Dosya: "Dine Hakaret Mi, İfade Özgürlüğü Mü?" Kab ibnü’l Eşref ve La Barre: Dine Hakarete Tarihsel Bir Bakış

Dine Hakaret Mi, İfade Özgürlüğü Mü?

Dine hakaret bariz sınırları olmayan bir kavram. Tanrı’ya küfretmek ile ifade özgürlüğü arasındaki sınır da kimilerine göre oldukça esnek bir yapıya sahip. Kimileri ifade özgürlüğünün sınırsız olduğuna inanmak isterken, diğerleri en mahrem ve kutsal duygularının hakarete uğramasıyla ciddi incinmişlikler yaşıyor. Bu iki olgu arasındaki uyuşmazlık Charlie Hebdo saldırısından ve tartışmalı Muhammed karikatürlerinden de önce ihtilaflı bir konuydu.

Esra Lale 1 Mart 2015

Sosyal medyada #jesuischarlie etiketi fikir özgürlüğü, Aydınlanmanın kazanımları ve bununla beraber ortaya çıkan sekülerleşme için bir mücadele yöntemi olarak kabul edildi. Paris’teki trajik olaylar, Müslüman ya da gayrimüslimler tarafından kınanırken, derginin yayınlarının dine hakaret mi, yoksa ifade özgürlüğü mü olduğu sorusu hâlâ güncelliğini koruyor.

Bu tarz farklı tepkiler, Hint asıllı İngiliz yazar Selman Rüşdi’nin “Şeytanın Ayetleri” isimli kitabına da gösterilmişti. 1988 yılında yayımlanmasının ardından kitap, Britanya ve Batı dünyasından takdir toplayıp Whitebread Ödülü kazanırken, aynı anda İslam coğrafyasında itirazlar yükseliyordu. Roman, sözde üç tanrının varlığı ile ilgili Kur’an’dan silindiği iddia edilen ayetlerden bahsetmekte, Kur’an’ın şimdiki versiyonunun “temizlenmiş” olduğu gibi bir hezeyanı dile getirmekteydi. Müslümanlar bu olayın üzerine gösteriler ve protestolar düzenlediler.

Herhangi bir ifadenin herkesin mutabık olduğu şekilde dine hakaret ya da ifade özgürlüğü olarak değerlendirilmesi toplumsal açıdan neredeyse mümkün değil. Çünkü bu yargı, toplumların tarihsel hafızalarına, kültürel ve dinî niteliklerine göre farklılık gösteriyor. Bu farklılık ise yeni bir fenomen değil. Dine hakaretin cezalandırılması etrafında dönen tartışma hem Batı’da hem de Doğu’da köklü bir geleneğe sahip.

Batı’da Dine Hakaret

Dine hakarete karşı ilk otoriter yasal düzenleme Justinianus Yasalarında (M.S. 535-540) yer almıştır. Bu yasalarda Tanrı’ya hakaret edenler için ölüm cezasının uygulanması öngörülmüştür. Fakat Orta Çağ ve Yeni Çağın başlangıcı da dine hakarete karşı tepkisel bir yasamanın öncü olduğu bir zaman dilimi olarak kabul edilmektedir. Tanrı’ya hakaret edenler ve kâfirlerle yasal anlamda ilk büyük mücadele dalgası ise Reform döneminde kendisini göstermiştir.

Günümüzde Hristiyanlığın tartışılmaz bir parçası olan günah çıkarmaya dair Martin Luther’in o dönemde ortaya attığı fikirleri de dine hakaret olarak değerlendirilmiştir. Bunun ardından Luther kâfir muamelesi görmüş, Papa’ya yönelik eleştiri bile kendi başına Roma-Katolik Kilisesi tarafından sapkınlık ve kâfirlik olarak nitelendirilmek için yeterli bulunmuştur. Antik Çağda Hristiyanlık farklı teolojik merkezlerin varlığını kabul ederken, bu durum Orta Çağın başlaması ile değişmiştir. O zamandan sonra Orta ve Batı Avrupa’da sadece tek bir hâkim teolojik otorite kalmıştır: Roma-Katolik Kilisesi.

Bu merci, dinî otoritesinin yanında güçlenen bir siyasi egemenliğe de sahip olmuştur. Böylece hem kilise, hem de polis ve mahkeme gücü dine hakaret eden ifade ve eylemlerle mücadele etmiştir.

O dönem dine hakaret dışında hiçbir suç bu denli çeşitli bir ceza yelpazesine maruz kalmamıştır: Bazen sadece sözlü bir ihtar veya para cezası, bazen uzuvların kesilmesi ve idam cezaları…

Örneğin 15. yüzyılın ortasında Marthys Spötge adlı bir terzi çırağı dili kesildikten sonra şehirden sürülmüştür. Suçu panayır konuşması esnasında dine hakaret içerikli bir terbiyesizlikte bulunmaktır: “Kutsal ruh da ne? Başlarım kutsal ruha.”

Bilhassa dine hakaret suçunu tekrar işleyenlerin kati bir cezadan korkmaları artık şart olmuştur. Papa V. Pius, 16. yüzyılda kâfirler için teferruatlı bir ceza kataloğu bile hazırlatmıştır. Bu katalogda “basit” insanların ilk suçlarında para cezası ödemeleri ön görülmüş, şayet bunu karşılayamıyorlarsa bir gün boyunca kolları sırtlarına bağlı kilise girişinde durmalarına karar verilmiş, tekrar durumunda ise dilleri delinerek kadırgalara sürülmeleri istenmiştir.

Takriben 1621 yılında Elisabeth Haffner adında Bern’de oturan bir kadın meydana gelen deprem için şöyle konuşmuştur: “Balinanın kuyruğunu hareket ettirdiğinde denizi karıştırması gibi, demek ki Tanrımız kuyruğunu hareket ettirdiğinde yer karışıyor.” İsviçreli kadın mahkemeye çağrılmış ve kapsamlı bir araştırma başlatılmıştır. Fakat kadın suçunu itiraf edip Tanrı’dan ve mahkemeden af diledikten sonra merhamet gösterilmiş ve sadece sözlü olarak ihtar edilmiştir.

1766 yılında Fransa’da La Barre adlı genç daha acımasız bir sona sahiptir. Abbeville’deki Pont-Neuf köprüsünün korkuluğunda bulunan bir haçın tahrip edilmesiyle ve takdis töreninin yanından şapkasını çıkartmadan geçmekle suçlanan La Barre, mahkemenin ilk celsesinden sonra 1 Temmuz 1766 tarihinde dili kesilerek, üzerinde “dinsiz, kâfir, iğrenç ve tiksindirici günahkâr” yazan bir afişle idam edilmiştir. Kararın acımasızlığının o zamanın siyasi gelişmelerinden kaynaklandığı söylenebilir, zira La Barre’ye karşı dava açıldığında Paris’teki Parlamento Cizvitleri yeni sürmüştür ve Amiens şehrinin piskoposu siyasetin filozof ve dinsizlerin elinde oyuncak olduğunu öne sürmektedir. Bu unsurların etkisi altında hanedanın ve Parlamentonun dinin korunmasındaki kararlılığını göstermek için Kral XV. Louis yasamaya ibret teşkil edecek bir kararın verilmesini emretmiştir.

18. yüzyılın sonunda Bresanvido adlı bir Fransisken rahibi dine hakaret edenlere katı cezaların verilmesinin önemini onlara şeytani bir nitelik atfederek vurgulamıştır. Bu suça dair şunları söylemiştir: “Bu iğrenç bir günahtır ve aynı zamanda cehennemin dilidir; tıpkı methüsenanın cennetin dili olduğu gibi.” Bu düşünce aynı zamanda 1570 ve 1650 yılları arasındaki cadı avında da ortaya koyulmuştur. Zira cadı tartışmalarının en önemli fikir verenlerinden sayılan Jean Bodin şunu savunmaktadır: “Tanrı vebayı, savaşı ve kıtlıkları kötü ruhlar ile göndermekte, böylece adaletinin infazını gerçekleştirmektedir. Aynı şekilde Tanrı’nın ismi hakarete uğradığında ise cadıları göndermektedir.”

Fransız İhtilali ve Aydınlanma ile kutsal kilisenin dokunulmazlığı giderek kaybolmuş ve yerini sekülerleşme almıştır. 1787 ila 1806 yılları arasında Fransa’da dine hakaret sebebiyle 13 dava açılmıştır. Tekil olaylara yakından bakıldığı takdirde dine hakaret olarak görülen içeriğin aslında toplumsal koşullara eleştiriden kaynaklandığı görülmektedir. Örneğin 1794 yılında Rochefort’ta bir saatçi “dine ve sosyal düzene” karşı rezil beyanlarda bulunduğu için tutuklanmıştır.

Kilise gün geçtikçe daha da hızlı bir şekilde hâkimiyetini yitirmiş, yerine “devlet erki” bu dokunulmaz otoriteyi üstlenmiştir. Bu süreç içerisinde dine hakaret, gitgide önem ve kutsala saldırı niteliğini de kaybetmiştir.

İslam’da Dine Hakaret

Hristiyan Reform döneminin gösterdiği gibi din içerisindeki çeşitlilik, dine hakarete karşı verilen cezaların ağırlığı hakkında farklı bakış açılarının oluşması için potansiyel bir kaynak teşkil etmiştir. İslam’da aynı seviyede ama bazı hususlarda farklı içtihatlara sahip mezhepler bulunduğundan, dine hakaret suçunun cezalandırılması da aynı şekilde farklılık göstermiştir.

İslam’ın ilk dönemlerinde Hanefi mezhebine göre dine hakaret eden girişimlerin sonuçları nikâhın, ibadetlerin ve tüm dünyevi malların geçersiz sayılmasıdır. İslami anlayışa göre dine hakaret edenler toplumsal olarak dışlanmalı ve böylelikle aynı zamanda ibretlik bir durum gösterilmelidir.

Dine hakaretin irtidadi bir boyut kazandığı durumlarda başka mezhepler idam hükmü vermiştir. Bu durum sadece erkekler için geçerli olmuş ve bağımsız şahitler tarafından bu faaliyetin tespit edilmesi koşulu getirilmiştir.

Hz. Peygamber zamanında da dine hakaret içeren vakalar olmuştur. Buna örnek olarak peygamber eşleri hakkında ayıp şiirler yazan şair Kab ibnü’l Eşref gösterilmektedir. Kab ibn’ül Eşref sahabîler tarafından öldürülmüştür. Birçok insan bu olayı dine hakaret edenlerin öldürülmesi doğrultusunda bir gerekçe olarak görseler de İslam âlimleri şairin, şiirlerinden dolayı değil de önceden peygamberi zehir ile öldürme teşebbüsü sebebiyle öldürüldüğünü belirtmektedirler.

İslam tarihinden bir diğer örnek ise 26 Mart 922 yılında mistik şair Hallâc-ı Mansûr’un “Ene’l-Hakk” diyerek dine hakaret ettiği iddiası üzerine idam ile cezalandırılmasıdır. Bu katı yargı infazı dinî motivasyondan ziyade devlet adamlarının baskısı üzerine gerçekleşmiştir. Hallac dine hakaret iddiasının yanı sıra siyasi alanda aktif ve böylelikle hükmeden Abbasilere rahatsızlık veren, çok sevilen ve ünlü bir mistik şairdi.

Dine hakaret tartışmaları doruk noktasına 2005 yılında Jyllands-Posten adlı Danimarkalı bir günlük gazetede yayımlanan Hz. Peygambere dair karikatürler ile ulaşmıştır. İslam dininde hâkim kanaate göre Hz. Muhammed’e dair var olan resim yasağı bu karikatürlerle ihlal edilmiştir. Bunun üzerine Müslümanlar tarafından protestolar ve gösteriler düzenlenmiş ve başta Batı’daki İslam düşmanlığı ve İslam karşıtı klişelerin kullanılması eleştirilmiştir.

Müslümanların eleştirileri yükseldikçe Danimarkalı günlük gazeteye de Avrupa’daki diğer yazılı basın tarafından destek artmış, bu basın kuruluşları da karikatürleri basarak bu durumun ifade özgürlüğü çerçevesinde olduğunu savunmuştur. Siyasi liderler de bu bakış açısını vurgulamış, örneğin Almanya’dan Hristiyan demokrat Wolfgang Schäuble şöyle demiştir: “Basın özgürlüğü çerçevesinde yapılan bir faaliyet için hükûmet neden özür dilesin ki? Şayet bu konuya devlet karışırsa bu basın özgürlüğünün kısıtlanmasına dair ilk adım olur.”

Bugün olduğu gibi o dönem de yine herkes tartışmalı ifadelerin nitelendirilmesi ikilemiyle karşı karşıyaydı: Aydınlanmanın hazırladığı zemin üzerinde gelişen sekülerleşme ve kilise ile devletin ayrılması ile kilisenin dokunulmaz kutsallığı büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştı. Fakat dinî değerlerin kutsallığının Müslümanların çoğunluk olarak yaşadığı ülkelerde korunuyor olduğu çoğu Avrupalı tarafından göz ardı edilmişti. Bu duruma bir de farklı dindarlık ölçüleri, uluslararası ilişkilerdeki yüksek tansiyon ve meselenin siyasi ve dinî liderler tarafından araçsallaştırılması eklendiğinde, yüzyıllardır dünyanın birçok köşesinde süren “dine hakaret” tartışmasına içinden çıkılmaz boyutlar eklenmişti.

Bu meselenin günümüze yansıyan yanı ise, dinî hassasiyetlerin incitilmeden ifade özgürlüğünün tesis edilmesine yönelik toplumsal mutabakatın oluşturulması sorumluluğudur.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar