Dosya: "Köln Yılbaşı Olayları" Avrupa’nın Müslümanlardan Yeni/Eski Korkusu

DOSYA

Bugün “Müslüman erkek” profiline dair yinelenen birçok ifadenin kökü bundan yüzyıllar öncesine dayanıyor. Bugün sağcı kesimler tarafından merasim hâline getirilen kalıp yargılar ise anaakım medyaya taşınmış durumda.

Fabian Köhler 1 Mart 2016

Köln’de yılbaşı gecesinde Kuzey Afrikalı göçmenler olduğu iddia edilen erkeklerin toplu bir şekilde kadınları taciz etmesinden beri Alman medyasında “cinsel kısıtlamalardan kurtulmuş Müslüman” resmi yine popüler konu oldu. Fakat aslında bu konu o kadar da yeni değil.

Müslüman erkek klişesi ile ilgili en alelade tasavvur Polonya’dan geldi: Polonya’nın en çok satan gazetesinin kapağında sarışın, çığlık atan bir kadın, Avrupa Birliği bayrağına sarılı, resmin kenarlarından erkek elleri kendisine uzanır bir şekilde resmediliyordu. Kadından farklı olarak kendisine uzanan eller koyu renkte ve kıllıydı. Buradaki nazik mesajı ilk bakışta anlayamayanlar için kapakta bir kez daha büyük harflerle şu yazıyordu: “Avrupa’ya İslami Tecavüz.”

Yılbaşı gecesinin üzerinden 2 ay geçmesine rağmen “cinsel açıdan sınırlarından kurtulmuş Müslüman erkek” stereotipi önceden olmadığı kadar görünür hâlâ. Daha önceden sağ popülist çevreler tarafından merasim hâline getirilen ve sıkça kullanılan bu stereotip artık anaakım medyaya da taşındı; Almanya’nın üçüncü büyük haber dergisi Focus’un kapağı buna bir örnek. Bugün de ülkenin en büyük gazetelerinde köşe yazarları hâlâ yabancı bir “cins” olarak bahsettikleri “Müslüman”ın cinsel özellikleri hakkında tartışıyor, yorumcular “göçmen” tipinin içgüdülerine dayalı nefsî özelliklerini teşrih ediyorlar, siyasiler bu kadar çok mültecinin ülkeye nasıl alındığı hususunda sanki ölümcül bulaşıcı bir hastalık neşet etmişçesine dehşete kapılıyorlar.

Öte yandan “medeniyetten uzak Müslüman” resmi İslam’dan çok daha eski bir geçmişe sahip. “Kültürsüz, medeniyetten uzak, içgüdülerine yenik Müslüman erkek”, Müslüman erkekler henüz yokken de vardı.

İncil’de İbrahim peygamberin bir köle tarafından doğrulan oğlu İsmail’i evinden çıkarması, Hristiyan Batı’nın medeni açıdan daha üstün olduğu hissinin başlangıç noktasını teşkil eder. Nitekim Müslüman Osmanlılar 15. yüzyılda İstanbul’u fethettiklerinde bu durum Avrupa’da “İsmail’in intikamını aldılar.” şeklinde algılanmıştı. Dinini sadece kılıç yardımı ile yayan “agresif Müslüman fatih” algısı 18. yüzyılda iyice yerleşik hâle geldi. Müslümanlar İngiliz tarihçilerin kitaplarında, boyunduruk altına aldıklarına göç, zorunlu din değiştirme ya da ölümden başka seçenek sunmayan Hristiyan fetihlerine benzer bir şekilde yer aldılar.

“Medeniyetten uzak İslam dünyası”na dair romantik ve egzotik klişe de aynı zamanlarda ortaya çıktı. “İslam” tatmin edilmemiş Hristiyan özlemlerinin bir yansıma alanı hâline geldi: Müslüman erkek zevk içinde yaşayan, yaşamı boyunca Arap yarımadasındaki haremlerin içerisinde şakıyan, fakat her zaman kendi içgüdülerinin mahkûmu olarak kalan bir figür olarak sunuldu. Alman oryantalizminin babası Ernest Renan, 1883’te, “Samiler bilimsel ve sanatsal faaliyetler hususunda kabiliyetsizdirler.” dedi. Bu, Samuel Huntington’un 200 sene sonra meşhur eseri “Medeniyetler Çatışması” kitabında sunmaya çalıştığı klişenin aynısıydı.

Bu motifin en dip noktasına Batı’daki “Muhammed” resmi ile ulaşılmıştır. –Haşa- “peygamberliği bir sarılık nöbetiyle kendisini gösteren çocuk suistimalcisi” şeklindeki itham, 8. yüzyılda Vatikan’ın bir propagandasıydı. Bugün de aynı düşünce yapısı sağ popülistler tarafından olduğu kadar Almanya’nın en meşhur kadın hakları savunucusu Alice Schwarzer tarafından da sergileniyor. Schwarzer, Köln olaylarından sonra “kadınlara daima boyunduruk altında bir rol atfeden ve tek başına seyahat eden kadınlara vahşi hayvan muamelesi yapan maço erkek”lerden bahsediyor. Neonazi partisi NPD’nin başkanı Udo Voigt’in bu konudaki ifadeleri ise Türklerin “dölleriyle” Almanya’yı İslamlaştırmak istedikleri şeklindeydi. Her hafta yeni komşularına yönelik protestolar düzenleyen doğulu Almanlarda bu durum kendisini, “Çocuklarımızı ve kadınlarımızı yabancılardan koruyun.” şeklinde gösteriyor.

Alman felsefesinde, örneğin Hegel ve Machiavelli’de huysuz, nizamsız, cinsel açıdan sefahate dalmış Müslüman otokratlar; rasyonel, iyi prenslere bir zıtlık olarak sunulmaktadır. Batılı demokrat, İslami diktatöre karşıdır. Bu resim bugün sadece siyasi retorik aracılığıyla değil, aynı zamanda Hollywood sayesinde de ayakta tutulmaktadır. Bu filmlerde dünya dışı yaratıklarla fanatik Arap teröristler kötülük hususunda birbirleriyle yarışmakta ve bunların medeni dünyayı yok etmelerine mutlaka bir beyaz tenli ve şık görünümlü kahraman engel olabilmektedir.

“True Lies”, “Raiders of the Lost Ark”, “Rules of Engagement” ve “American Sniper” gibi filmler Müslüman erkeğe dair resmi aynı Karl May’in macera romanları gibi pekiştirdi. May’in Doğu hikâyeleri 19. yüzyıldan beri belki de yüz milyonlarca kez okundu. Alman küçük burjuvasının “Doğu” hakkında ne düşündüğünü Karl May’in Şark Çemberi kadar net bir şekilde ortaya koyan başka bir çalışma daha olamaz. May’in hikâyesinin kahramanı Kara Ben Nemsi iyi eğitimli, medeni ve hiçbir tartışmada yenilmesi mümkün olmayan bir Hristiyan’dır ve aklı kıt, ahlaksız bir Türk olan hasmı Hadschi Halef Omar’a hem dünyayı hem de Kur’an’ı açıklamaktadır.

Bugün aynı rol dağılımını “İslam uzmanları”nın Müslümanlara aslında dinlerinin ne olduğunu açıkladıkları talkshow programlarında da görmek mümkün. Ya da Köln’de yaşanan olayların neden İslam’a mal edilmesi gerektiğinin, “Müslüman erkeğin” kadınları taciz etmekten başka bir şey yapmadığının ve bu tür tacizlerin ancak katı bir göç politikasıyla engellenebileceğinin tartışıldığı programlarda… Bu algı oluşturma çabalarının neye sebebiyet vereceğini soran vicdanlı sesler arada kaynayıp gidiyor. Yazının başında bahsettiğimiz dergi kapağı buna iyi bir örnek.

Öte yandan aynı hissiyatı Avrupa geleneğinde de gördüğümüzü bilmemiz gerek. 1930’lu yıllarda, NSDAP’nin seçim afişlerinde…

Fotoğraf: ©Flickr.com/jpjouve

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar