Almanya'da Göç Yasası Göç Yasası, Uyum ve Bitmeyen İslam Tartışması

“Almanya bir göç toplumu ve daha fazla göçmene ihtiyaç var.” Bu cümle etrafında tartışılan Göç Yasasına dair pozisyonlar kimi siyasetçiler tarafından “fayda ırkçılığı” olarak görülürken, daha fazla göçmen, aynı zamanda Almanya’nın ulus devlet reflekslerinin de daha fazla sorgulanması anlamına geliyor.

10 yıl önce 1 Ocak 2005 tarihinde yeni Göç Yasası yürürlüğe girdi. İkamet ve vatandaşlık haklarındaki büyük değişimlerin yanı sıra Alman göç politikasında etnik olarak tanımlanmış ulus devletten modern göç ülkesine doğru kökten bir değişim de böylece gerçekleşmiş oldu. O tarihten beri “uyum” konusu göç politikasının ana gündem maddesi olarak yerini koruyor. Bu olaylara bitmek bilmeyen sözde “paralel toplumlar”, “uyumu istemeyen yabancılar” ve bilhassa nefret dolu yürütülen Batının İslamlaşma tartışmaları da eşlik ediyor.

Ve tüm bunlar siyasi bir bilanço için yeterli nedenler…

Devletin Yabancılara Karşı Çekincesi

Uyum, yani tanımlanmış bir birliğe uyum sağlama, uyum sağlaması gereken kişileri dışlar, bu insanlar yabancıdırlar. Bu durum bütün ulus devletlerin Yabancılar Hukukunda, Federal Almanya’da ise Göç Yasası ve İkamet Kanununda kendisini göstermektedir. Yasama organı bu kanunlarda yabancıların yasal olarak ikamet edebilme koşullarını ve amaçlarını belirterek (İkamet Kanunu 4. Madde) aslında bu düzenlemenin dışında kalan diğer tüm insanların kendi topraklarında yaşamasının yasak olduğunu ifade etmektedir. Bu, daha uyum aşamasına dahi geçmelerine olanak tanınmayan yabancılara karşı uygulanan genel bir dışlama politikasıdır.

Devletin çekincesi onun siyasi niteliğinden kaynaklanmaktadır. Başka ülkelerin vatandaşları olarak yabancılar dış egemenlerin karar yetkisi altında bulunmaktadırlar. Onlar millet olarak ülkelerine fiilen itaat ve fikrî bağlılık borçludurlar. Ve tam olarak bu husus Almanya için yabancı vatandaşlar konusunu sorunlu kılmaktadır. Zira devlet bu noktada kendi vatandaşlarında olduğu gibi yabancılar üzerinde müstesna ve egemen bir hakka sahip değildir. Onlar yabancı, rakip bir devletin parçası, onun halkı ve yine o yabancı devletlerin güç kaynağıdırlar.

Bilhassa bu temel sorunlarda bütün modern ulus devletler özdeş olduklarından, halklarını kendi büyümeleri ve siyasi etki etrafındaki uluslararası rekabetleri için araç olarak görmekte, yabancı ülkelere ve onların vatandaşlarına prensip olarak güvenmemektedirler. Bunun neticesinde yeni göç yasasının amacını şöyle özetlemek mümkündür: “Yabancı göçünü kontrol altında tutmak ve bu göçü sınırlamak” (Madde 1)

Çekincenin Sınırlanması: Yararlılık

Yabancı devletlerin vatandaşları olan yabancılara karşı beslenen genel çekincenin bazı istisnaları vardır: Yabancıların “Almanya Federal Cumhuriyetinin ekonomi ve iş piyasası politikaları için menfaat” sağlamaları (İkamet kanunu 1. Madde 1. Fıkra) bu istisnalardan biridir.

Her büyük devlet gibi Almanya da tüm dünyanın kaynaklarını kendi kazancı için potansiyel bir araç olarak görmektedir. Diğer egemenlerin toprak ve insan bakımından çizdiği sınırlar Alman şirketlerinin büyümesine engel olmamalıdır. Yabancı kaynak, ürün ve sermaye piyasalarından yararlanmanın yanı sıra insanları ile yabancı iş piyasaları da ilgi çekicidir: “Yabancı çalışanların ülkeye kabulü, ekonomi merkezi olan Almanya’nın gerekliliklerine bağlıdır.” (İkamet Kanunu 18. Madde) Şirketlerin talepleri doğrultusunda iş piyasasının sınırları da açılıp kapatılmaktadır. Bu durumda yabancı insanın, ekonomi merkezi Almanya’da iş ve aş bulup bulamaması, uyum sağlayıp sağlamaması kendi kararına bırakılmamıştır. Alman işverenlerin iş gücü talebi doğrultusunda yabancı hakkında devlet karar vermektedir.

Sonuç: Yabancı Sorunu ve Çözümleri

İlk kırk yıl boyunca yabancı göçmen işçiler ekonomik olarak Almanya sosyal ve gelir hiyerarşisinde onlara devlet ve sermaye tarafından hazırlanmış alt konumlarda yer almıştırlar. Bu yabancılar ekonomi politikası açısından ağır sanayide, metal işlemede, inşaat alanında ve tarım gibi sektörlerde nispeten vazgeçilmez olarak kendilerini kanıtlamışlardır. Diğer taraftan siyasi olarak 90’lı yıllara kadar Almanya’nın bir göç ülkesi olmadığı vurgulanmıştır. Uyum bu zamanlarda istenilmeyen bir durum olmuştur. Sonuç olarak ekonomik olarak istenilen işlev ve göçmenlerin ikamet izinlerinin sabitlenmesi (bu arada aile birleşmesinin hayata geçirilmesi) yabancı vatandaşlara karşı siyasi çekinceler ile çelişmiş ve böylelikle “yabancı sorunu’ temellendirilmiştir.

Göçmenlerin tamamıyla geri gönderilmesi ise şu sebeplerden mümkün olmamıştır:

• Geri dönüş, göçmenlerin sabit ikamet izinleri sebebiyle yasal olarak zorlaşmıştır.

• Alman sanayisi geri dönüşü arzu etmemekte, hatta yeni kalifiye uzmanlara olan ihtiyaç daha da artmaktadır.

• Örnek göç ülkelerinin (ABD, Kanada) dünya iş piyasasına olan erişimlerindeki başarıya bakıldığında ırk ve etnik açıdan homojen olan bir halk doktrini şüpheli ve eskimiş bir konumdadır.

1998 yılından itibaren SPD-Yeşiller hükûmeti ile Yabancılar Hukukunun yeniden düzenlenmesine dair bir ihtiyaç olduğu kabul edilmiştir. Küresel açıdan başarılı bir yerleşim bölgesi için göçün gerekliliği kabul ediliyor, fakat aynı zamanda “halkın içinde bir halk” oluşması siyasi olarak kabul edilemiyorsa, ortaya çıkan çelişki sadece şu şekilde çözülebilir: Almanya bugüne kadar öne sürdüğü etnik temellendirilmiş halk talebinden vazgeçmeli ve istenilen homojenliği ve bağlılığı göçmenlerin “uyumu” ile sağlamalıdır.

Uyum Programı

Bu anlayışın yön verdiği “Süssmuth Komisyonu” Alman göç politikasında bir paradigma değişimi başlatmıştır: Ekonomik yararları ve vatandaşlar olarak dürüstlükleri kanıtlanmışsa, bundan böyle göç edenler uzun süreli de Almanya’da kalabilmeli ve Almanya’ya göç edebilmelidirler (İkamet Kanunu 5. Madde). Bunun devamında uzun süren parlamenter yolda en önemli noktası yeni İkamet Kanunu olan bir Göç Yasası oluşmuştur.

İkamet Kanunu yukarıda açıklanmış hususlar doğrultusunda kimin, ne kadar süre için ve hangi sebepten dolayı Almanya’da bulunabilme hakkına sahip olduğunu tanımlamaktadır. Bu bağlamda esas yenilik olarak “Almanya’da yasal olarak uzun süreli yaşayan yabancıların Federal Alman Cumhuriyetindeki ekonomik, kültürel ve toplumsal hayata uyum sağlamaları teşvik ve talep edilmektedir.” (İkamet Kanunu 34. Madde 1. Fıkra) Sürecin devamında vatandaşlığı tabii bir nitelik olarak Alman soyundan gelmeye bağlayan, 1913 yılından kalma Vatandaşlık Kanunu yenilenmiştir. Şayet bir ebeveyn doğum zamanında sekiz yıldır yasal olarak Almanya’da yaşamaktaysa ve süresiz oturum iznine sahipse, eski kanundan farklı olarak Almanya’da dünyaya gelen yabancı kökenli çocuklar, Alman vatandaşlığını almaktadır (Vatandaşlık Kanunu 4. Madde 3. Fıkra). Eğer Almanya’nın her vatandaştan beklediği ve göçmenlerden vatandaşlığa geçebilmelerinde ölçek kabul ettiği Vatandaşlık Kanununun 10. Maddesindeki fiili bağlılık yerine getirilirse yetişkin yabancılar da Alman vatandaşlığını alabilmektedirler.

Yeni Halkın Uyumu

Bununla beraber gelen “uyum sağlama” talebi açıktır: Yasal ve uzun süreli Almanya’da yaşayan göçmenler kendilerini Almanya’ya içten de bağlı hissetmeli ve bunun için görünür kanıtlar, yani bir ruh bağlılığı göstermelidirler. Diğer taraftan zihniyet testleriyle birlikte uyum tartışmasına bugüne kadar şekil veren iki çelişki ortaya çıkmıştır:

1. Anayasa üzerine edilen yeminde, dil testinde, Almanya’ya, kültürüne, tarihine yönelik teyitlerde, test edilen kişinin dürüst hisleri mi yoksa sadece ezberlenmiş sözde bir bağlılık mı söz konusudur?

2. Yabancılar olmasa da birçok paralel topluma ve muhalif gruplara sahip olan bir topluma “ekonomik, kültürel ve toplumsal” (İkamet Kanunu 34. Madde) uyum nasıl oluşmaktadır?

Bu durumda “inandırıcı” kanıtlara olan ihtiyaç gün yüzüne çıkmaktadır. Bir insan görüşlerini en inandırıcı şekilde özel hayatında ortaya koyduğu için göçmenlerin şahsi hayatları (evlilik, din, özel hayat) da kamusal bir değerlendirmeden geçirilmektedir. Fakat bahsi geçen “bağlılık” da varsayılan çekinceyi kaldıramadığından “inandırıcı” bir kanıt aranmaya devam etmektedir. İşte bu nedenlerden dolayı “uyum”, “göçmen kökenli insanlardan” istenilen sonsuz ve yerine getirilemez bir talep hâline gelmiştir.

Dil ve Kültür

Otokton Almanların doğuştan elde ettikleri “eksiksiz vatandaşlık bağlılığı”na yeni vatandaşların sahip olup olmadığına dair bir diğer kanıtın da Alman dili ve kültürü olduğu kabul edilmektedir. Bu kültür araçları sonradan edinilen, yani doğuştan gelmeyen unsurlar olsa da, bunlar üzerinden “aidiyet” çabası okunmaktadır. Ayrıca dil ve kültür sihirli ulusal bir bağlayıcı güce sahiptir. Bunlar kullananlara o denli şekil vermektedir ki, sanki Almanca konuşan, okuyan ve yazan insanların Almanya’nın tarafında olmaktan başka bir şansı yoktur! (Ulusal kimliğin garantisi olarak dili gören bu milliyetçi düşünce Kürtçe’nin Kemalist devlet tarafından zorla bastırılmasına da sebebiyet vermiştir.)

Yeni Almanlar ve Uslu Vatandaşlık

Uyum alanındaki görüş sorularında din yüksek bir konuma sahiptir. Zira din halkların en içten gelen prensiplerini, değerlerini ve anlayış yapılarını inanç tasavvurları aracılığıyla ortaya koymaktadır. Bu inancın yazılı nüshaları her şeye kadir Tanrı’ya ve O’nun dünyevi tercümanlarına dayanmaktadır. Normalde yasama organı tarafından tanınan ve desteklenen bir kilise veya dinî cemaat bu inancın zamana ve devlete uygun yorumlanmasına genelde kuşkuyla yaklaşmaktadır.

Bu iş bölümünde deneyimli olan Hristiyan kiliselerinden farklı olarak buraya göç etmiş dinlerin kamusallaşmasında canlı bir İslam tartışması ve buna bağlı olarak ulusal bir İslam Konferansının oluşmasına sebep olan çeşitli şüpheler ortaya çıkmaktadır: “Kur’an, ‘Yeni Almanların’ uslu vatandaşlık fikirleri için İncil kadar güvenilir midir? Dindar göçmenlerin çağa uygun inançlarını kim gözetleyecektir? Bu kişi veya kurumlar Federal Cumhuriyeti ve hukukunu kabul ediyorlar mı yoksa Alman yasalarına karşı saygıyı köktenci bir şekilde ilahi emirlerin yorumlanmasına mı bağlıyorlar? İlgili dernekleri kim finanse ediyor? Yurt dışından resmî makamlar veya partiler dindar göçmenlerin inançlarını geldikleri ülkelerin siyasi ve ekonomik menfaatleri için kullanıyor mu yoksa göçmenler inançlarını sadece Almanya’nın mı hizmetine sunuyorlar?”

Yüce bir varlığa olan inancın dile getirildiği şark inancının da modern ulusal devlete, “İslam Almanya’ya ait olana kadar” uyum sağlayabileceğine dair iddiaya işte böyle köklü şüpheler eşlik etmektedir.

“Faydalı Aptallar”

Uyum nihayetinde ulus devlet dışlamasının güzel karşıtı değil, bu devletin beklentili karşılığıdır. Uyum bir teklif değil, aksine bağlılığa mecburiyettir. Böylelikle uyum kendi halkına olan siyasi beklentilerin de bir yansıması hâline gelir.

Her kim devletin ulusalcı bağlılık ifadelerini ve bu ifadelerin din üzerinden temellendirilmesini yararlı ve gerekli buluyorsa; kim “küçük insanların” maddi ilgilerinin ulusun başarısı karşısında geri planda kalmasını doğal karşılıyorsa, o kişi Alman göç politikasının baskıcı, mantıksız ve duruma göre İslam düşmanı sonuçlarına da katlanmalıdır.

Siyaset ve şirketlerin ilgisi doğrultusunda araçsallaştırılan “faydalı aptallar”, vatanlarına olan inançlarında teselli aramak yerine, bu rollerini eleştirel bir şekilde gözden geçirmelidirler.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar