önlemler alınması şart koşuldu; altıncı okulun ise kötü bir eğitim standardına sahip olduğu belirtildi. Buradaki ironi, bu okullardan bazılarının çok kısa bir süre önce bilimsel sonuçları ve kapsayıcılıkları açısından yüksek derecelendirmeye tabi olmalarıydı. Bu okullardan Park View Okulu, Ofsted bulgularına bezginlikle tepki verdi. Okulun bağlı olduğu vakfın (Park View Educational Trust) Başkan Yardımcısı David Hughes “siyasilerin refleks hâline gelen tepkilerine” karşı çıkarak, okulun yargılanma hızı ve süreçteki şiddetin şok edici olduğunu dile getirdi.

Daha önce “mükemmel” olarak değerlendirilen bu okullara ait sonuçlarda ya da idari mekanizmalarında herhangi bir değişiklik olmamasına rağmen soruşturmanın ardından birçok okul “özel önlemlere ihtiyaç duyulmakta” şeklinde bir sınıflandırmaya tabi oldu. Daha önceki yıllarda Ofsted’in bu okullar için daima olumlu raporlar düzenlediği göz önüne alındığında akıllara şu soru geliyor: Şimdi bu tarz dramatik değişiklikleri meşru çıkaracak hangi kriterler değişti? Öyle gözüküyor ki bu okullar şimdi “öğrencileri Birleşik Krallık’taki modern hayata hazırlama” gibi yeni bir değerlendirme kriteri açısından sınıflandırılmış. Birçok okul bu tarz yeni bir kriterin keyfî ve tutarsız bir şekilde kullanımından rahatsız. Yine Ofsted raporunda yönetim alanına dair sorular da rahatsızlık verici. Hiç kimse okullardaki düzensizliklerin kontrol edilmesinden rahatsız değil; fakat okullara yöneltilen soruların güvenlik ve aşırılık ile kaynaştırılarak sunulması tehlikeli bir yaklaşıma işaret ediyor.

Birmingham’da kısa bir süre önce yayımlanan Ofsted raporlarında “yetersiz” olarak değerlendirilen ve “özel önlem” şartı getirilen beş okuldan biri olan Park View, ağırlıklı olarak sosyal açıdan mağdur kalmış Birmingham’ın Alum Rock semtindeki Müslüman topluma hizmet veriyor. 2012 yılında müfettişler tarafından her alanda “mükemmel” olarak değerlendirilen okul, daha önce akademik kusursuzluğunun model olması açısından Başbakan David Cameron’dan övgü almıştı.

Raporlar, bazı öğretmenlerin okullardan uzaklaştırıldığını ve okul yönetimi üyelerinin okulun karakterini kendi kişisel görüşleriyle uyumlu hâle getirmek için yetkilerini ölçüsüz bir şekilde kullanmış olabileceğini belirtiyor. Okullarda aşırı fikirlerin yaygınlaştırıldığına dair verilen örnekler ise Suudi Arabistan’a gayrimüslim öğrencilerin katılmadığı bir gezi organize eden bir okul ya da okul festivalinde gayri İslami olması sebebiyle kazanç oyunlarını ve tombalayı yasaklayan bir okul… Bir diğer okulda ezanın tüm okulda duyulması için bir hoparlörün kurulduğu tespit edildi. Müfettişler, bazı okullarda cinsiyet ayrımının yapıldığını ve kız öğrencilerin ayrımcılığına dair ipuçları olabileceğini belirttiler.

Britanya Müslüman Konseyi sözcüsü ve Birmingham’da eski öğretmen olan Talha Ahmed, müfettişlerin Okul İdarelerindeki birçok Müslüman üyenin, başarısız okullardaki olumlu değişimi sağlamak konusundaki emeklerini gözden kaçırdığını; aynı şekilde sosyal olarak mağdur kesimlerdeki öğrencilerin akademik imkânlarındaki değişimleri de görmediklerini ifade etti: “Daha fazla Müslüman’ı okul yönetimine çekmek konusunda organize olmuş bir çabanın olması bir sır değildir. Böyle bir çaba vardır, çünkü neredeyse yüzde yüzü Müslüman öğrencilerden oluşmasına rağmen Okul İdaresinde tek bir Müslüman sese bile sahip olmayan okullar var. Bu anlamda Müslüman ebeveynlerin ve uzmanların katılımını sağlamak yönündeki çabalar meşru ve doğrudur.”
Buna karşın Ofsted’in, okullarda meydana gelen gelişmeleri gözlemlemek yerine siyasi bir ajandayla kendisine dikte edilen bir yargılamada bulundup bulunmadığı merak konusu. Örneğin Park View Okulunun Müdür Yardımcısı Lee Donaghy, Meclis İçişleri Komisyonu üyelerine “kamuoyunun İslam konusundaki bilgisizliği” ve okullardaki kümelenme ve aşırılıkla alakalı yanlış iddiaları değerlendirirken şunları söyledi:

“Bu tarz bir soruşturma ve sonuç, yaptığımız şeylerin kasti olarak yanıltılmasıdır. Bazı iddialar ise tamamen yalan.” Komisyondan mufazakâr milletvekili Lorraine Fulbrook’un, Ofsted’in okul denetimleri esnasında yanlı bir şekilde mi davrandığı sorusuna ise Donaghy, “Evet” cevabını verdi: “Medyada yansıtılan okulla, benim çalıştığım okul örtüşmüyor. Ülkede öğrencilerin kökeni ele alındığında bizim okulumuz gibi iyi sonuçlar çıkartan başka bir okul yok.”

Okul İdaresi üyesi David Hughes ise iddiaların yöneltildiği okulların bulunduğu mahalleleri korkutmak, sindirmek ve yüzüstü bırakmakla suçladığı Eğitim Bakanı Michael Gove ve Ofsted İdarecisi Michael Sir Michael Wilshaw’a açık bir mektup yazdı: “Bize, Sir Michael’in şahsi ziyareti esnasında mükemmel olduğumuz söylendi ve Multi Akademi’mizin kuruluşu konusunda teşvik edildik. Şimdi bize alarm veren bir tempoda kötüleştiğimiz söyleniyor. Fakat biz, şimdiye kadar yapmakta olduklarını yapan aynı insanlarız. Bizi, görevlerimizi yerine getirmek açısından dikkatsizce değerlendirmenizi ya da tehlikeli olarak görmenizi hayret verici buluyorum. Şimdi Truva Atı şakasını suistimal edip bu vesileyle bazı kesimleri şeytanlaştırma şekliniz sebebiyle korkutulmuş ve yüzüstü bırakılmış hisseden topluluklara sahipsiniz.”

Müslüman Öğrenci ve Ebeveynler Güvenlik Problemi mi?

Müslümanların yaftalandığı bütün süreç boyunca en çok tepki çeken gelişme ise, Eğitim Bakanı Michael Gove’nin, Terörle Mücadele Başkanı Peter Clarke’yi “komlo teorisi”ni araştırmakla görevlendirmesi oldu. Daha önceden Terörle Mücadele Ulusal Koordinatörlüğünü yürüten Clarke’nin bu görevi üstlenmesi Polis Başkanı Bob Jones tarafından, topluma yakışıksız bir mesaj göndereceği gerekçesiyle eleştirilmişti. Fakat buna rağmen Gove, kararında ısrar ederek “çocukların eğitimine zarar veren güvensizlik duygusunu sona erdirmeyi” hedeflediğini belirtti.

Soruşturmalar kapsamında öğrenciler agresif sorularla karşı karşıya kaldı. Başörtüsü takmak zorunda olup olmadıkları, diğer cinsiyetten öğrencilerle ayrı oturup oturmadıkları ya da homofobik olup olmadıkları gibi sorulara maruz kaldılar. Clarke’nin soruşturmada görevlendirilmesi bile hükûmetin Müslüman vatandaşlarını ilk etapta bir “güvenlik problemi” olarak değerlendirdiğine dair sinyali ortaya koydu.

Birmingham Üniversitesi’nde devletin aşırılıkla mücadele politikasının etkilerini araştıran İmran Awan’ın da belirttiği gibi süreçte Müslümanlar terörizmle mücadele ve güvenlik prizmasından gözlemlendiler. Söz konusu olması gereken eğitim standartları, siyasi bir manevra hâlini aldı. Böylece Birleşik Krallık’ta Müslümanların “şüpheli bir cemaat” oldukları, güvenlik riski teşkil ettikleri ve aşırılara destek sağladıkları fikri güçlenmeye başladı. Asıl ironi ise, tüm bunların aslında çocuklara yönelik aşırı ajandaları önlemek adına gerçekleştirilmesiydi. Buna karşın aşırıların, “Bakın, ne yaparsanız yapın, sizden kimse bu toplum tarafından kabul edilmeyecek.” demesine uygun ortamlar hazırlandı.

“Truva Atı” soruşturmasında Britanya toplumunun –şaşırtıcı bir şekilde- en çok tepki gösterdiği şey, Okul İdare Meclislerinin dinî profillerinin genelde Müslüman öğrencileri yansıtmasıydı. Müslüman ebeveynlerin beklentilerini temsil edebilecek olan yönetim kurulu üyeleri, seküler Britanya eğitim sistemi için bir tehdit olarak algılandı. Okulların Müslüman yönetimlerine saldırıda bulunmak için kadın düşmanlığı ya da aşırılık gibi İslam karşıtı argümanlar kullanılsa da ezanın hoparlörden verilmesi ya da öğrencileri derse duayla başlamak konusunda teşvik eden afişler, İslami aşırılık belirtileri olarak sunuldu. Fakat Birleşik Krallık’ta Hristiyan, Yahudi ya da Sih öğrenci çoğunluğuna sahip okulların da öğrencilerinden Hristiyan, Yahudi ve Sih ritüellerini ve değerlerini izlemelerini istedikleri gerçeği göz ardı edildi. Müslüman cemaate yönelik bu tarz agresif bir engizisyonun, “bizim için bir kural, diğer herkes için de başka bir kural” gibi bir mantığa dayandığı açıktır.

Britanyalı Müslümanlara Siyaset ve Medyada Cadı Avı

Britanya Müslüman Konseyi, süreci cadı olarak niteledi ve “Eğitim sistemindeki Britanyalı Müslümanlara haftalar süren iftiraların ve spekülasyonların artık sona ermesini” istedi. Yine Din ve Cemaatlerden Sorumlu Bakan da bir söyleşide Eğitim Bakanının, Müslümanları yabancılaştırarak “herşeyi daha da kötü hâle getirmemesi gerektiğini” ifade etti. Buna karşın Gove, bütün okullarda “Britanya değerlerinin teşvik edilip kabul edilmesi gerektiğini” vurgulamaya devam etti. Eğitim Bakanlığının açıklamasına göre bütün okullarda yasaya saygı, demokrasi, eşitlik ve farklı dinlere tolerans gibi “Britanya değerleri” teşvik edilmek zorunda; bunu başaramayan okulların kapatılması söz konusu.

Burada Almanya’da özellikle 1998 yılında başlayıp 2000 yılında iyice yoğunlaşan CDU’nun göç ve uyum bağlamında gündeme taşıdığı “Alman öncü kültürü” (Alm. “deutsche Leitkultur”) tartışmalarıyla paralellikler görülebilir. Birleşik Krallık’taki tartışmada ise kimin “Britanya değerleri”ne sahip olduğu, kimlerin “aşırı” olarak nitelendirileceği ve dolayısıyla kimlerin Okul İdarelerinde yer alacağı bakanlığın eline bırakılıyor. Diğer yandan asıl sorun, adalet, doğruluk, eşitlik ve demokrasi gibi ortak değerlere sahip olan Müslümanların “esas Britanya değerleri”ne uymak zorunda olmaları, bunun da ötesinde “yeteri kadar Britanyalı olmayan bir toplumun bu değerlere uyarak medenileştirilmesi” gibi gülünç bir hedefin ortaya konulmasıdır. Zira Müslümanların bu topluma katılımını engelleyen şey Britanya değerleri değil, ayrımcılık, ön yargı, dışlama ve şüphelerdir.

Bütün bunların yanında korkulması gereken, sosyal olarak aktif olan, vakit ve enerjisini gönüllü olarak kamusal hizmetlere, sosyal hizmet çalışmalarına ya da Okul İdarelerine ayıran Müslümanların bu tarz yaftalamalarla hayal kırıklığına uğramaları ve içlerine kapanmalarıdır. Bu ihtimal, canlı bir toplum için üzücü olmakla birlikte Müslüman topluluğun daha da yabancılaşmasına neden olacaktır. Bu nedenle her ne kadar bu, birçok aşırı sağcının ekmeğine yağ süren bir durum olsa da hiç kimse, kamusal alanın sadece kendisine ait olduğunu iddia eden gruplara prim vermemeli ve toplum için çalışmanın her vatandaşın görevi olduğunu unutmamalıdır.

Fotoğraf: ©Flickr.com/shinealight

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar