Almanya'da Mültecilerin Durumu “Almanya’nın Ciddi Bir Irkçılık Problemi Var”

Almanya’da camilere ve mülteci yurtlarına saldırılar artarak devam ediyor. Uluslararası Af Örgütü Almanya’nın Genel Sekreteri Selmin Çalışkan, Almanya’nın ırkçılıkla imtihanına dair sorularımızı yanıtladı.

Esra Lale 1 Kasım 2015

Cami duvarlarına gamalı haçların çizilmesi ve mülteci kamplarının kundaklanması maalesef nadir vakalar olmaktan çıktı. Almanya’da ırkçılık ne boyutlarda?

Almanyaciddi bir ırkçılık sorununa sahip. Bu durumu Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) cinayetlerinin araştırılması esnasında güvenlik güçlerinin ihmalleri, mülteci kamplarının önünde yapılan protestolar ve şiddete varan ırkçı saldırılar ortaya koyuyor. Bu saydıklarım mevcut sorunun aşırı sağcılığın sınırlarını aşarak toplumun merkezine kadar ulaştığını gözler önüne seriyor. Artık yüksek bir eğitim seviyesine sahip olmak ırkçı ön yargılardan korunmak için yeterli değil. Bu durum da hükûmetimizin ve siyasetçilerin “yabancılaşma” ve terör saldırılarına yönelik korkuyu körükleyip oy hesabı yapmak yerine daha sorumluluk sahibi bir dili benimsemek zorunda olduklarını gösteriyor. Siyasetçiler ayrımcılık yasağı ve din özgürlüğü gibi yasalarla garanti altına alınmış insan haklarının Almanya’nın temel değerleri olarak muhafaza edilmesi için çaba sarf etmeli ve kendileri de bu değerleri benimseyerek topluma örnek olmalılar.

Öte yandan Almanya’da birçok kişi mültecileri geldikleri tren garlarında karşılayan ve onlara yardımcı olmaya çalışan çeşitli inisiyatifler kuruyor. Birçok kişi mültecilerle dayanışma hâlinde olduğunu gösterip onları ırkçı şiddetten korumak için siper oluyor.

Irkçı saldırıların Almanya’da ciddiye alınmaması veya bu saldırıların peşine düşülmemesi temel bir sorun. Bu durum özellikle ırkçı şiddet mağdurlarına destek veren kuruluşlar ve yerel inisiyatifler tarafından da eleştiriliyor. Çoğu eyalette bu tür saldırılara dair güvenilir istatistikler yok; dolayısıyla devlet verilere dayanarak sorunla mücadele önlemleri de alamıyor. Mağdurların ve sivil toplum örgütlerinin danışabileceği ayrımcılıkla mücadele ofislerinin sayıları da ihtiyacı karşılayacak oranda değil.

Aynı zamanda Federal Alman Polisi’nin ayrımcı kontrolleri gibi uygulamalar ırkçı ön yargıları meşrulaştırıyor. Bu kontroller siyahi insanlar, tesettürlü veya “güney ülkelerinden geliyormuş gibi görünen” insanların “yasa dışı” olduklarına ve Almanya’ya ait olmadıklarına dair bir izlenim ortaya koyuyor. Bu gruba Müslümanlar da dâhil. Bu tür bir tutum sözde “farklı” olana bakışı da etkiliyor ve toplumdaki ötekileştirme eğilimini besliyor.

Almanya’daki İslam düşmanlığının PEGIDA’nın da maharetiyle toplumun her kesiminde giderek arttığı malum. Bu durum ırkçılığın sadece aşırı sağa dair bir olgu olmadığı anlamına mı geliyor?

PEGIDA, Müslüman karşıtı ırkçılığın ve ön yargıların toplumun her kesiminde rastlanan bir durum olduğunu gösterdi. Üstelik bunun için bir şehirde gerçekte ne kadar Müslümanın ya da mültecinin bulunduğu da fark etmiyor. Fakat Müslüman karşıtı ırkçılık dışındaki başka gelişmelere baktığımızda da ırkçılığın aşırı sağcılıkla sınırlı olmadığını görüyoruz. Irkçı ön yargılar ve klişeler toplumun farklı tabakalarında çok yaygın. Irkçı şiddetin yükselmesi siyasete bu ön yargılarla mücadele konusunda bir sinyal vermeli.

Irkçılığa karşı siyasetin girişimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bizzat mültecilerin aleyhinde propaganda yapan ve temel bir hak olan ilticayı sorgulayan siyasetçiler var. Bu bağlamda uluslararası hukuk çok açık. Uluslararası hukuk mültecileri ve göçmenleri özellikle korunmaya muhtaç bir grup olarak tanımlıyor ve siyaseti, onları ırkçı kışkırtmalardan ve şiddet içerikli saldırılardan korumaları konusunda mecbur tutuyor. Almanya gibi bir ülkede siyasetçilerin sorumluluklarını yerine getirip mültecileri korumak yerine “kapasitelerini aştıklarını” öne sürmeleri utanç vericidir. Dünya çapında artan mülteciler karşısında siyaset çözüm üretme potansiyelini artırmalıdır.

İnsanların ellerindekini kaybetme korkusu elbette önemli. Bu korku kendileri yerine mülteciler için harcanan maddi imkânlar veya “farklı” olan insanlar tarafından tehdit altında olma hissinden kaynaklanabilir. Toplumun sürekli bir değişim içerisinde olduğunun artık farkına varmalıyız. İnsanların bundan sonra da iltica nedeniyle ya da daha iyi bir perspektif ve iş imkânları için Almanya’ya gelmesi belki güvensizliğe yol açacaktır, fakat bu durum aynı zamanda büyük fırsatlara da gebedir. Burada hangi Almanya’da yaşamak istediğimiz sorusu önem taşımaktadır. Mevcut durumu imkâna çevirmek ve çoğulcu bir toplum içerisinde beraberce yaşamamız için insan haklarına dayanan bir vizyon geliştirmek hükûmetimizin görevi.

İbadethanelere veya mülteci kamplarına düzenlenen saldırıların daha da artmaması için hangi değişiklikler yapılmalı sizce?

Mültecilerle özel korunmaya muhtaç bir grup olarak ilgilenilmesi gerek. Zaten savaştan kaçarken travmalar geçirmiş, bir de üstüne mülteci kampları önündeki yürüyüşler ve nefret propagandaları ile karşı karşıya kalan, kundaklama ve saldırı tehdidi altında yaşayan veya güvenlik personellerinden kötü muamele gören erkek, kadın ve çocukları devlet korumalı. Devletin bu görevi medeni cesaretleri ile kendilerini hedef tahtası hâline getiren sivil gruplara bırakması kabul edilemez.

Siyaset ve adli makamların sorunu ciddiye almaları ve ırkçılığın sadece aşırı sağla kısıtlanamayacak toplumsal bir sorun olduğunu anlamaları gerek. Siyasetçiler kendi üsluplarını gözden geçirip kendi saflarındaki polemikleri daha açık bir biçimde eleştirmeli. “İlticanın kitlesel istismarı” ya da “güvenli ülkeler” tartışmaları ile siyaset şiddete teşebbüs edenlere argüman sunuyor. Aynı zamanda bireylerin adil iltica hakları tehlikeye düşürülüyor ve Sırbistan veya Bosna Hersek gibi ülkelerde Romanlara karşı uygulanan yapısal ayrımcılıklar gibi haklı iltica sebepleri göz ardı ediliyor.

Siyaset ayrıca bilhassa polis teşkilatı içerisinde, öğretmenlerin eğitimlerinde ve okullarda ırkçılıkla mücadele hakkında düzenli bilgiler sunmak gibi kapsamlı insan hakları eğitimleri tesis etmeli. Benzer şekilde sivil toplum inisiyatiflerinin, ayrımcılıkla mücadele ofislerinin ve devlet kurumlarının göçmen kökenli insanlar için açılımlarının da desteklenmesi gerek.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar