Dosya: "Avrupa Aleviliği" İslam’da “Mezhep” Gerçekliği: Sünnilik, Şiilik, Alevilik, Nusayrilik

Avrupa Aleviliği

Din, mezhep ya da tarikat… Diaspora Aleviliğini anlamak için her şeyden önce temel kavramlara ve belli fenomenlerin birbirlerinden ayrıştıkları yerlere ışık tutmakta fayda var.

İlyas Üzüm 9 Aralık 2015

Diğer dinlerde olduğu gibi İslam’da da ilk dönemlerden itibaren çeşitli konularda fikrî ihtilaflar olmuş, bu ihtilaflar süreç içinde kurumsallaşarak “mezhep” adı verilen gruplaşmaları meydana getirmiştir.

Sözlükte “gidilen yol” anlamına gelen mezhep, İslam’ın inanç, ibadet ya da siyasi gelişmelerle ilgili olarak ortaya çıkan yorum çevrelerini ifade eder. En genel anlamda mezhep “dini anlama biçimi” demektir. Başka bir ifadeyle mezhep kendisini İslam’a nispet eden grupların bir kurucunun şahsında İslam’ı anlamaya dönük yaklaşım ve yönteminin kurumsallaşmasıdır. Dolayısıyla mezhep ayrı bir din olmadığı gibi mezhep kurucuları da bir din tebliğcisi değildir.

Bilindiği gibi İslam temelde itikat, yani inanç ile fıkıh ve ahlak olmak üzere üç alandan oluşur. İhtilaflar ve bunların kurumsallaşması İslam’ın inanç konularıyla ilgili olduğunda bunlar itikadî mezhepleri (Selefîlik, Mu’tezile, Mürcie, Matüridîlik gibi) oluşturur. İhtilaflar ve kurumsallaşma dinin fıkhî/amelî alanı ile ilgili ise bunlar fıkıh mezheplerini (Hanefilik, Şafiilik, Malikilik gibi) meydana getirir. Bu iki alanın dışında ihtilaflar ve kurumsallaşma siyasi konularla ilgili olduğunda, bunlar da siyasi mezhepleri (Haricîlik ve Şiîlik gibi) meydana getirir. Siyasi mezhepler zaman içinde kendilerine has itikadî ve fıkhî anlayış geliştirerek aynı zamanda itikadî ve fıkhî mezhep karakterleri de kazanmıştır.

Mesela Şia’da imam sayısını on iki ile sınırlayan İsnâaşeriyye Şiası bir taraftan itikadî bir fırka vasfı kazanırken bir taraftan da fıkhî yönü bakımından Caferîlik diye yapılanmış ve bu adla anılmıştır.

Sözü edilen bu üç tür mezhebin ve mezhepleşmenin dışında bir de muhtelif toplulukların İslam’ı, önceki inançlarıyla kaynaştırarak kabul etmeleriyle ortaya çıkan “bağdaştırmacı” yapılar ya da mezhepler vardır. İlgili literatürde bu yapılar ezoterik fırkalar veya batınî mezhepler diye zikredilir. İsmaililik, Alevilik, Dürzilik, Nusayrîlik bu çeşit yapılanmalara örnek teşkil eder.

Bir ihtilafın ya da yorumun mezhep vasfı taşıyabilmesi için bir takım asgari şartlar vardır. Bunlardan birisi söz konusu yorumun kendisini İslam kaynaklarıyla temellendirmesidir.

Kendisini İslam’la ve İslam kaynaklarıyla irtibatlandırmayan bir yorum çevresini İslami bir mezhep kategorisinde değerlendirmek mümkün değildir. Söz gelimi Bahaîlik her ne kadar İslam coğrafyasında ortaya çıkmış ise de bugün kendisini ayrı bir din olarak değerlendirmektedir. Mezhep realitesinin bir başka belirleyici özelliği İslam’a dair farklı anlayışın sosyal bir taban bulması, yani zümreleşmesidir. Toplumsal bir taban oluşturmayan farklı yorum ve anlayışlar salt düşünce olarak kalır. Kendine özgü anlayışı olan pek çok İslam ilahiyatçısı ya da âlimi böyledir. Nihayet mezhep olgusuna ait bir başka önemli özellik, bir anlayış ya da yorumun kendi içinde tutarlılık iddiasına sahip olması, bir sistem kurması ya da kurma çabası içinde olmasıdır. Bu da söz konusu yapının bilginlerinin olmasını, literatür geliştirmesini gerekli kılar. Literatürü olmayan bir yorumun “mezhep” vasfı kazanması güçtür. İslam tarihinde geçmişten günümüze birçok mezhep ortaya çıkmış, bunların bir kısmı tarihî süreç içinde kaybolmuş, bir kısmı ise günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir.

Dosya: "Avrupa Aleviliği" 16 Aralık 2015

Tasavvuf ve Alevilik

“Tekke”, “dergâh”, “tarikat” gibi kavramların Cumhuriyet tarihi içerisinde oldukça olumsuz bir bağlamda ele alınması, Aleviliği tasavvufi bağlam içerisinde ele almayı büyük ölçüde engellese de Aleviliği anlayabilmek için önce bu inkâr refleksinden kurtulmak şart.

Ehl-i Sünnet: Ana Bünyenin Adı Mı, Yoksa Mezhep Mi?

Ehl-i sünnet, terim olarak, inanç ve dinî yaşayışını Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünnetine göre gerçekleştiren ana topluluk demektir. Tabirin tam adı “Ehl-i sünnet ve’l-cemaât”tır. Burada “ehl-i sünnet” ifadesi ile Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashabın anlayış ve uygulamaları, “cemaat” sözüyle de Müslümanların ana kitlesi kast edilmektedir.

Dolayısıyla ehl-i sünnet inanç ve ibadet konularıyla siyasi alanda Hz. Peygamber’in ve sahabesinin yolunu izleyen Müslüman çoğunluğu ifade etmektedir.

Ehl-i sünnet literal anlamda bir mezhep veya bir fırka kabul edilmemiştir. Ancak bu genel çoğunluk içinde farklı grup ve oluşumların ortaya çıkmasıyla birlikte, onlara cevap vermek, onların itirazlarını değerlendirmek ve amelî hayatla ilgili problemleri çözmek üzere itikadî ve fıkhî ekoller vücuda gelmiştir. İtikadî konularda Selefiyye (Ehl-i hadis, Eseriyye), Eş’ariyye ve Matüridiyye olmak üzere üç temel yapı ortaya çıkmıştır. İtikadî ekoller arasında büyük farklılıklar yoktur. Fıkhî konularla ilgili olarak başta Hanefiyye ve Şafiiyye olmak üzere çok sayıda içtihat mektebi kurulmuş, bunlardan dördü hayatiyetini koruyarak ana yapıyı temsil etmiştir.

Ehl-i sünnet inanç konularını ayet ve hadislerden yola çıkarak altı madde hâlinde tespit etmiştir: Bunlar Allah’a, meleklerine, ilahi kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe ve kadere iman etmektir.1 Ehl-i sünnete göre siyasi konular dinin inanç yönüne değil, fürûuna ait konulardır. Hz. Peygamber kendisinden sonra ümmetin yönetimini ümmetin tercihine bırakmış, ümmet de tarihte bilindiği şekilde tutum sergilemiştir. İlk dört halifenin hilafeti meşrudur. Ayrıca Peygamber’in sahabileri adalet ve fazilet sahibi şahsiyetlerdir.

Şiilik: Ana Bünyeden Ayrılan En Büyük Fırka

Müslüman genel çoğunluk olarak ehl-i sünnet olarak alındığında, ana bünyeden ayrılan en büyük fırka olarak karşımıza Şiîlik çıkar. Tamamen siyasi olaylara bağlı olarak ortaya çıkan Şiîlik, terim olarak Hz. Peygamber’den sonra ümmetin yönetiminin Hz. Ali’ye, sonra da çocuklarına ait olduğu fikrine dayanan grupları ifade eder. Bu gruplar ana fırka olarak Keysanilik, Zeydilik, İmamiyye ve Gâiliyye şeklinde gruplara ayrılır. Bunlardan Keysaniyye tarihe karışmış, Zeydilik Yemen’de varlığını devam ettirmiş, İmamiyye ise imam sayısını on iki ile sınırlandıran İsnâaşeriyye fırkası olarak Şia’yı ağırlıklı biçimde temsil etmiştir. Gâliyye başta İsmailiyye olmak üzere kendi içinde tali kollara ayrılmıştır.

Günümüzde Şia ya da Şiîlik denildiğinde On İki İmam Şiîliği akla gelir. Bu fırka ümmetin yönetimi anlamına gelen imameti merkeze aldığı için İmamiyye, imamların sayısını on iki ile sınırlandırdığından dolayı İsnâaşeriyye, görüşlerini altıncı imam kabul edilen Cafer-i Sadık’a dayandırdığı için Caferiyye diye de anılmıştır.

Şia’ya göre iman beş esastan oluşur: tevhit, adalet, nübüvvet, imamet ve meâd. Ehl-i sünnetten farklı olarak Şia imameti yani devlet yönetimi konusunu iman esaslarından biri olarak kabul etmiştir. Şia’ya göre Hz. Peygamber kendisinden sonra Hz. Ali’nin yönetime gelmesini istemiştir. Ne var ki sahabe Peygamber’in bu tavsiyesini dikkate almamış, önce Ebu Bekir b. Ebî Kuhafe’ye, onun vefatından sonra da Ömer b. Hattab’a biat etmiştir. Şia’ya göre ilk üç halife hilafeti zorla ele geçirdiği için “gâsıb”, sahabe de Peygamber’in vasiyetini çiğnediği için –çok az bir kısmı hariç- mürtet olmuştur. Ayrıca Şia ehl-i beyt kavramını merkeze almış, Peygamber’in hanımlarından Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa’yı şiddetle eleştirmiştir.

Şia’ya göre imamların ilki Hz. Ali, sonuncusu Muhammed Mehdi’dir. Muhammed Mehdi on birinci imam Hasan el-Askerî’nin oğlu olup 260/873 yılında gizliğe çekilmiş, hâlâ hayatta, nerede olduğu bilinmemektedir. Günün birinde ortaya çıkacak ve ümmetin başına geçecektir.

Şia fıkhî konularda ehl-i sünnetten farklı olarak ezana “eşhedi enne Aliyyen veliyullah” cümlesini, haya ala’l-felah’tan sonra da “haya ala hayrı’l-amel” kaydını eklemiştir. Ayrıca Şia beş vakit namazı cem ederek üç zaman diliminde kılmayı caiz görmüş, abdest alırken ayakların yıkanmasını değil meshedilmesini meşrû saymıştır.

Öte yandan Şia muamelat konularından “müt’a” yani geçici nikâhı kabul etmiş, bir erkeğin belli bir süre ile kayıtlandırarak evlilik akdi yapmasını sahih görmüştür.

İmamiyye Şiası’nın en yoğun olduğu ülke İran’dır. Ayrıca Irak, Azerbaycan, Bahreyn gibi ülkelerde de çoğunluğu teşkil etmektedir. İslam dünyasının ortalama yüzde 6 ila 12 arası Şiî Müslümanlardan oluşmaktadır.

Dosya: "Avrupa Aleviliği"

“Klasik Alevi Öznenin Varlık Alanı Çarpıtılıp Dönüştürülüyor”

14 Aralık 2015

Alevilik: Batınî-Sufî Bağdaştırmacı Anlayış

Alevilik, X. yüzyıldan itibaren, İslam’ı kabul etmeye başlayan göçebe ve yarı göçebe oymakların, bu yeni dinle birlikte önceki inanç ve geleneklerini bir biçimde bağdaştırdıkları, sonraki dönemde bünyeye bazı Hurufî ve Şiî unsurların katıldığı; “Hak-Muhammed-Ali” anlayışına dayalı, yol mensubunun, dört kapı-kırk makam ile “insan-ı kâmil” olacağını benimseyen; batınî ve tasavvufi özellikleri öne çıkan sosyo-kültürel bir yapıdır.

Daha açık bir ifadeyle bugün bazen Alevilik, bazen Alevilik ve Bektaşilik diye anılan yapı, tarihsel olarak başlangıçta Kam geleneğine sahip olan Türkmen oymakların İslam’ı kabul etmesinden sonra eski inançlarıyla İslam’ı bir biçimde bağdaştırmalarıyla ortaya çıkmıştır. Bu yapı ilk dönemlerde Yesevilik, Vefailik, Haydarilik ve Kalenderilik gibi sûfî kalıplar üzerinden varlığını devam ettirmiştir. Erdebil merkezli Safevi tarikatı bir taraftan Şiîleşme, bir taraftan da siyasileşme sürecine girdiğinde bu anlayış söz konusu yapıya da yansımıştır. Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar On İki İmamı kabul edip müritlerine on iki dilimli kırmızı börk giydirmiş, böylece bu oymaklar Kızılbaş diye anılmıştır.

İşaret edilen dinî anlayışa sahip göçebe kesimler XI-XIV. yüzyılda Anadolu’ya intikal ettiklerinde kendilerine has dinî anlayışı sürdürmüşlerdir. Bu arada aynı geleneğe mensup olan Hacı Bektaş Veli de muhtemelen Bektaşlu aşireti ile birlikte Anadolu’ya gelmiş, Kırşehir-Nevşehir bölgesine yerleşerek zaviyesini kurmuştur. Onun 1270’lerde vefatından sonra Rum Abdalları tarafından Hacı Bektaş ismi öne çıkartılarak Kızılbaşlara göre merkezi yapı ile biraz daha uyumlu, biraz daha yerleşik hayata yakın Bektaşilik belli bölgelere yayılmıştır. Aslında geniş bir ortak alana sahip olan Kızılbaşlık ve Bektaşilik genellikle Osmanlı yönetimi ile (Bektaşiler belli oranda istisna teşkil eder) gerginlik içinde varlıklarını devam ettirmiştir.

Aleviliğin en temel inancı “Hak-Muhammed-Ali” üçleri ile ifade edilen uluhiyet, nübüvvet ve velayet anlayışıdır. Uluhiyet anlayışı bazen genel İslami anlayışla paralel, bazen vahdet-i vücûd, bazen da vahdet-i mevcûd temellidir. Hz. Ali en büyük Tanrı tecellisidir. Aynı zamanda o, velayetin de şahıdır. Nübüvvet anlayışı bakımından Hz. Muhammed’e büyük saygı gösterilir, adı anılınca salavat getirilir. Ancak genellikle Hz. Muhammed’in İslam’ın zahiri yönünü, şeriatı temsil ettiğine, Hz. Ali’nin ise İslam’ın batınî yönünü, tarikatı temsil ettiğine inanılır.

Aleviler genellikle Kur’an’a büyük saygı gösterirler. Ancak çoğu bunun eksik olduğu düşüncesindedir. Ahiret inancı belli ölçüde kapalıdır. Bazıları kıyamete, ahirete, cennet ve cehenneme inanırken bazıları bu konuda farklı fikirler ortaya koyarlar.

Aleviler İslam’ın temel ibadetleri olan namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlere mesafelidirler. Çoğunlukla namaz yerine niyazı yani cemi, ramazan orucu yerine Muharrem orucunu öncelerler.

Alevilik’te en önemli kavramlardan birisi “dört kapı-kırk makam”dır. Bunlar talibin Hakk’a yükselip “insan-ı kâmil” olması için kat etmesi gereken basamaklardır. Dört kapı şeriat, tarikat, marifet, hakikat olup her kapının kırk makamı vardır.

Alevilik’te merkezî erkân “cem”dir. Cem, Hz. Muhammed’in miraca çıkması, kırklar meclisine uğraması ve kırkların semaha kalkıp Hak aşkıyla dönmesini temsil eder. Cemde on iki hizmet yerine getirilir. Cemin musahiplik cemi, görgü cemi, dardan indirme cemi, Abdal Musa cemi gibi çeşitleri vardır. Bunlardan musahiplik cemi evli iki çiftin birbiriyle yol kardeşliği bağı kurmasını ifade eder.

Alevilikte “dede” en büyük yol önderidir. Dedelerin peygamber soyundan geldiklerine inanılır. Evlad-ı resul olmayan bir kimse dedelik postuna oturamaz.

Dosya: "Avrupa Aleviliği"

“Biz Aleviler, Kendimizi Arayan Bir Cemaatiz”

18 Aralık 2015

Nusayrilik: Arap Aleviliği

Tamamıyla batınî ve “bağdaştırmacı” bir yapı olan Nusayrîlik IX. asırda Muhammed b. Nusayr en-Nemiri tarafından kurulmuş ve ona nispetle anılmıştır. Fırkanın Alevi adıyla anılması I. Dünya Savaşı sonrasına dayanmaktadır. Önceki dönemlerde Nusayrîlik yanında, sınırlı oranda Nemiriyye diye de anılan fırka kimi zaman alt grupları ifade eden Haydariyye ve Kilaziyye diye de isimlendirilmiştir. Tarihî arka planı, inanç ve anlayışları bakımından Anadolu Aleviliğinden farklı olan fırkaya Türkiye’de, bu farklılığa işaret etmek üzere Arap Aleviliği de denilmiştir. Zira fırka Arap aşiretlerinden oluşmaktadır; konuşulan dil ve fırkanın temel eserleri Arapçadır.

Nusayrîlik, Basra ve Kufe’de yani Irak’ta ortaya çıkmış olmakla birlikte, XI. yüzyılın ortalarından itibaren Lazkiye (Suriye) ve Kilikya (Hatay-Adana-Mersin) bölgelerine intikal etmiştir. Mercidabık Savaşı (1516) sonrasında Osmanlı hâkimiyetine giren Nusayrîlik, bölgedeki siyasi gelişmelerle bağlantılı olarak günümüze kadar gelmiştir.

Nusayrîliğin temeli Hz. Ali’ye uluhiyet nispet edilmesine dayanır. Fırkaya göre Hz. Ali’nin konumu tıpkı Hıristyanlık’ta Hz. İsa’nın konumu gibidir. Aşkın bir Allah’a inanılmakla birlikte O’nun Hz. Muhammed zamanında Hz. Ali’de bedenlendiği kabul edilir. Nusayrîlik’te “mânâ-isim-bâb” üçlemesi vardır. Mânâ Hz. Ali’dir. O, bir yönüyle beşer, bir yönüyle ise Allah’ın kendisinde enkarne olduğu şahsiyettir. “İsim” ya da “hicab” Hz. Muhammed’dir. Selman-ı Farisi ise “bâb”tır. Ayn, mim, sin veya AMS (Ali, Muhammed, Selman) fırkanın sembolüdür.

Nusayrîler vahiy gerçeğini kabul ederler. Aynı şekilde melek inancı vardır. Ancak önemli bir farklılık olarak Nusayrîlik “tenasüh” inancını benimser. Onlara göre ölen bir insan, dünyadaki yaşayışına bağlı olarak insan veya hayvan şeklinde yeniden dünyaya gelir. Cennet ve cehennem inancı bulunmakla birlikte, yaygın İslami anlayıştan farklıdır.

Nusayrîlik, batınî dokusuna paralel olarak temel İslami ibadetleri tevil ederek büyük ölçüde reddeder. Nusayrîlerde namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetler bambaşka şekilde yorumlanır. Mesela oruç, Hz. Peygamber’in babası Abdullah’ın sessizliğini temsil eder ve “batınî” sırların gizlenmesi anlamına gelir. Zekât şeyhlere verilir. Bir takım kutsal kişileri sembolize eden haccın da bilinen hacla ilgisi yoktur.

Nusayrîlik’te “batınî namaz” vardır. Bu Kur’ân-ı Kerîm’den fatiha ve ihlas sureleri ile Kitabü’l-mecmu’un ve “kuddâs” adı verilen duaların okunmasından ibarettir. Namazla yükümlü olan erkeklerdir. Kadınların birkaç duadan başka dinî mükellefiyetleri bulunmamaktadır.

Nusayrîlikte bayramların özel önemi vardır. Toplam 50 kadar bayram vardır. Bayramda topluca ibadet edilir. Kadınlar ve Nusayrî olmayanlar bayramlara alınmaz.

Nusayrîliğin temel metni on altı sureden oluşan Kitabü’l-Mecmu adlı kitaptır. Her Nusayrî erkeği bu metni ezberlemekle yükümlüdür. Belli yaşa gelen erkek çocukları “din amcası”nın yanına giderek bu kitabı ve “kuddâs”ları ezberler. Ayrıca yolun sırlarını öğrenir. Özel bir programla Nusayrîliğe katılan bu erkek çocuğu sırları kimseyle paylaşmayacağına söz verir.

Nusayrî din adamları “şeyh” adıyla anılır ve toplumda kendilerine büyük saygı gösterilir.

Suriye nüfusunun takriben yüzde 8 ila 12’si Nusayrî olup devletin idari mekanizması büyük ölçüde bu yapıya mensup olanların elindedir. Çok sınırlı oranda Lübnan’da da Nusayrî vardır. Türkiye’de ise Hatay, Adana ve Mersin illerinde Nusayrîler bulunmaktadır.

ETİKETLER:
    • Göksel Bakkal
      2017-05-06 17:56:15

      En’âm / 159 اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ اِنَّـمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ Meali: Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir. Ali İmran / 105 وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَٓاءَهُمُ الْبَيِّنَاتُۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌۙ Meali: Sakın, kendilerine apaçık kanıtlar geldikten sonra, gruplara ayrılıp, anlaşmazlığa düşenler gibi olmayınız. Mezheplere bölünüp ayrılığa düşenler için büyük bir azap vardır. *Resûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Yahudiler yetmiş bir guruba ayrıldı, birinden başka hepsi cehennemdedir. Benim ümmetim de yetmiş üç guruba ayrılacaktır, birinden başka hepsi cehennemdedir. «O kurtuluşa eren gurup kimdir ya Rasûlallah?» sorusuna cevaben: «Onlar benim ve ashabımın gittiği yoldan gidenlerdir» dedi.

    1 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar