Avrupa'nın Sığınmacı Politikası “İtalya, Ayağa Kalk!”

Lampedusa, ölü mültecilerin kıyılarından toplandığı zamanlarda halkı mateme bürünen, diğer zamanlarda ise durmadan gelen mülteciler sebebiyle azalan turist sayısına kızan sakinlere sahip bir ada. 2013’te 390 mültecinin bir anda boğulmasının ardından, bu sene şubat ayında batan mülteci botlarında en az üç yüz mültecinin öldüğü tahmin ediliyor. Tüm bunlar, İtalya ve AB’nin iltica prosedürünün tartışmaya açılması için yeterli nedenler.

Leonard Voltmer 1 Mart 2015

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalyan Anayasası’na kendi ülkesinde demokratik özgürlüklerini yaşayamayan herkesin İtalya’da mülteci olabileceği şeklinde bir madde eklendi. Bu ifadede, büyük bedellerle kazanılan özgürlüğün haklı gururu görülmektedir. İtalyan İltica Hukuku, özgürlüğün yaşandığı yerlerin dünyada mağdur edilen bütün insanlar üzerinde bir çekiciliğe sahip olduğu ve bu insanların özgürlüklerinin buralarda garanti altına alınacağı fikrini bilinçlere yerleştirmiştir.

Sadece 2014 yılında İtalya’ya 170 bin insan iltica etti. Bu sayı, mümkün olan en az sayıda insanın gelmesi için gösterilen üstün çabaya rağmen ortaya çıktı: 90’lı yıllardan bu yana ve Arap Baharından beri mültecilerin İtalya istikametine doğru ilerlememeleri için Mısır, Tunus ve Libya ile finansal desteği de içeren karşılıklı anlaşmalar yapıldı. Anlaşmalar kısmen gizli idi ve mültecilerin yaşam koşullarını iyileştirme amacı gütmüyordu; bilakis, örneğin orduyu destekleyici nitelikteydi. Bunun haricinde İtalya, mültecileri Afrika kıyılarına geri göndermeyi denedi ve bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından mahkûm edildi. Boğulmakta olan kişileri kurtaranlar hakkında bu eylemleri dolayısıyla insan kaçakçılığı ithamıyla dava açıldı. Kurtarılan mülteciler, Malta tarafından birçok kez geri gönderilmeye çalışıldı. İtalya boğulmakta olan kişileri kurtaranlar konusunda sorumluluğu AB’ye attı ve AB’den bununla alakalı masrafları üstlenmesini istedi (kısmen başarılı da oldu). Yine İtalya’da insanların botlarla liman bölgelerine gelmeleri oldukça dramatize edildi; 2011’de Lampedusa’da ama aslında günümüzde de bu dramatik koşullar devam etmesine rağmen 170 bin insan geldi!

NATO üyesi olan İtalya bir deprem ülkesi olarak iyi yapılanmış sivil bir savunmaya sahiptir. Ayrıca güncel olarak 50’nin üzerinde ülkede afet yardımlarına katılmaktadır. Bu tarz bir alt yapıya sahip olan bir ülkeye mültecilerin önceden de kestirilebilecek olan girişleri ise on yıllardan beri “acil durum” olarak görülmektedir ve bununla ilgili olarak amatörce planlamalar ve uygulamalar yapılmakta, bunlar için çok kısa vadeli bütçeler ayrılmaktadır.

İtalya’nın bu “küstürüp gönderme” taktiği ise birçok sebepten dolayı işe yaramamaktadır. Öncelikle İtalya’ya insan kaçırmak birçok suç örgütü için hâlâ oldukça kârlı bir iş. Ayrıca mültecilerin insan onuruna yakışmayacak koşullarda alıkonulduğu, özellikle Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan ve Ukrayna gibi Avrupa’nın doğusundaki alternatif rotalar İtalya’dakinden çok daha kötü durumda. Bunun yanında Libya gibi “başarısız bir devlet” ile İtalya arasındaki uçurum oldukça yüksek. Bu nedenlere bir de İtalya’nın sınır dışı uygulamalarını sistemsiz bir biçimde gerçekleştirmesi ve İtalya’ya gelen mültecileri Tunus ve Mısır gibi kendi vatandaşlarını tekrar geri salan ülkelere göndermesi de eklenebilir. Bu nedenlerle İtalya’nın mültecilerin iflahını kesip onları geri göndermesi, “sorun”u çözmemektedir.

Senede birkaç bin insan iltica başvurusunun o ülkede yapılamıyor olması gibi sebeplerle diğer ülkeler tarafından İtalya’ya sınır dışı ediliyor. Örneğin hükûmetin 2013 yılında Arap Baharı mültecilerinin barınma masraflarını bu insanlara bir kararnameyle oturma izni vermek suretiyle kesmesi ve böylece binlerce insanın sosyal yardım için kapıda beklemesine sebep olması, yol haritası olarak pasifliğin ve “bırakınız yapsınlar” düşüncesinin benimsendiğini göstermektedir. Neyse ki devletin sosyal yönden yetersizliğini bilen İtalyan sivil toplumu göçmenleri benimsemiştir.

Peki, bu kadar genç mülteciyle aslında nasıl bir gelecek inşa edilebilir? Espresso’nun editörü Luigi Vicinanza 2013 yılında aynı bot kazasından kurtulan iki Suriyelinin durumunu şöyle aktarıyor: “Bir tanesi Almanya’ya girmeyi başardı, bu ülkedeki mülteci prosedürü öyle öngördüğü için Almanca öğrendi, tıp diploması tanındı, devlet sınavlarını da geçtikten sonra bu kişi şu anda mesleğini icra ediyor. İtalya’da kalan ise ilk sene Lombardiya’da aylak aylak dolaştı ve daha sonra kuş uçmaz kervan geçmez Calabria’daki Sila Dağlarında bir gençlik konaklama yerine yerleştirildi. Tek kelime İtalyanca öğrenemedi ve depresyona girdi.” Bu iki kardeşin hikâyesi, eğer meseleye doğru yerden ve doğru şekilde başlanırsa şanssızlıkların şansa çevrilebileceğini göstermektedir.

Bu noktada genellikle “mültecilerin şans olarak” görülmesi oldukça yanlış anlaşılmaktadır. Mültecileri şans olarak görmek, bu insanlara inanmak ve onlara yeni bir başlangıç için gerçek bir imkân sunmak anlamına gelmektedir. Bu şans, “mültecilerin geldiği ülkelerde yardım yapmak” gibi çözümlerle baştan savılamaz. Papa Fransis’in de dediği gibi her insanın “bir vatana sahip olma, bu vatanda özgürce yaşayabilme, kendi ailesiyle birlikte olma, insan onuruna yakışır şekilde yaşayabilmek adına temel ihtiyaçlarını giderme, dinini açıkça yaşayabilme ve insan onurunun gerektirdiği ölçüde her durumda tanınma” hakkı vardır. İtalyan Anayasasında da ifade edildiği gibi: Eğer kendi vatanında insan onuruna yakışır şekilde, özgür bir yaşam sürmek mümkün değilse insanlık ailesi bu sorumluluğu birliktelik içerisinde paylaşmalıdır, çünkü “dünya üzerindeki kaynakları kullanmada herkes eşit hakka sahiptir.” Göç sistemi bu öğretiye göre iyi düzenlenmelidir ve yalnızca göçü kabul eden ülkelerin çıkarları değil, herkesin ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır.

İnsancıl bir perspektiften bakıldığı zaman dünya insanları şu sorumluluklarla karşı karşıyadır: Dünyanın her yerinde barış ve istikrarın oluşturulması, suya sabuna dokunmayanlar da dâhil olmak üzere herkesin göç sistemini iyi bir şekilde tanzim etmesi ve mutlaka insan onuruna yakışır ve makul bir yaşam imkânı tanınması…

Buradaki tartışma, mültecilere kötü muameleden ötede bir tartışmadır. Nitekim İtalya mültecilere kötü muamelede bulunmamaktadır; aksine bir oryantasyonsuzluk, boş vermişlik söz konusudur ve bu durum uzun vadede toplumsal huzursuzluklara sebep olma tehlikesi barındırmaktadır. Böylece Vicinanza’ya göre “sistem uyum sağlamamış, işsiz, potansiyel tehlikeli insan üretmekte, bu durum da ırkçılığı beslemektedir.”

Resmî olarak kayıtlara giren 170 bin insandan sadece 66 bin tanesinin iltica sürecine dâhil olabildiği bir ülkede sistemden söz edilemez. Ayrıca yönetenlerin uygulamaları böyle devam ederse İtalya’ya kaçanların sayısı gittikçe daha da artacaktır. Politika, pasifliği sebebiyle sivil toplumu da ipotek altına almaya başlamıştır. Devlet tarafından bütün insanlara bir perspektif sunulmadığı takdirde İtalya “sosyal ödeme yapamama” tehlikesi ile baş başa kalacaktır. Buradaki başarısızlıkta paranın bir etkisi olmayacaktır, zira iyi bir göç kabul sistemi hâlihazırdakinden daha masraflı olmayacaktır; iyi bir sosyal çalışma Suriyeli doktor örneğinde de görüldüğü üzere kısa süre içerisinde kazandırmaya başlayacaktır. Özetle İtalya’nın, bütün insanların özgürlüğü için tekrar ayağa kalkmasından başka çözüm yoktur.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar