İslam ve Sosyal Hizmetler Alman İslam Konferansı’nda “Sosyal Hizmet” Tartışması

Alman İslam Konferansı İdare Kurulu 11 Kasım 2015’te Berlin’de “Sosyal Hizmetler” başlığıyla toplandı. İslami bir (ya da birkaç) sosyal hizmet derneğinin kurulmasının tartışıldığı konferansın ardından İslami sosyal hizmet meselesinin yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacı kendisini gösteriyor.

Murat Gümüş 7 Aralık 2015

Almanya Federal İçişleri Bakanlığı’nın başkanlığında Almanya İslam Konferansı (AİK) üçüncü dönemini geçtiğimiz haftalarda tamamlamış oldu. 2006’da dönemin Federal İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble tarafından başlatılan AİK, ilk döneminde ağırlıklı olarak Müslümanlara dair potansiyel tehdit algısından hareketle İslamcılık ve radikalliği/aşırılığı önleyici tedbirler ve bu başlıklar ışığında ikinci döneminde üniversitelerde İslam ilahiyat fakültelerinin/enstitülerinin kurulması ve okullarda din dersi verilmesi konularını ele aldı. Kasım ayında sona eren üçüncü dönemde ise ilk iki dönem konularından farklı olarak Almanya’daki Müslümanların günlük ihtiyaçlarını ele almak üzere “İslam ve Sosyal Hizmetler” konusunu işlendi. 2015 yılı başında Paris’te gerçekleşen terör saldırılarına rağmen AİK’nın ilk iki dönemindeki İslam’a dair potansiyel tehdit algısına geri dönülmemesi, İslami sosyal hizmetler konusunun istikrarlı ve kararlı bir şekilde ele alınmaya devam edilmesi katılımcılar arasında oluşmuş olan güven ortamının ve atmosferinin dayanıklılığına işaret olarak yorumlanabilir.

AİK çalışmaları kapsamında bir taraftan Almanya’daki sosyal hizmet sistemi tanıtıldı. Bu çerçeve içinde faaliyetlerini sürdüren Caritas, Diakonie ve Almanya Yahudileri Merkezi Sosyal Hizmetler Kurumu gibi dinî; AWO ve Paritätische gibi seküler nitelikli kuruluşların yapıları ve hizmetleri sunuldu. Üçüncü dönem alışma periyodunun belki de en dikkat çeken çalışmalarından bir tanesi Almanya’da faal olan ve AİK üyesi cemaatlerin cami cemiyetlerinde verilen sosyal hizmet çalışmalarını ve buralardaki ihtiyaçları araştırmak amacıyla yapılan geniş kapsamlı anketin sonucu oldu. Araştırmanın sonuçları arasında camilerde çocuklara, gençlere, kadınlara, ailelere ve yaşlılara verilen hizmetlerin çok sayıda ve çeşitli oldukları, böylece cemiyetlerin aslında Almanya Sosyal Güvenlik Kanunu’nun hedeflediği ve desteklediği hizmetleri zaten sunduğu, her cemaatin sosyal hizmetler bağlamında ciddi bir alt yapıya sahip olduğu gibi tespitler dikkat çekti. Araştırmada öne çıkan bir diğer tespit ise, camilerde ve çatı kuruluşlarında sunulan bu hizmetlerin yüzde 99.9’unun fahri kaynaklar üzerinden sunulduğu ve bu hizmetlerin çok küçük bir boyutunun kamu desteği üzerinden finanse edildiği oldu.

Bu veriler göz önünde bulundurularak sosyal hizmetler bağlamında cemaatlerin gençlik, aile, kadın, mülteciler, yaşlılar ve çocuklara yönelik sundukları hizmetleri destekleyebilmek için çok sayıda bilgilendirme toplantısı ve çalıştay düzenlendi. Federal Aile Bakanlığı’nın desteğiyle AİK’ya katılan cemaatlerin birlikte bir yetkinlik merkezi kurmaları ve bu merkez üzerinden camilerin sosyal hizmet çalışmalarının desteklenmesi, altyapılarının güçlendirilmesi, kurum ve kuruluşlar arasında bilgi akımının sıklaştırılması, camilerdeki ve çatı kuruluşlarındaki etken aktörlerin eğitilmesi kararlaştırıldı. Cemaatlerin orta ve uzun vadedeki hedefi ise, bir İslami Sosyal Hizmetler çatı kuruluşunun kurulması.

İslami sosyal hizmetlerin bundan sonra destek görecek olması ve Almanya’daki Müslümanların kendi inanç kaidelerine ve bu kaidelerin beraberinde getirdiği hassasiyetlere dayalı hizmetlerin giderek yaygınlaşarak toplumun geneli tarafından kabul göreceği hususu hiç kuşkusuz önemli gelişmeler için kapı aralayacaktır. Ailelere, gençlere, yaşlılara, çocuklara sunulacak olan hizmetler, İslami bir bilinç ve anlayış ile sunulabilecek ve yaygınlaşabileceklerdir. Özellikle Müslümanların bundan sonra sadece hizmet alan değil, eğitim, sağlık ve sosyokültürel alanlarda dinî-kültürel-etnik aidiyet gözetmeksizin hizmet sunan konumuna geçecek olmaları, Müslümanların toplumsal katkısını ve kabulünü de artıracak nitelikte olacaktır.

AİK, ilk iki döneminde olduğu gibi Müslümanları toplum ve düzen için potansiyel tehdit olarak algılayıp bu paradigma içinde sözde uyum mekanizmaları kurgulamak yerine, her alanda toplumsal katkıyı teşvik eden sosyal hizmetler konusunu ele almış olsaydı, toplumun huzuruna ve sosyal güvenliğine asıl katkıyı daha erken bir zamanda yapmış olacaktı.

Bununla birlikte ise, sosyal alanda mezun olmuş kişilere cemaatler istihdam imkanı sunabilecektir ve böylelikle uzman kayıbına karşı da bir enstrüman oluşturmuş olacaktır.

İslami sosyal hizmetlerin bundan sonra kabul görmesi ve yaygınlaşması bu hizmetleri sunacaklar ve bu hizmetlerden faydalanacaklar için farklı sorumlulukları da beraberinde getiriyor. Her şeyden önce Diakonie ve Caritas’ın oluşumu ile gelişiminin Hristiyanlar arasında yoğun bir şekilde tartışılan sekülerleşme ve kiliselerin boşalması gibi bazı sonuçlarını bu alanda faal olmak isteyen her Müslüman kuruluşun tedbiren kendi içinde müzakere etmesi ve önlem alması gerekiyor. Hatırlanacak olursa 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına kadar süren ve genelde inancın, özelde Hristiyanlığın kamusal alanın dışına itilme sürecinde, sanayileşmenin beraberinde getirdiği toplumsal sefalete karşı Katolik ve Protestan kiliseleri sosyal hizmet kurumlarını kurarak kendilerine kamusal alanda yeni bir var oluş alanı bulmuş, kamusal alanda varlığını ancak sosyal hizmetler bağlamında devam ettirebilmiştir. Bunu yaparken sunduğu hizmetlerin toplumsal yararını vurgulayarak, zamanla inancın uhrevi boyutunu atıl bırakmış ve ihmal etmeye başlamıştır. Bir süre sonra ise Hristiyanlar Diakonie ve Caritas’ın kurumlarını kiliselerden daha fazla ziyaret eder, bu kurumlardan “medet umar” ve kiliseleri ihmal eder olmuşlardır. Bu durum bu alanda faal olmak isteyen kuruluşlar tarafından dikkatle tetkik edilmek zorundadır. Zira cemaat olarak maddi destek alma imkânı kısıtlı olan bu kuruluşlar, maddi yetersizliklerine karşılık kendi hizmet alanlarının önemli bir boyutunu sosyal hizmet alanına kaydırma ve bundan dolayı zihinsel dönüşümle karşı karşıya kalabilme tehlikesini dikkate almalıdır. Aksi hâlde Hristiyanların yaşadıkları tecrübeyi kendileri de yaşamak durumunda kalabilirler. Sosyal güvenlik ve sosyal hizmetler bağlamında kamu bütçelerinden destek alınabilmesi için ise sunulan hizmetin cemaatlerin hizmet sunduğu “ibadet” alanına girmemesi gerekmektedir. Bu durumda camilerde sunulan hizmetlerin hangisinin ibadet alanına girmediği veya ibadet boyutunun ağır basmadığı ve hangilerinin sosyal boyutunun olduğu veya ağırlığı olduğunun ayırt edilmesi gerekmektedir. Bu soru ve sorunların kısa vadeli kazanım ve pragmatik çözüm ayarlı bir bakış açısıyla cevaplanacak sorular olmadığı kesindir. Sosyal hizmetleri bir yapı olarak caminin içinde vermenin bu tarz bir muhtemel olumsuz gelişmeye mani olabileceği düşüncesinin kısır kalabileceği açıktır.

Sosyal hizmetler aynı zamanda maddi proje destekleri için sosyal hizmet kurumlarının kıyasıya rekabet içinde oldukları bir alandır. Diakonie, Caritas, AWO gibi sosyal hizmetler kuruluşları, sabitlenen bütçeden oldukça büyük pay alabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu rekabet anlayışından hareketle olmayan sosyal sorunları varmış gibi gösteren ve bunlara karşı çözüm üreten projeler oluşturarak maddi destek alındığına çok kez rastlanmıştır. Sorumluluk sahibi Müslüman kuruluşlar ise bu tecrübeleri kendi içlerinde analiz edebilmelidir. Aksi takdirde benzer durumlarla karşı karşıya kalmaları uzak bir ihtimal olmayacaktır.

Cami cemiyetleri haklı olarak toplumun içinde daha fazla yer edinerek daha fazla sorumluluk üstlenebileceklerini gösteriyorlar. Tam da bu esnada ancak imkânlar, tecrübeler ve hassasiyetlerin gerekli titizlikle analiz edilebildiği takdirde ve ölçüde gerçek anlamda hayır işlenebileceği unutulmamalıdır.

 

Murat Gümüş

Siyaset bilimci olan Gümüş, İslam Toplumu Millî Görüş Genel Sekreter Yardımcısıdır ve Almanya İslam Konseyi Genel Sekreteridir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar