Suriyeli Mülteciler “Keşke Herkes Onları Benim Gibi Görebilse…”

Avustralya asıllı sağlık gönüllüsü Profesör Annie Sparrow uzun yıllar Avustralya ve Londra’da çocuk sağlığı alanında çalıştıktan sonra 2000’li yılların başında mültecilerle çalışmaya karar verdi. Bugüne kadar Afganistan, Haiti, Somali, Kenya ve Sudan gibi pek çok kriz bölgesinde görev yapan Sparrow 2014’ten bu yana Suriyeli mültecilere yönelik çalışmalar yürütüyor. Hâlâ New York Icahn Mount Sinai Tıp Okulunun küresel sağlık departmanında profesörlük görevini yürütmekte olan Sparrow ile Suriye’de sağlık alanındaki mevcut durumu ve tecrübelerini konuştuk.

Meltem Kural 1 Eylül 2015

Çatışma bölgelerinde sağlık aktivisti olarak çalışmaya karar vermenize ne sebep oldu?

Kariyerimin ilk on yılında Londra ve Perth’te yoğun bakım çocuk doktoru olarak çalıştım. Sığınmacıların korkunç şartlarda tutuldukları Avustralya’daki Woomera ıslahevinde gönüllü olarak çalışmaya başladığımda kariyerimdeki yön de değişmeye başladı. Bir yandan hastalıklarını tedavi edip, bir yandan da sığınmacıların hangi şartlarda tutuklu kaldıklarını görmezden gelemezdim. Böylece insanları sadece fiziken tedavi eden bir doktordan halk sağlığı uzmanlığına geçiş yaptım. Halk sağlığı alanında ek bir eğitim aldım ve halkın sağlığının en fazla tehlikede olduğu savaş ve kitlesel katliam bölgelerinde çalışmaya başladım.

New York Review of Books’ta yer alan makalenizde hapsedilmiş, işkence görmüş, öldürülmüş doktorlar, yerle bir edilmiş hastaneler ve hedef alınan ambulanslardan bahsediyorsunuz. Suriye’de sağlık sektörü ne durumda?

Cenevre Sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları anlaşmalarının ilk ilkelerinden biri tıbbi yardım sağlayan kişilerle tesislerin mutlak şekilde korunması gerektiğidir; bu tıbbi yardım savaşçılara sağlanıyor olsa bile! Ne var ki Esad rejimi silahlı muhaliflerin kontrolündeki bölgelerde sağlık çalışanları ile sağlık kurumlarını kasıtlı olarak hedef aldı. Muhalif bölgelerde sivillere tıbbi yardım verdikleri için doktorlar kelimenin tam anlamıyla suçlandı, hapsedildi ve öldürüldü. Bu, rejimin muhaliflerin ele geçirdiği bölgelerde ayrım gözetmeksizin sivilleri öldürmesi, sivil kuruluşları hedef alması, o bölgelerdeki nüfusun azaltılması ve diğer Suriyelilere muhalifleri kendi bölgelerinde barındırdıkları takdirde başlarına nelerin geleceğini göstermek amacıyla yürüttüğü kapsamlı bir strateji. Bariz bir şekilde savaş suçu olan bu stratejinin muhaliflerin kontrolündeki bölgelerdeki sağlık yardımı üzerinde de korkunç etkileri oldu. Esad’ın yüksek hasar kapasiteli misket bombalarına maruz kalmamak için birçok hastane ile tıbbi birim kelimenin tam manasıyla yer altına inmeye zorlandı.

Tıbbi bakım savaştan önce Suriye’deki nispeten daha gelişmiş sağlık şartlarıyla kıyaslandığında oldukça yetersiz. Bunun sonucu olarak da pek çok insan normal şartlarda tedavi edilebilen hipertansiyon, kalp ve böbrek hastalıkları gibi hastalıklardan ölüyor. Aynı zamanda kızamık, çocuk felci, tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıklar yayılıyor. Yalnızca bu sene sulardan bulaşan tifo ve hepatit A gibi on binlerce vaka var. Bakteri ve mikroplar için uluslararası sınırlar hiçbir anlam ifade etmez, dolayısıyla Türkiye ve diğer komşu ülkeler de ciddi bir tehlike altında. Diğer yandan ciddi bir doktor açığı mevcut. Örnek vermek gerekirse Kasım 2012’den beri kuşatma altında olan Doğu Guta’da 500 bin civarı nüfusa hizmet veren yalnızca 50 doktor var. Bu, oradaki pek çok doktorun 1000 günden daha fazla bir süredir aralıksız mesai yaptığı anlamına geliyor.

Rejimin sağlık çalışanları ve kurumlarına kasıtlı saldırılarının amacı ne?

Esad yönetimi savaşı “topyekün harp” hâline getirmiş durumda. Dünya üzerinde Cenevre Sözleşmeleri ile uluslararası insan hakları anlaşmaları kabul edilmeden önce de bu topyekün harbe rastlanıyordu. Yaralı savaşçılara da yardım edecekler korkusuyla sağlık çalışanlarına ve tıbbi kurumlara saldırılıyor. Ancak bu bir savaş suçu ve içlerinde Suriye’nin de bulunduğu tüm dünya devletlerince kabul edilen sözleşme ve yasalarca kesinlikle yasaklanmış durumda. Sağlık çalışanları ve kurumları elbette yaralı ve hasta sivillere de sağlık hizmeti verdikleri gibi yaralı savaşçılara da hizmet veriyor.

Muhaliflerce kontrol edilen bölgelerle rejimin kontrolünde olan bölgeler arasında sivillere yönelik sağlık hizmetleri açısından bir fark var mı?

Muhalifler de kimi zaman sağlık çalışanlarını ayırt etmeksizin saldırıyor. Aradaki tek fark muhaliflerin olanaklarının daha kısıtlı ve böylece saldırının şiddetinin daha düşük olması. Rejimin yönetimindeki bölgelerde sivillere bazen bombalı araçlarla bazen de toplarla saldırılıyor. Ama Esad güçleriyle kıyaslandığında bu çok nadir, ayrıca hasar seviyesi de düşük. Muhaliflerin elinde misket bombaları gibi ağır silahlar yokken Esad güçleri Halep, İdleb, Daraa ve diğer birçok muhalif şehre misket bombası yağdırıyor. Sağlık çalışanları ve kurumlarına yapılan saldırılara bakacak olursak bu yıl mayıs ayında 36 saldırı oldu; bunlardan yalnızca biri (Suriye Arap Kızılayı Ambulansına saldırı) muhalif güçlerce gerçekleştirildi, ölen ya da yaralanan olmadı. Esad rejiminin sağlık ekiplerini hedef aldığı saldırılarda ise iki hastane çalışanı hayatını kaybetti ve Duma’ya giden yardım kamyonlarından birini süren 29 yaşındaki İsra yaşamını yitirdi.

Suriye’de yardım kuruluşlarına yönelik şiddet Afganistan, Kamboçya ve Somali gibi savaş bölgelerindekinden çok daha fazla ve ciddi. Suriye hükûmetince gerçekleştirilen insan hakları ihlallerine karşı BM Güvenlik Konseyi ve diğer uluslararası kuruluşlar şimdiye dek ne tür somut girişimlerde bulundu?

BM Güvenlik Konseyi bu haksız ve orantısız savaşı kınamakla yetindi. Daha ciddi bir yaptırıma Rusya engel oldu. Rusya Güvenlik Konseyindeki veto hakkını Şam’daki müttefikini korumak ve üstelik Esad’ın bu savaştaki savaş suçu niteliğindeki stratejilerini savunmak için kullandı. Rusya terörizme ve sivillerin katledilmesine karşı olduğunu iddia ediyor; ama konu Suriye olunca bu prensip nedense rafa kalkıyor, mesela Suriye yönetiminin Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne sevk edilmesine engel oluyor. Şu an itibariyle Güvenlik Konseyi’nde tüm tarafların topyekûn saldırılarını soruşturmak ve yaptırımda bulunmak için bir mekanizma oluşturma hazırlıkları var. Tabii Rusya’nın buna izin verip vermeyeceği bile belli değil.

Türkiye’deki sığınma kamplarını sık sık ziyaret ediyorsunuz ve oradaki doktorlara eğitim veriyorsunuz. Ziyaret ettiğiniz sığınma kamplarındaki şartlar nasıl?

Çalışmalarımın çoğunu sığınma kamplarında değil, Türkiye’nin güneybatı kıyı kesimi ya da Suriye sınırındaki şehirlerde (Antakya, Reyhanlı, Gaziantep, Kilis ve Urfa’da) yaşayan sığınmacılar ve Suriye içerisinde görev yapan doktorlarla sürdürdüm. Sığınmacı olarak hayatını sürdürmek şüphesiz çok zor; yine de Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelere kaçıp gelmeyi başarmış sığınmacılar en azından Esad’ın misket bombalarından biriyle havaya uçma kaygısı olmaksızın sağlık hizmeti alabiliyor. Bu saldırılar Suriye’deki hem sağlık çalışanları hem de hastalar için daimi bir korku demek. Esad’ın sağlık binalarını sık sık hedef aldığı göz önünde bulundurulduğunda orada mevcut sağlık hizmeti ciddi bir tehlike altında. Bununla birlikte misket bombalarıyla yaralanan hastaların uzun süre ameliyatta kalmaları ve hatta hastanede bir gece beklemeleri bile hastalar için hayati bir tehlike hâline gelebiliyor.

Suriyeli sığınmacılara yönelik hizmetleriniz süresince sizi en çok etkileyen ne oldu?

Hepimizde Suriyeli sığınmacıları âdeta bir uzaylı gibi görme eğilimi var maalesef. Nispeten rahat ve güvenli hayatlarımızla bu durumun hiç alakası olmadığını düşünerek onların sefaletine gözlerimizi kapatıyoruz. Yine de ülkelerinden kaçan Suriyelilerle ne kadar çok ortak noktam olduğunu gördüğümde her defasında şaşırıyorum. Savaş çıkmadan ve Esad muhalif bölgelerdeki insanları asker-sivil ayırt etmeksizin öldürmeye başlamadan önce bu insanların benim gibi orta-sınıf bir yaşamları ya da meslekleri vardı. Onlarla paylaştığım ortak noktaları fark ettikçe onlara yardım edebilmek için elimden geleni yapma konusundaki kararım güçlendi. Zaatari Kampı fotoğraflarına baktığımızda Suriyelilerin karton kutularda yaşayan, sefil insanlar olarak gösterildiğini görüyoruz. Oysa günümüzün en korkunç savaşında hayatta kaldılar; çok metanetli ve dirençliler ve inanılması güç şekilde misafirperverler. Keşke herkes onları benim görmeye başladığım şekilde görebilse…

Türkiye’ye her gelişimde (ki bu gelişlerin sayısı onu geçti) Türkiye’nin Suriyeli sığınmacılara gösterdiği misafirperverliği gördükçe şaşırıyorum. Onlara sığınmacı bile demiyorlar; “misafir” diyorlar. Sayıları neredeyse 2 milyona yaklaşan bu kadar kalabalık bir gruba bu şekilde destek veren başka bir ülke görmedim. Çoğu ülke sığınmacıların gelişini engellemek amacıyla sınırlara duvar örüyor ve denizlerde devriye denetimler yapıyorlar.

Hepimizde Suriyeli sığınmacıları âdeta bir uzaylı gibi görme eğilimi var. Rahat ve güvenli hayatlarımızla bu durumun hiç alakası olmadığını düşünerek onların sefaletine gözlerimizi kapatıyoruz.

 

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar