Dosya: "Azınlık Fıkhı" Dârülharp ve Dârülislam Kavramları Ne Kadar Anlamlı?

Dârülharp ve dârülislam kavramlarının ortaya çıktığı şartlarla bugünkü şartlar arasındaki farklar neler? Uluslararası ilişkilerin mahiyetindeki değişikliklere, bu kavramların günümüz şartlarına ne ölçüde uygulanabileceğine ve dünyanın muhtelif ülkelerinde yaşayan Müslümanların içinde bulundukları özel durumlara bakmadan bu kavramları anlayabilmek zor gözüküyor.

Ahmet Özel 1 Kasım 2014

Müslümanların İslami ile gayri İslami ülkeler arasında fark gözetip gözetmedikleri sorusu sıkça sorulur. İslami ülkeden kasıt İslam esaslarına göre yönetilen ülke ise bunun klasik literatürde karşılığı “dârülislâm”dır. Bu ülkenin karşıtı ise “dârülharp/dârülküfür”dür. Günümüzde halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkeler genel olarak İslam ülkeleri şeklinde adlandırılmaktadır. Bugün bazı devletler kendilerini “İslam devleti” olarak nitelemekle birlikte anayasa ve yasalarındaki hükümler bir tarafa bırakılırsa siyasi, idari ve ekonomik uygulamaları bakımından bunların ne ölçüde bu vasfı taşıdıkları tartışmaya açıktır.

Müslümanların iki tür devlet veya ülke arasında ayrım gözetmeleri esas olarak Müslüman kimliklerini koruyarak yaşayabilme imkânını arama çabasıyla ilişkilidir. İslam’ın mücerret bir inançtan öte bir yaşayış tarzı ve dünya görüşü oluşu, Müslüman’ın İslam esaslarının hâkim olduğu bir toplumda kendi inanç ve yaşayışını paylaşanlarla birlikte yaşamasını gerekli kılmakta, Kur’an ve sünnette bu husus üzerinde önemle durulmaktadır.

Kavramların Hicret Işığında Algılanışı

Bir ayette şöyle buyurulur: “İman edip de hicret etmeyenlere ise, hicret edecekleri zamana kadar, sizin onlara hiçbir şey ile velâyetiniz yoktur.” (Enfâl suresi, 8:72)

Bir diğer ayetin meali şöyledir: “Öz nefislerinin zalimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler: ‘Ne işte idiniz?’ Onlar: ‘Biz yeryüzünde (dinin emirlerini uygulamaktan) âcizdik.’ derler. Melekler de: ‘Allah’ın yeri geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya!’ derler. İşte onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir. Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaaf ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna. İşte onlar, Allah’ın onları affedeceğini umabilirler. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.” (Nisâ suresi, 4:97-98)

Bu ayetlerde, Müslüman olan kimselerin dinlerini yaşayabilmeleri için Müslüman bir topluma katılmaları istenmektedir. Hz. Peygamber de bunun önemini şu sözleriyle dile getirir: “Müşriklerle ikamet etmeyin, onlara karışmayın. Kim onlarla ikamet eder veya onlara karışırsa, onlar gibidir.” (Tirmizî, “Siyer”, 42)

İslam toplumu dışında yaşamak, dinin ölçülerine uygun olarak hareket etme konusunda birçok sıkıntıya yol açması yanında kişide yalnızlık ve zaaf hissi uyandırır. Aşağılık duygusu doğurarak gitgide gayrimüslimlere tabi olmaya, onlara benzemeye kapı açar. Bu sebepledir ki İslam hâkimiyetinin bulunmadığı yerde ikamet uygun görülmeyerek İslam ülkesine hicret emredilmiş; dinin icaplarını ifaya muktedir ve bu hususta baskıdan emin olanlar bundan muaf tutulmuştur.

İslam tarihinin ilk dönemlerinde hicret kavramı çerçevesinde daha çok gayrimüslim bir ülkede Müslüman olan kimsenin İslam ülkesine göç etmesi ele alınırken, İslam hâkimiyetinin zayıflamaya başlaması üzerine ve özellikle 12. yüzyıldan itibaren doğuda Moğollar’ın, batıda (Endülüs’te) Hristiyan devletlerin eline geçen İslam topraklarındaki Müslümanların durumu da tartışılır olmuş, bu ülkelerden hicret edilip edilmeyeceği veya hangi şartlarda hicret edilmesi gerektiği konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak gerek Osmanlı Devleti’nin çökmesi üzerine, gerek sömürgecilik döneminden sonra oluşan yeni devletler içinde kalan Müslüman azınlıklarla bağımsızlığa kavuşamayan Müslüman toplulukların varlığı yanında, İslam toprakları üzerinde birçoğu laik veya Batı tesirinde bir düzeni uygulayan ulus devletlerin meydana geldiği günümüzde farklı bir durum ortaya çıkmıştır. Artık gerek can ve mal güvenliği gerekse dinî yaşayışları bakımından zorluklarla karşılaşan Müslümanlar, diledikleri zaman bu ülkelerden herhangi birine yerleşme imkânına sahip olmadıkları gibi, gayrimüslim bir ülkedeki Müslüman azınlıklar veya ihtida eden kişi istediği bir Müslüman ülkesine serbestçe hicret edememektedir. Ayrıca bu ulus devletlerin birçoğunda hâkim olan siyasi ve hukuki yapı sebebiyle Müslümanlar kendi ülkelerinde bile İslam’a uygun şekilde yaşama konusunda ciddi zorluklarla karşı karşıya gelmişlerdir.

Bu durumda hicret, karşılaşılan güçlükler sebebiyle bir yerden diğerine göç etmek yerine Allah’ın emirlerine uyma ve yasaklarından kaçınma şeklinde manevi boyutuyla önem kazanmakta, gayrimüslim bir ülkede bulunan Müslüman azınlıklar, kendi dinî ve kültürel kimliklerini koruyarak güven ve barış içinde yaşayacakları şartları oluşturmaya, Müslüman ülkelerde bulunanlar da İslam’ı yaşama konusunda karşılaştıkları zorlukları aşma sorumluluğunu taşımaktadırlar.

Çalışma ve eğitim amacıyla, kendi istekleriyle gayrimüslim ülkelere göç eden Müslümanların durumu geçmişte benzeri olmayan, dolayısıyla fukaha arasında tartışılmayan yeni bir gelişmedir. Bunun meşrulaştırılması konusunda bazı araştırmacılar Habeşistan’a hicrete atıfta bulunurken bazıları da gerek İslam’ı tebliğ etmenin, gerekse Müslüman toplumların kalkınması için modern bilim ve teknolojinin öğrenilmesinin önemi sebebiyle bu ülkelere gitmenin yalnız mübah değil, aynı zamanda gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Buna ayrıca ticari ilişkilerin geliştirilmesi, iş imkânlarının aranması gibi hususlar da eklenmekte ve gayrimüslim ülkelere yönelik göçün genel olarak ihtiyaç ve zaruret prensiplerinden hareketle meşru sayıldığı görülmektedir. Ayrıca gayrimüslim ülkelerden İslam ülkesine hicretin gerekçesi, Müslüman’ın can ve mal güvenliğiyle dinin temel hükümlerini serbestçe yerine getirme imkânının bulunmaması olduğundan, geçmiş dönemlerin aksine milletlerarası ilişkilerde barışın hâkim olduğu günümüzde ve özellikle demokratik ülkelerde dini tebliğ ve yaşama konusunda şartların birçok Müslüman ülkeden daha uygun olduğuna dikkat çekilmektedir.

Ancak Batı demokrasilerinde dinî hürriyetten genellikle sadece ibadet özgürlüğünün anlaşılması, fakat buna karşılık İslam’ın sosyal hayatın her alanında prensipler koyması sebebiyle bu ülkelerdeki Müslümanların kendi gerçek dinî ve kültürel kimlikleriyle yaşama imkânları, içinde bulundukları gayrimüslim toplumun müsamahasıyla sınırlı kalmaktadır. Çoğulculuğun ve çok kültürlü bir toplum yapısının tarihî tecrübesine sahip olmayan Batı dünyası, Müslüman azınlıkların kendi kimliklerini koruyarak yaşamaları konusunda hazırlıksız göründüğü gibi Müslümanları asimileden vazgeçip geçmeyeceği, onların bu ülkelerde daha etkin duruma gelmelerinin ne gibi sonuçlar doğuracağı merak konusudur. Bununla birlikte milletlerarası ilişkilerde insan haklarıyla ilgili telakkilerin ön plana çıktığı, global ve dinamik bir rekabetin hâkim olduğu zamanımızda Müslüman azınlıklara yönelik yeni şartlar oluşmakta, fevkalâde durumlar dışında Müslüman bir ülkeye hicret yerine Müslümanların bulundukları yerlerde güçlenmeleri önem kazanmaktadır.

Bu Kavramlar Küreselleşen Dünyada Ne Anlam İfade Ediyor?

Klasik fıkıh terminolojisine göre bir ülkenin İslam veya küfre nisbet bakımından niteliğinin tayin ve tespitinde temel ölçü yönetim ve hâkimiyettir. İslam hukukçuları ülkeleri tarif ve tespit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar, yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin İslami otoritenin elinde bulunduğu ülkelere dârülislam, bu yetkilerin Müslüman otoritenin elinde bulunmadığı ülkelere de dârülharp adını vermişlerdir.
“Dârülharp” terkibi her ne kadar ilk bakışta “kendisiyle dârülislam arasında savaş hâlinin mevcut olduğu ülke” manasını ifade ediyorsa da İslam hukuku kaynaklarında “dârülislam dışındaki ülkeler” anlamında ve bugünkü “yabancı ülke” tabirinin karşılığı olarak kullanılmıştır. İslam devletinin kendisiyle savaş hâlinde bulunduğu ülke anlamında dârülharp de “Müslümanlara karşı düşmanlık ve tecavüzü sebebiyle dârülislamla barış hâli bozulan ülke” şeklinde tarif edilebilir.

Bu kavramlar iki ayrı devletin hâkimiyet alanını ifade ettiğinden bir toprak üzerindeki hâkimiyetin diğer devlete geçmesiyle ülkenin hükmü ve adı da diğerine dönüşür. Ancak bu hâkimiyet değişiminin şekil ve mahiyeti konusunda fıkıh âlimleri farklı görüşler ileri sürmüştür.1

Müslüman hukukçular, İslam ülkesiyle (dârülislam) düşmanca münasebetler içinde bulunan devletlerle barış ilişkilerini düzenleyen antlaşmaları iki kategoride mütalaa etmişlerdir. Kendileriyle geçici antlaşmalar yapılarak savaşa bir süre ara verilen ve İslam hâkimiyeti altına girmeyen ülkeler bu antlaşma ile dârüssulh hâline gelir; ülke halkının (ehl-i sulh) can ve mallarına tecavüz haram olup antlaşma süresince kendileriyle savaşılmaz. Kendileriyle sürekli antlaşmalar yapılan, yani savaştan önce veya savaş sırasında İslam devletiyle barış içinde yaşayacağına dair teminat veren ve İslam hâkimiyetine boyun eğdiği hususunda bir işaret olmak üzere cizye vergisi ödeyen gayrimüslim ülke İslam devletinin hâkimiyetinde olmakla birlikte yönetim ve iç işlerinde serbesttir; bu ülkeyi dışa karşı savunmak İslam devletinin görevidir. Hanefi hukukçuları, bu iki ülke türünden geçici antlaşma yapılanlara dârülmuvâdea, süresiz antlaşma yapılanlara dârüzzimme adını verirler.

Günümüzde birçok araştırmacı kasıtlı veya hatalı tespitlerin yanında, bu kavramların ortaya çıktığı şartlarla bugünkü şartlar arasındaki farklara, uluslararası ilişkilerin mahiyetindeki değişikliklere, bu kavramların günümüz şartlarına ne ölçüde uygulanabileceğine ve dünyanın muhtelif ülkelerinde yaşayan Müslümanların içinde bulundukları özel durumlara bakmadan kavramları olduğu gibi bugüne taşıdı ve tıpkı Batılılar gibi bu kavramla savaş arasında doğrudan bir bağ kurdular. Bir yerde silahlı mücadele verebilmek için önce orayı dârülharp ilan edip ardından o ülkede yaşayan kafir veya mümin herkesin can ve malı mübah sayıldı! Savaşa ancak siyasi otoritenin karar verebileceğini, birkaç kişinin bir araya gelip bir örgüt kurarak silahlı mücadele kararı almasının dinî açıdan meşru dayanağının bulunmadığını, Allah’ın muradına uygun bir hareket tarzı ve meşru bir mücadele yöntemi tespit edilmesi ve yapılacakların öncelik sırasına göre bir liste şeklinde düzenlenmesi hâlinde bunları icra için ülkeyi dârülislam veya dârülharp diye nitelendirmenin bir öneminin olmadığını düşünen olmadı. Yine asıl önemli olanın, Müslüman’ın öncelikle inancıyla uygun bir hayat (amel-ahlak) bilincine ulaşması ve çağın gerektirdiği bir fikir ve bilgi düzeyine sahip bulunması olduğunu, içinde bulunulan şartlar çerçevesinde izlenmesi gereken tebliğ ve mücadele yöntemini, bu yol ve yöntem ile kullanılan araçların dince meşru sayılmasının lüzumunu, bunların dinin genel ilkelerine, Müslümanların maslahatına uygun olması gerektiğini de düşünen yoktu. Kimi bankalardan faiz almaya, kimi kamu mallarını tahribe veya gayrimeşru şekilde kullanmaya kapı araladığı düşüncesiyle bulunduğu ülkeyi rahatlıkla dârülharp ilan etti.

Çeşitli İslam ülkelerindeki siyasi ve hukuki yapılara muhalif olarak ortaya çıkan, İslam’ı bir hayat tarzı olarak benimseyip toplumun bu yönde dönüşümünü arzulayan hareketlerin, artık dârülislam ve dârülharp gibi kavramları slogan seviyesinde tekrarlamaktan, işin özü yerine kabukla ilgilenmekten vazgeçmeleri gerekir. Bugün Müslümanların genel ortalama olarak ne iman şuuru ve bunun gerektirdiği amel ve ahlak donanımı ne de ilmî ve fikrî birikim bakımından dünyaya önderlik yapacak ve dışarının tahakküm ve tasallutundan kurtulabilecek seviyede bulunmadıklarını kabul etmeleri ve işe buradan başlamaları gerekir. Artık nerede ve hangi ülkede yaşıyorsak yaşayalım, kendi ülkelerimizde bütün toplumu, dünyada da bütün insanlığı kapsayan fikrî ve ahlaki bir söylem geliştirmeden başarıya ulaşamayacağımızı anlamamız gerekir. Toplumun bir kesimini dışlayan, düşman ilan eden yöntemlerin başarı şansı olmadığı gibi bu durum İslam’ın ruhuyla da bağdaşmaz. Sözün kısası, İslam’ın ruhuna nüfuz etmediğimiz, zihinlerimizi hâkim medeniyetin baskısından kurtaramadığımız ve mevcut dünya sisteminin nasıl işlediğini kavramadığımız sürece, yaşadığımız ülkeleri dârülislam veya dârülharp diye nitelememiz ne konumumuzu ne sorumluluklarımızı değiştirir.

İslam hukukçularının ülke ile ilgili görüşlerini ortaya koydukları Orta Çağ’da devletler arası ilişkilerde hâkim durum savaştı. Onlar da gerek yabancı ülkeleri isimlendirirken gerekse bu ülkelerle ilişkiler veya İslam hukukunun uygulanma alanıyla ilgili problemler konusunda hükümler koyarken mevcut durumu göz önünde bulundurmuş ve bundan etkilenmişlerdir. Bu kavramların ortaya çıktığı şartlarla bugünkü şartlar arasındaki farklara, uluslararası ilişkilerin mahiyetindeki değişikliklere ve dünyanın muhtelif ülkelerinde yaşayan Müslümanların içinde bulundukları özel durumlara bakmadan kavramları olduğu gibi bugüne taşımak doğru değildir. Bugün artık devletler Orta Çağ’da olduğunun aksine Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası sözleşmeler çerçevesinde karşılıklı ilişkilerde barışı, devletlerin eşitlik ve egemenliğini, siyasi bağımsızlığı ve toprak bütünlüğüne saygıyı esas kabul etmektedirler. Bu sebeple zamanımızda yabancı ülkeleri kendileriyle savaş hâlinde bulunulan ülkeler gibi mütala edip “dârülharp” diye adlandırmak mümkün değildir. Birçoğunda Müslümanların önemli bir nüfusa sahip olduğu, serbestçe mülk edinebildikleri, İslam’ı tebliğ edebildikleri, hatta belediyelere ve parlamentolara seçilip ülke yönetiminde söz sahibi oldukları ülkeler için, eğer mutlaka klasik terminoloji içinde bir tanım gerekirse bunlara ancak dârüssulh (dârülmüvâdea, dârülemân) denilebilir. Çağdaş bazı ilim adamları da bu ülkeler için dâru’d-da’ve ve dâru’l-emân gibi tabirler kullanırlar. Fukaha bu konudaki hükümleri ortaya koyarken bugünkü gibi uluslararası bir sözleşme çerçevesinde devletlerin birbirlerinin egemenlik ve toprak bütünlüğüne saygı gösterdikleri ve karşılıklı ilişkilerde barışı esas aldıkları bir durum mevcut olsaydı, bu adlandırma ve tanımlar yerine o duruma uygun başka isimleri tercih edecekleri şüphesizdir.

Bugün artık siyasi ve hukuki açıdan olduğu gibi dinî bazı konularda da işlev ve önemi büyük ölçüde azalan dârülislam-dârülharp ayrımını ve ülkeleri bu şekilde adlandırmanın günümüz açısından ne derece isabetli olduğunu tartışmak gerekir. Bu ayırım yerine mevcut uluslararası siyasi, hukuki ve ticari ilişkiler yanında günümüzde İslam ülkelerindeki siyasi ve hukuki yapılanmalar, gayrimüslim dünyada gerek ihtidalarla gerekse iş ve eğitim amacıyla ve hatta bazı İslam ülkelerindeki baskıcı yönetimlerden kaçmak suretiyle gerçekleşen göçlerle giderek artan Müslüman nüfusun durumu bir bütün hâlinde ele alınarak bu kavramlar tekrar gözden geçirilmeli ve kavramlar konusunda yeni fikirler geliştirilmelidir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar