Dosya: "Azınlık Etkisi" Azınlığın Etki Potansiyeli ve Sivil İtaatsizlik

Azınlık Etkisi

Avrupa’da yaşayan Müslümanlar çoğunluk toplumu karşında kendi talep ve arzularının “azınlık” durumunda kalmaması için neler yapabilirler? Değerleriyle çelişen kanun, yönetmelik ve olası yanlış uygulamalar karşısında etki güçlerini nasıl artırabilirler? Bu sorulara cevaplar arasında “sivil itaatsizlik” kavramı ve bireysel direniş önemli bir yer tutuyor.

Mevlüt Uyanık 1 Kasım 2015

Avrupa’daki Müslümanlar kendilerini “azınlık” olarak görmek yerine toplumun asli unsurlarından biri olarak görülmeyi temin için sivil örgütlenmelere gitmektedirler. Müslüman cemaatin hâlâ “azınlık” olarak görülüp ötelenmesi durumunda ise Müslümanların otoriteye/çoğunluğa karşı sivil ve eleştirel bir bilinç elde edebilmelerinin imkânını araştırmak ve tarihsel temellere gönderme yaparak örgütlü ve sivil direniş kodları bulmak gerekir. Müslümanlar iktidardan gelecek temel ilke ve değerlerine yönelik olası bir yanlış uygulamada grup/cemaat merkezli örgütlerle direnebilirler. Peki, grup/cemaat merkezli bu sivil örgütlenmelerle yapılan mücadelelerin, kanun ve yönetmeliklerle (hukuksuz) uygulamalara karşı direnişlerde başarı oranı nedir? Burada istenilen hedefe ulaşılmadığı, yani yasal yollar tükendiği zaman ne yapılabilir? Bu gibi durumlarda Müslümanlar “sivil itaatsizlik” ile yani şiddete başvurmadan, üçüncü şahısların haklarını ihlal etmeden, kamuoyuna açık ve hesabı verilebilir eylemlerle direnebilirler. Bireysel hak ve özgürlük merkezli bir direniş olduğundan dolayı grup ve cemaat zihniyetini de aşarak temel ilkeler adına yaşadıkları ülkelerdeki “değerlerin çoğulculuğu”na katkı sağlayabilirler. Böylece Müslümanlar dünyanın her yerinde göç ettikleri toprakları nasıl bir inanç ve ruhla “yurt”laştırdıklarını, oraya nasıl bir “aidiyet” duygusu beslediklerini de gösterebilirler. Ülkelerinde azınlık olarak görülmek yerine toplumun asli unsurlarından biri olarak değerlendirilmeleri imkânı bu şekilde sağlanabilir.

Kamu Yönetimi ve Sivil Toplum

Demokratik yönetimlerde iktidar, çeşitli grup ve kurumlar arasında dağılmış olarak bulunur. Siyasi otorite karşısında bireylerin özgürlüğünün güvence altına alınması için başka bir alan gerekir. Sivil toplum, devletin müdahaleci olmayan koruması altında özgürce gelişen alana denir.

Özgürlük ve güvenlik arasındaki dengenin sağlanması ve birinin diğerine feda edilmeksizin var olması yönetim ve sivil toplum ilişkisinin tutarlılığına bağlıdır. Liberal demokrasilerde iktidar ve/veya muhalefeti oluşturan birimlerin temel amacı, ülkelerindeki dinî/ırki/kültürel farklılıkların değer çoğulculuğu içinde yaşayabilecekleri bir aidiyeti temin edecek politikalar üretmektir. Bu aidiyetin temel dinamiklerine yönelik muhtemel bir kırılmanın ortaya çıkaracağı bireysel ve toplumsal sorunların ve yabancılaşmanın olumsuz etkilerini en aza indirgemek ve çözüme kavuşturmak için sivil itaatsizlik etkili olabilir. Bunun olabilmesi de alt dinî grup ve cemaatlerin, birer sivil toplum kuruluşu şeklinde örgütlenmesi ve cemiyet hâline gelerek iktidar-halk arasındaki ilişkilerin düzenlemesinde etkin olmasıyla mümkün olacaktır. Burada kastedilen Avrupa’daki “Müslüman cemaat” örneğinde “dinî cemaat statüsü” şeklinde tezahür eden hukuki kavram değildir. Kaldı ki bu yazının hedefi, bu terimin de zorunlu olarak “azınlık” kavramını içerdiğine işaret ederek, hak taleplerinin kolektif değil, bireysel hak ve özgürlükler bağlamında olması gerekliliğidir. Çünkü Müslümanların göç ettikleri ve artık yerleşik hâle geldikleri toprakları yurt edinmeleri, onları olası bir çatışma için “gerekli bir öteki” konumuna düşerecek grup/kolektif haklar bağlamında mücadele etmek yerine bireysel hak ve özgürlükleri temel alarak direniş kültürü oluşturmalarından geçmektedir.

Mescitlerin bile ayrı olduğu, farklı dinî tasavvurların ve yaşam biçimlerinin her birinin “hakikatin biricik temsilcisi” olarak sunulduğu alt cemaat/grup yapılanmaları, Müslüman cemaate yönelik hak ve hukuk taleplerinde hukukun gerektirdiği “sivillik” içinde ne kadar etkin olabilir? Çözüm herkesin kendi mezhebi/tarikatı/cemaati, yani kolektif bağlamında yeterli görülürse, diğer alt grupların durumu ne olacaktır? Burada vurgulanması gereken şudur: Avrupa ülkelerinde Müslümanlara yönelik şiddetin artması ve İslam düşmanlığının güçlenmesini sadece “kolektif haklar” bağlamında ele almak Müslümanları “gerekli bir öteki” ve “azınlık” konumuna düşürür. Bunun yanında “bireysel hak ve özgürlükler” merkezli bir direniş kültürü oluşturmak gerekir ki, burada anahtar kavram sivil itaatsizliktir. Sivil itaatsizlik, üçüncü şahısların belirli zümrelerin hakkını çiğnememelerinin yollarını araştırır, bunun için muhtelif eylemler hazırlar. Böylece hem devletin kolayca tahrip edemeyeceği bir kamu alanının varlığı devam ettirilir; hem de toplumun hiçbir kesimi diğeri üzerinde demokrasi aracılığıyla da olsa tahakküm tesis edemez.

Niçin Sivil İtaatsizlik?

Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması ve muhalefetin örgütlenmesine ideolojik çoğulculuk adı altında müsaade edilmesi demokrasinin temel özelliğidir. Muhalefet, örgütlü veya örgütsüz çeşitli gruplar, topluluklar veya bireyler tarafından yasal, bazen de yasal olmayan yollarla yapılabilir. Siyasal ya da sosyo-ekonomik yapıya yönelik radikal veya kısmi reformlar şeklinde taleplerde bulunulabilir. Bu bağlamda muhalefet (parti, sendika, STK) bazı somut ideolojik amaçları veya manevi değerleri gerçekleştirmek için özellikle siyasal iktidarı etkilemeye yönelik faaliyetler sergileyebilir.

Eğer daha demokratik, çoğulcu ve katılımcı bir siyasal hayat arzu ediyor, temel insan hakları ve özgürlüklerini içeren pozitif hukuk uygulamalarının ortaya konmasını istiyorsak, hukuk devleti idesiyle çelişen durumlarda kamu düzeninin bozulmaması ve hizmetlerin aksamaması şeklinde bir kaygımız varsa, yaşanan (hukuki) kırılmaların tashihi için şiddetsiz, aleni ve kamuya açık, barışçıl bir eylem tarzı olarak sivil itaatsizlik öncelenebilir.

Pasif muhalefet ya da sivil itaatsizlik; “içinde yaşanılan sistemi meşru kabul etmekle beraber yapılan haksız ve adaletsiz uygulamalara karşı yasal imkânların tükendiği noktada şiddete başvurmadan vicdani bir şekilde ortaya konulan, yani siyasi ve ahlâkî motivasyonu olan; bununla birlikte sistemin yasalarına aykırı ve düşünülerek bir plan dâhilinde gerçekleştirilen hareket” şeklinde tanımlanabilir. Sivil itaatsizlik, sistemin bütününe değil; bireysel haksızlıklara karşı çıkış demektir. Kötülüğü karşı bir kötülükle ve şiddet kullanarak değiştirmeyi ret unsuru, aynı zamanda pasif muhalefeti, “isyan”, “direniş”, “devrim”, “ihtilal”, “başkaldırı” gibi hareketlerden farklı kılar. Bu nedenle hak ve hürriyetlerin korunmasında ve kazanılmasında oldukça etkili olarak kullanılmakla beraber, uygulanması hiç de kolay olmayan; aksine son derece çetin bir yoldur. Zira baskı ve şiddet karşısında barışçı direniş, şiddete şiddetle karşı koymaktan çok daha fazla yürek pekliği, sabır, fedakârlık, moral ve güç ister. Bu anlamda yeni bir hukuk ve devlet düzeni tipinde çağdaş bir tavır olarak ortaya çıkan sivil itaatsizlik, içinde gerçekleştiği uygarlığın, kültürün, temel insan haklarının ve hukukun koruyucusu ve savunucusudur.

Yönetimin/iktidarın “doğru” tasavvuruna, iki temel öncül ile sivil direniş gösterilir: “Bir kişiye yapılan haksızlık bütün insanlığa karşı yapılmıştır.” “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma!” İslam siyasi tarihine baktığımızda, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.” ilkesini şiar edinen Hasan el-Basrî ve Ebu Hanife’nin direniş kodlarının bu tarz bir muhalefetten oluştuğunu görebiliriz. Hasan el-Basrî, “irade hürriyeti” anlayışıyla mevcut siyasal yapının yanlış uygulamalarına karşı bireysel ve olumlu muhalefetin temellerini ortaya koymuş, fikrî ve siyasi bağımsızlığını koruyarak mevcut Emevi devletinin icraatlarını halka benimsetmek için dayattığı cebr öğretisini reddetmiş, Haricilerin tekfir ideolojisini benimsememiş, imamet mitolojisinde yok olmuş Rafizileri eleştirmiş, tarih yapıcı, sivil/bireysel ve barışçıl bir muhalefet anlayışı geliştirmiştir.
Ebu Hanife ise devlet görevlilerinin eylem ve işlemlerinden sorumlu tutulması, bireylerin devlet gücüne karşı korunması hususları üzerinde önemle durmuş, dinî/fıtri yapıya ve hukuka aykırı bir düzenlemeye rıza göstermemiş ve devlet başkanının yaptırımına meşruiyet sağlayacak hiçbir davranış içinde bulunmamıştır. Bu âlimlerimiz insanın zulüm ve baskıya karşı şiddete başvurmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının gerekliliğini vurgulamıştır.

Sivil İtaatsiz Duruş ve Avrupa’daki Müslümanların Çıkmazı

Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da grup ve cemaat yapılarının etkinliğini sürdürdüğü malumdur. Oysa liberal demokrasilerde anayasa ile güvence altına alınan temel haklar birey merkezlidir. Burada yaşanılan kırılmalarda da mücadelenin kolektif hak talebi şeklinde olması iki açıdan sorun çıkarabilir. İlkinde cemaat ve/ya grup içi baskılar artarak, bu durum yeni mekânın yurtlaştırılmasına ve yeni aidiyetin oluşmasına engel olabilir. İkincisi buna bağlı olarak iktidar, “Avrupalılık” kimliğinin oluşmasına bir tehdit olarak görerek, bu cemaat ve gruplara yönelik baskısını artırabilir, etkilerini azaltmak için onları birbirine düşürecek politikalar geliştirebilir.

Kolektif haklar, nitelikleri gereği bireysel hak ve tercihleri kısıtlayıcı bir potansiyel taşırlar. Çünkü farklılık ve bireysellikler değil; onlara rağmen var kılınan etnik, dinî ve kültürel kimliklerin baskınlığı öne çıkar. Alt gruplar/cemaatler, temsil ettikleri hayat tarzlarıyla birlikte diğerleri için anlamlı ve öğretici deneyimler içerebilir; ama grup veya cemaatlerin mensuplarının bireysel tercihlerini bastırmaları da mümkündür. Bu da totaliter kimliklerin inşası demek olup, siyaset zemininde gruplar arası çatışmaları tetikleyebilir. Ayrıca liberal/bireyci, çok kültürlü/çoğulcu toplum yapısının cemaat çoğulculuğuna dönüşme ihtimali de ortaya çıkar. Durum böyle olunca, bireylere cemaat/grup içi baskıların yanında siyasal gücün cemaatlere baskı ihtimali de belirir. Ya da doğrudan iktidar, cemaat ve grupları kolektif haklar bağlamında birbirine çatıştırarak etki oranlarını azaltma politikası güdebilir. Bu çatışmalarla Müslümanların kendi aralarında politik ve inanç bölünmüşlüğü artınca bireysel hak ve özgürlük taleplerinin karşılanması zorlaşacaktır.

Azınlık statüsü ve karşılanmayan bireysel hak ve talepler Müslümanlarda bir bilinç kaybına ve içinde yetiştikleri ortama yabancılaşmalarına neden olabilecektir. Oysa bilinçlilik durumu ve düşünmek, aslında daha çok toprakla yurtluk özdeşliğini kurmaktır. Bu özdeşlik ise devlete ve topluma içkinlik düzlemi sergilemeyi, yani bir aidiyeti gerektirir. O hâlde kişiliğimizi ve kimliğimizi şekillendiren değerlerimizi yeniden ele almalı ve güncel değerler karşısında bunları yeniden yorumlamalıyız. Bu değerlere yönelik haksız bir uygulamada sivil toplum kuruluşları bazında bireysel hak ve özgürlükler için yasal yollardan direniş gösterilebilir.

Bunun da etkili olmaması hâlinde kamuya açık, hesap verilebilir ve şiddetsiz direniş tarzları olan sivil itaatsizlik eylemleriyle üst bir duruş sergilemek çözüm üretebilir. Bu yeni bilinçlilik Avrupa toplumlarında Müslümanların bireysel hak ve özgürlükler bağlamında mücadelesinin aşamalarını göstermesi ve azınlık olmadıklarını, mevcut yapının ana unsurlarından biri olduklarını göstermesi açısından önemlidir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar