CFCM Fransa İslam Konseyi Başkanı: “Farklı Olmak Sorun Doğurur”

Fransa İslam Konseyi (CFCM) Fransa'da devletle İslam arasında diyaloğu gerçekleştirmek niyetiyle kurulmuş bir organizasyon. CFCM Başkanı Dalil Boubakeur sorularımızı yanıtladı.

Ahmet Faruk Çağlar 1 Eylül 2014

Fransa İslam Konseyi (CFCM), Fransa’nın İslam’la siyasi diyaloğunun düzenlenmesi için 2003 yılında kuruldu. Kurulduğundan beri Müslümanları yeterince temsil etmediği yönünde eleştirilerin hedefi oldu. Diğer yandan kimileri, Fransa gibi laikliğin katı şekilde uygulandığı bir ülkede CFCM gibi bir kuruluşun organize olmasının bile büyük başarı olduğunu, kurumun Fransa sistemine ayak uydurmak zorunda olduğunu düşünüyor. Huzurlu bir yaşamın homojen toplumlar oluşturmaktan geçtiğini düşünen CFCM Başkanı Dalil Boubakeur sorularımızı yanıtladı.

Ulusal Cephe’nin (Fr. “Front National”) Avrupa Parlamentosu Seçimlerindeki başarısının altında, laikliğe tehdit olarak sunulan Müslüman ve göçmenlere karşı yürüttüğü kampanyanın yattığı söyleniyor. Müslümanlara karşı hâkim siyasi söylemi nasıl yorumluyorsunuz?

Araştırmalara göre Fransa’nın yüzde 80’ine yakın bir kesimi Müslümanlara karşı ve Fransa’da -sadece Fransa’da değil tabii Avrupa’nın diğer ülkelerinde de- İslamofobi’nin yaygın olduğu kesin. Avrupa’da artan İslam karşıtlığı büyük ölçüde ekonomik krize bağlı bir durum. Halkın çoğunluğuna göre krizin sorumlusu Müslümanlar ve göç. Onlara göre sorun İslam ve bazı İslamcıların kamu alanında sergiledikleri davranışlar (burka ya da sokakta namaz kılmak gibi) Fransa gibi İslami âdetleri kamu hayatına dâhil etmeyi düşünmeyen bir ülkeyi rahatsız ediyor. Bu kültürel ve siyasi bir dışlamadır aslında, diğer göçmenlerden farklı olan Müslüman göçmenlere yönelik köklü bir antipati var. Müslüman göçmenler Arapça konuşuyorlar, İslam dinine mensuplar ve İslamiyet Fransa’nın, hatta Avrupa’nın ikinci büyük dini olmuş durumda. Hristiyan Katolik kültüre sahip bu ülkeler Müslüman nüfusunun artışından memnun değiller ve bu nüfus 50 yıl, hatta daha az bir süre içerisinde daha da artacak. 2050’de Müslümanlar belki de çoğunluk olacaklar ve bu durum bir tehdit olarak algılanıyor. Çünkü Müslümanlar genç, dinamik ve atalarının maruz kaldığı küçük düşürücü koşulları kabul etmek istemiyorlar.

Korkmaları bir yönüyle normal o zaman…

Tabii, bu her milletin geçtiği bir süreç. İslam ile Hristiyanlık arasında belirli farklılıkların olduğu da bir gerçek.

CFCM, Haziran ayında “Fransa Müslümanlarının Bir Arada Yaşama Dair Vatandaş Sözleşmesi” (Fr. “Convention Citoyenne des Musulmans de France pour le vivre‐ensemble”) başlıklı birçok kesimden eleştiri alan bir açıklama yayımladı. Neden böyle bir bildiri yayımlama gereği duydunuz?

Mevcut İslamafobi’yi azaltmak için… Müslümanların oldukları gibi kalacaklarını, değişmeyeceklerini farz edelim. O zaman hoş olmayan şeyler olacaktır, çünkü Avrupalılar bu durumu göz önünde bulunduruyor ve korkuyorlar. Ve korkularını Fransa’nın yakında birinci partisi olacak Ulusal Cephe gibi siyasi partiler aracılığıyla gösteriyorlar. Eğer bu parti iktidara gelirse büyük şoklar yaşanacak ve Fransa’daki, Almanya’daki, İsviçre’deki ya da İtalya’daki Müslümanlar bu durumun sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklar. Biz bu olası çatışmayı önlemek istiyoruz…

Ben Fransızca, İngilizce ve Almanca konuşuyorum. Bir doktorum ve yaşadığım ülkeye uyum sağladım, entegre oldum. Siz de aynı şekilde uyum sağlamış görünüyorsunuz. Takkeniz yok, tesbihiniz yok, içinde yaşadığınız şartlara uyumlu görünüyorsunuz. Avrupai hayat tarzına göre yaşıyorsunuz, Avrupalısınız. Bir Türksünüz ve sizin ülkeniz olan Türkiye’de de laiklik var, Avrupa’ya girmek istiyorsunuz. Türkiye olarak, Avrupa’ya hilafet getirmek istediğinizi söylemiyorsunuz. Yani Avrupa’ya ve Avrupa’nın kurumlarına saygınız var. Ben de bu yönde uyumlu ve saygılı bir duruş olması gerektiğini düşünüyorum. Kur’an diyor ki; “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez.” (Râd suresi, 13:11) Ve yine Kur’an diyor ki: “İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resul’ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara suresi, 2:143) Bu, bir yönüyle siyasi İslam’a karşı olmak demektir. Biz Kur’ani, İslami bir vizyon istiyoruz, ama siyasi bir İslam istemiyoruz. Burada özgürüz ve insanların hayat tarzlarına ve âdetlerine saldırmak istemiyoruz. Ben Avrupalılara karşı saygılı olursam, onlar da bana karşı saygılı olur. Bu bir kaidedir. Sadece Müslümanlar yaşamıyor burada, Hristiyanlar var, Yahudiler var. Avrupa’da farklı din mensupları var ve beraber yaşamak durumundayız.

Peki bu fikirlerin Fransa’daki Müslümanların genel kanaatlerini ifade ettiğini düşünüyor musunuz? Yoksa bunu, Müslümanların karşı karşıya kaldığı saldırılara ve ayrımcılığa karşı bir savunma olarak mı yorumlamalıyız?

Bu benim, Avrupa’ya uyum sağlamış bir insanın şahsi düşüncesi. Ancak insanların birçoğu yaşadıkları ülkeye uyum sağlayamadı. Ben insanlara tavsiyede bulunmak için kendi tecrübelerimi paylaşıyorum. Her ne kadar değişim bir anda olmayacak olsa da… Ben diyorum ki: Fransa’da yaşıyoruz, ben Fransa’yı anlayabildim ve sevebildim. Müslüman olan birçok insan bu ülke için can verdi. Bütün bu sebeplerden dolayı kendimi evimde hissediyorum, burada yabancı değilim.

Aynısı sizin için de geçerli. Geçmişte Almanya Türkiye’ye çok yardım etmiştir, Alman askerler arasında çok sayıda Müslüman vardı, hâlâ da var. Türk askerî reformları büyük oranda Almanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de birçok insan Almanca bilir. Ben de Türkiye’ye gidince Almanca konuşurum. Bu sebepten siz Türklerin kendinizi Almanya’da evinizde hissetmek için birçok sebebiniz var. Eskiden yoktu belki ama şimdi var. Türk asıllı Alman milletvekilleri ile tanıştım, Almanya’da doktor olmuş Türkler gördüm. Kısacası diyorum ki, gelecek, sosyal düzeyde homojen milletler kurmakta yatıyor. Benim birtakım kültürel âdetlerim var ve yasalarına uymam gereken bir ülkede yaşıyorum. Bu bana haklarımı veren bir ülke ve ben de vatandaşlık görevlerimi yerine getiriyorum. Bu çerçevede, barış içinde yaşayabilmek için karşılıklı saygı önemlidir. Öyle olmazsa Gazze’ye döneriz, katliamlar olur. İnsanları birbiriyle savaşan bir ülke değil, barış içinde bir ülke istiyorum. Ben gelecek için çalışıyorum.

Müslümanların çoğunluk toplumuna uyumlu olmaları gerektiğine dair bir anlayıştan ziyade, çoğunluk toplumunun diğer azınlıklar gibi Müslümanları da olduğu gibi kabul etmesini beklemek, bunun için çaba sarf etmek daha doğru olmaz mı?

Bu mecburi değil, fakat bir gayret içinde olmak gerekir. Aslında iki tarafın da çabalaması gerek. Ben geldiğim ülkede bir Arabım, Arap gibi giyinirim, Arapça konuşurum. Orada Fransız değilim. Ama ben Paris’te yaşıyorum.

Sizi Paris’te de olduğunuz gibi kabul edemezler mi?

Beni kimse zorla değiştirmedi, ben kendi isteğimle değiştim.

Doğrudan olmasa da belki bilinçaltı bir zorlama söz konusudur…

Hayır… Entegrasyon çok çaba ister, aksi takdirde kendi ülkenizde kalmanız gerekir. Sizi Almanya’da yaşamanız için zorlayan mı var? Neden Almanya’da yaşıyorsunuz?

Bunun birçok sebebi var. Türkiye’den gelenler sadece kendi istekleri ile gelmediler Almanya’ya.

Peki, Türkiye neden Avrupa Birliği’ne girmek istiyor? Mecbur mu? Onu bunu yapmaya kim zorluyor? Bakın, ben Müslüman’ım, Paris’te bir cami yönetiyorum ve Fransızca konuşuyorum. Sahip olduğum düşünce yapısı Fransa tarihine göre şekillenmiştir. Tarihi biliyorum. Hatta Türkiye’nin ve Cezayir’in tarihini de çok iyi biliyorum. Ama burada yaşıyorum ve buranın tarihini bilmek zorundayım. Farklılıkların olduğunun bilincindeyim ama barış içinde yaşamak için çaba sarf etmek gerekiyor. Yahudiler örneğine bakın, dinlerini gayet iyi biliyorlar, fakat dışarıdan bir Avrupalı’dan hiç farkları yok. Farklı olmak sorun doğurur.

Farklı olmak neden sorun doğursun? Çoğunluğun da azınlıklara karşı sorumlulukları yok mu?

Var elbette. Bakın, Fransızlar Avrupa’nın en kalabalık Müslüman topluluğunu barındırıyor. 5-6 milyon Müslüman var ve onları kabul ediyorlar. Öyle olmasaydı kimseyi kabul etmezlerdi. Eğitimde, sağlıkta, iş hayatında Müslümanları kabul ediyorlar. Bizler buraya geldik, gelmek istedik ve bizi kardeş gibi karşıladılar. İlişkiler her zaman arzulandığı kadar iyi değil belki ama çaba gösterince, her şey daha iyi oluyor. Bu ülkeyi sevmiyorsak, Cezayir’e dönelim, göç ettiğimiz ülkelerimizde kalalım. Eski âdetlerimize göre yaşamanın bizi daha mutlu edeceğine inanıyorsak burada olmamamız gerekir. Ama başka bir ülkede yaşıyorsak eğer, oranın âdetlerini kabul etmek durumundayız. Laik rejimde kimse Müslümanlığımızı engellemiyor. Ben doktorum, doktorluğu burada öğrendim, insanları muska ya da akreplerle tedavi etmiyorum, burada öğrendiğim yöntemlerle tedavi ediyorum. Hastalanırsam ya da eşim hastalanırsa, Fransız doktorları onu tedavi edecek, modern yöntemlerle, eski yöntemlerle değil. Gelişimi görmek, onu kabul etmek gerekir.

Cezayir’de Araplar Türk kıyafetleri giyerlerdi, hâlâ da kısmen giyerler. Fakat bunu aşmak gerekir, değişen duruma uygun hareket etmek gerekir. Bir Müslümanım, İslam’a bağlıyım, ama Müslüman ya da başka bir dine mensup olmam Fransız toplumu içinde yaşamama engel değil. Bir Fransızla karşılaşınca, onunla onun dilinde sohbet ederim. Bunlar modern prensipler; eşitlik ve saygı prensipleri. Aksi bir durum medeniyete mugayyir olur. Biz Müslümanlar medeni insanlarız.

Peki CFCM olarak Müslümanların katılımını sağlamak için neler yapıyorsunuz? Hangi konuları ve çalışmaları önemsiyorsunuz?

CFCM İslami bir kuruluştur. Fransa’da camilerin kurulmasını, eğitimi ve Fransa’da imamların eğitimini desteklemek istiyoruz. Müslümanların iş hayatına entegre olmasını istiyoruz, kenar mahallelerdeki gençlerimizin toplumun dışında değil, içinde olmasını istiyoruz.

Gençler için en önemli sorun iş. Şu anda büyük ölçüde ayrımcılık var; birinin ismi Muhammed olunca hayır, Fransız bir isim olursa evet deniyor. Kurum olarak Müslüman gençlerin iş bulmaları için yardımcı olmak istiyoruz, herkesin eşit şartlarda iş bulup çalışmasını istiyoruz.

Başarılı oluyor musunuz?

Evet, İslamiyet bugün geçmişe kıyasla daha çok kabul görüyor. Ben şahsen, yirmi senedir buradayım, bir imajım var. Avrupalılara karşı saldırgan bir tutumum olmadı asla, onlara saygılı davranırım. Bu hoşlarına gider. Onları geri çevirmiyorum, onlar da beni geri çevirmiyor. Gayem dışlamak ya da dışlanmak değil tabii. Fakat bir toplum ile iyi ilişkiler içinde olmanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Barışçı bir toplum inşa etmeliyiz, diyalog ve uyum içinde bir toplum… Bunun için iletişimi kesmemek gerekir, iletişim bazen “Hoşgeldiniz!” demektir. Ben sizi tanımıyorum ama geldiğinizde size “Merhaba!” dedim. Size kendi ülkemden, kökenlerimden bahsetmek bir zevktir, bir onurdur benim için.

Durkheim’ın dediği gibi; toplum, birbiri ile anlaşabilmek için aynı dili konuşan insanlar topluluğudur. Ancak iletişime geçtiğimiz zaman bu iyi, şu kötü demeye başlayabiliriz. Diyalog ve kurallara saygı çerçevesinde kendi aramızda sağlıklı iletişim kurabiliriz. Eğer uyum içinde bir toplum kurmak istiyorsak, bunu önemsemeliyiz. Tekrar ediyorum; Kur’an, insanlar kendini değiştirmedikçe toplumların da değişmeyeceğine işaret eder. Bunu iyi düşünmemiz gerekir.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar