Mekke’de Tartışılan Proje Mescid-i Haram Genişletme Projesi ve Etkileri

Mescid’i Haram genişletme projesi, 5 sene önce başlayıp 2020’ye kadar sürecek olan ve dünya üzerindeki bütün Müslümanları da yakından ilgilendiren bir proje. Projedeki hatalar ve gerçekleştirilen yıkım ise neredeyse hiç gündeme gelmiyor.

Zeynep Şanlı Iqbal 1 Nisan 2016

Mekke’de artan ziyaretçi sayısı ve mekân yetersizliği sebebiyle Mescid-i Haram’ın Suudi Arabistan yönetimindeki üçüncü ve en büyük genişletme projesi, Kral Abdullah bin Abdülaziz’in talimatıyla 2011 senesinde başlatılmış ve 2020 senesinde tamamlanması planlanmıştır. Bu proje, eski Harem’in kuzey kısmına, Al-Shamiyah bölgesine doğru 1.500.000 m2’lik bir alanı kapsıyor. Kapasitesi altı yüz bin kişi olan Mescid-i Haram’ın çalışmalar tamamlandıktan sonra aynı anda yaklaşık iki milyon kişiyi ağırlayabilmesi bekleniyor.

1997’de hac mevsimi ziyaretçi sayısı 1.2 milyon iken 2011’de bu sayı 2.9 milyonu bulmuştu. Bu durum, ramazan ayı ya da hac mevsiminde hacıların çok büyük bir kısmının mescit dışarısında kalması demekti. Hac mevsimi ya da ramazan ayı fotoğraflarına kuşbakışı bakıldığında, otellerin ara sokaklarına, mescide pek de yakın olmayan kuzey yönündeki otobüs duraklarına kadar insanların taştığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla mescidin haklı bir endişe ile genişletildiğini söyleyebiliriz.

Genişletme projesi Harem genişletme binası, meydanı, beş yeraltı tüneli, merkezî tesisat kompleksi ve Harem binası ile dışarının trafiğini düzenleyecek bir ring yolu olmak üzere beş ana kısımdan oluşuyor. Planlarda bir yeraltı otoparkı ve metro hattının genişletilmesi de mevcut.

Projedeki Dizayn Problemlerinin Mekke-i Mükerreme’ye Etkileri

Proje dizaynında baz alınan başlıca etkenin, Mescidin etrafını saran ve milyar dolarlar harcanan oteller olduğu söylenebilir. Suud hükûmeti otelleri sabit elemanlar olarak düşünüp, şehrin eski semtlerinden biri olan Al-Shamiyah bölgesini yıkarak, mescidi üçgen formda bu yönde genişletmektedir. Bölgedeki dört yüz yıllık Hicaz mimarisi izlerini taşıyan konutlar ve Osmanlı zamanında, Mekke batı girişini korumak amacıyla inşa edilen Hindi Kalesi proje kapsamında yıkılmıştır.

Shamiyah Projesi olarak adlandırılan bu üçgen form Mescidin gelecekteki ana girişi olacak. Tasarlanan yeni ana girişle, otellerin olduğu kısımdaki yoğunluğun azaltılması planlanıyor. Projenin maliyeti 26 milyar dolar, fakat her şeyden önce projenin en büyük maliyeti Mekke sakinleri ile yerli halkın tahliyesi ve tarihî mirasın yıkımı oldu. Oteller konusundaki kararı mülahaza etmeksizin, sadece semtin yıkımını değerlendirdiğimizde aslında tarihî binaları da içeren bir genişletme projesinin mümkün olabileceği söylenebilirdi. Monümental ve tamamıyla yeni bir dizayn yerine, önemli görülen tarihî binalara mescide hizmet edecek fonksiyonlar verilerek, onları da kapsayan bir genişletme projesi olabilirdi. Kabul edilen yeni Mescid dizaynı bu açıdan talihsiz olarak nitelendirilebilir.

Yeni projede, tarihî/mimari elemanlarıyla anılan mataf alanının formunda da radikal bir değişikliğe gidilmiştir. Hacıların Kâbe çevresinde dönerek tavaf yaptıkları üstü açık alan olan mataf alanı, devam etmekte olan genişletme projesinden önce dikdörtgen bir formda, Osmanlı revakları olarak da anılan revaklarla çevriliydi. Buradaki mermer oyma sütunların tarihi 8. yüzyıla, Abbasi dönemine kadar dayanmaktadır. II. Selim zamanında ise Mimar Sinan tarafından revaklar yeniden dizayn edilmiş ve soğan kubbeler eklenmiştir. Shiması dağından alınan sarı shiması taşlarıyla örülü revaklar, rozetleri ve oyma mermer sütunlarıyla eşsizdir. Genişletme projesi kapsamında tamamen kaldırılması planlanan bu revaklar, daha sonradan projeye yeniden dâhil edildi. Yeni projenin formuna eklemlenmiş olmasından ötürü, bildiğimiz herhangi bir formla ifade edilemeyecek bir şekilde dizilerek, tekrar mataf alanına yerleştirildi. Daireye yakın olan bu form, bozuk bir çokgeni andırmaktadır. Önceden kesintisiz olarak mataf alanını çevreleyen revaklar, yeni projede kesintiye uğrayarak, neredeyse bozuk bir at nalı formunda yerleştirildi. Eski mataf alanında Kabe’ye en yakın ibadet ve dinlenme alanı olarak kullanılan revak altı, yeni projede tavaf alanının devamı olarak düşünülüyor. Bu mimari form ve fonksiyonun yaratabileceği iki ana problem var: İlki, yeni form ile ve merdivenlerle kesintiye uğrayan revakların altında tavaf yapan hacıların hızının da kesintiye uğrayarak hac sezonunda oluşabilecek izdiham. Bir diğeriyse bozuk bir çokgeni andıran ve daireye yakın mataf alanının neredeyse tamamının tavaf ibadetine hizmet etmesinden ötürü giriş çıkışın sağlanabileceği yahut yalnızca ibadete ve dinlenmeye hizmet edecek bir alanın kalmamış olması. Eski dikdörtgen formda ise, daire şeklindeki tavaf alanı ancak dikdörtgenin kısa kenarı kadar yayılabiliyordu. Dolayısıyla Kabe’ye yakın dinlenmek, namaz kılmak ve giriş çıkışları izdiham olmadan kontrol etmek mümkündü.

Revaklarla ilgili bir diğer önemli değişiklik ise orijinal yüksekliğe sadık kalınmamış olması. Ana girişten Kabe perspektifinin sağlanabilmesi adına revaklar bazalt kaidelerle 2.2 m. yükseltildi. Mimar Sinan’ın mataf içerisinde akustiği sağlamak amacıyla daha basık tasarladığı arka sıradaki kubbeler ise genişletme projesinde maalesef aynı ölçüye getirildi.

Göze beş yıldızlı görünen Mescid-i Haram projesinde giriş-çıkış, sirkülasyon, engellilere yönelik planlama gibi en temel standartlar gözetilmiyor ve kullanımda olan projede de bu duruma bir çözüm getirilmiyor. Oluşan izdihamların çoğu ibadet alanlarıyla giriş-çıkış alanları arasındaki ilişkisinin sağlanamamış olmasından, merdivenlerin ve sahanlıkların yeterli genişlikte olmaması ya da engellilere yönelik yeterli düzenlemenin olmaması gibi temel mimari standartların eksikliğinden kaynaklanıyor. Safa-Merve ibadet alanındaki yan giriş kapıları, giriş alanının darlığı, sirkülasyonu sağlayan çekirdeklerde Cuma vakitleri yaşanan izdiham ve tavaf alanında engelli düzenlemesi olmaması bunlara örnek gösterilebilir. Üstelik burada beş yıldızlı tasarımı, estetiği, mimarı malzeme seçimlerini de sorgulamak mümkün. Mesela beton üzerine giydirilmiş, parıldayan kaplama malzemeleriyle yapılan bir tasarım ne derece dürüst? Malzemenin aslıyla, aslı gibi görünen kaplamanın aynı dili konuştuğunu söyleyebilir miyiz?

Haram kapasitesinin iki katına çıkarılmasının Mekke-i Mükerreme’ye bir diğer etkisi de otel sayısının artması olacak ve özellikle Kâbe-i Muazzama’ya en yakın otel halkasında yoğunluk yaşanacak. Zira zengin hacıların beklentisi Kâbe’yi otelden dahi seyredebilmek. Otellerin broşürlerinde ve hatta restoran menülerinde bir Kâbe manzarası bulunması rağbeti ve otel gelirini büyük ölçüde artıracak. Kâbe’ye yakın beş yıldızlı otellerin artışı ise, gelir düzeyi düşük hacıların ve Mekke sakinlerinin daha da uzağa itilmesine sebep olacak. Kâbe’yi çevreleyen otellerin, mesela en göze çarpanı Clock Tower’in hemen arkasını çevreleyen yoksulluk; gerek hacıların kaldığı oteller, gerekse dağlarda derme çatma gecekondularda yaşayan Mekke sakinleri Kâbe’ye daha uzak bölgelere taşınacak.

Peki, yoksul hacıları ya da Mekke sakinlerini uzaklaştırmak gerçekten mümkün mü? Mescid-i Haram’daki hacıların çoğunluğu yoksul ülkelerden geliyor ve mescidin hemen dışında otellerin, alışveriş merkezlerinin, restoranların kapısı önünde yerde oturuyorlar. Otel cephelerindeki verandalar altında geceliyorlar. Aynı şekilde yoksul Mekke sakinleri, yaya yolu olmayan tepelerdeki gecekondulardan Mescid-i Haram’a ulaşıyor ve hukuki neredeyse hiçbir hakları olmaksızın, çok düşük maaşlarla Mescid-i Haram’da ya da etrafını saran otel projelerinde çalışıyorlar. Aldıkları maaş vize yenilemeye yetmediğinden ötürü çoğu kaçak çalışıyor. Üstelik her işçinin maaşının bir kısmı, işçinin pasaportunu zaptetmiş bir Suudlu Araba veriliyor. Vize yenileme ücreti ise bu kişinin keyfi kararına bırakılıyor. Bu durumu, dünyada yaşanan sınıf farklarının mikro düzlemde bir yansıması olarak da görebiliriz. Çok düşük maaşlara çalışan bu işçilerin emeğiyle mesela Clock Tower inşa ediliyor ve bu bölgedeki yoksul Mekke halkı tahliye ediliyor. Otelin kapısından çıkan zengin hacı, hemen kapı önünde yerde oturan yoksul hacıyı geçerek ibadete gidebiliyor.

Burada hacca yönelik yatırımların çoğunun, azınlık olan zengin hacılara hitap ettiğini söyleyebiliriz. Üstelik bu otellerin inşası için Mekke’nin topoğrafyası, yani en önemli karakteri denilebilecek dağları da yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Mekke şehri, deniz seviyesinin 200-350 metre yüksekliğinde bir dizi vadiden oluşuyor. Deniz seviyesinin 500-1000 m yükseklikteki farklı lokasyonlarda dağları ise bu vadileri tanımlıyor. Bir nevi şehrin ana karakteri olan dağları ve vadileri, şehrin gelişimi adına yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor veya alternatif yöntemler olmasına rağmen göz ardı ediliyor, dağlar betonla kaplanarak, toprak kayması engellenmeye çalışılıyor. Genişletme projesi kapsamında tamamıyla kazılarak kaybedilen dağlardan biri de, Al Shamiyah bölgesindeki Qaiqi’an Dağı.

Özellikle belirtmek gerekir ki, Mekke-i Mükerreme’ye yapılan müdahaleler konusunda bir genelleme yaparak tüm Suudları suçlamak pek doğru olmaz. Suud Mimar Sami Angawi, akademisyen Prof. Abdullah Alkadi gibi bu durumdan memnuniyetsizliğini belirten kişiler de mevcut. Angawi’nin, “Harem-i Şerif’i bir makineye çeviriyorlar, kimliğin, mirasın, kültürün ve doğal ortamın olmadığı bir şehre..” ifadeleri bu anlamda önemli.

Eleştirilerden biri, petrolü tükenmekte olan Suud’un ikinci ana geliri olan hacca yatırım yapması. Suud’un iki vizyonu var: İlki zengin hacılara hitaben inşaat sektörüne yöneliş, Kâbe’yi çevreleyen beş yıldızlı otellerin inşaatı ve uluslararası markaların yaygınlaştırılması. Al-Qurah Üniversitesi profesörü Abdullah Al-Marzoouq’a göre Suud’un sezon kazancı 2014 senesinde 18.6 milyar dolardan fazlaydı.

İkinci vizyon ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve sahabeye ait yerleşkeler de dâhil tüm tarihî yapıların, kabirlerin ve türbelerin yıkımı. Üstelik bu Suudi Arabistan’ın rutinleşmiş bir yıkım süreci. İrfan Al Alawi’ye göre 1985’ten bu yana Suud krallığında tarihî ve dinî bölgelerin yüzde 98’i yıkıldı ve İslam’ın kutsal şehri Mekke-i Mükerreme’de Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) mirasının çok az bir kısmı ayakta kaldı.

Peygamber Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice’nin (r.a.) evlerinden biri, 1989 yılı kazılarında bulunmuş ve en son evi 1908 senesinde ziyaret etmiş olan seyyah Al-Batanuni’nin anlatımlarına da uygun olmasına rağmen üstü kapatılmıştı. Evin lokasyonu Safa-Merve girişindeki Bab’üsselam’a yakın, etrafında ise şu an kullanımda olan tuvalet ve abdesthaneler yer alıyor.

Hz. Ebubekir’in evi hakeza, şu an Hilton Otel’in bulunduğu yerde bulunuyordu. Hz. Hamza’nın doğduğu ev ise yine bir otel yapımı için yıkıldı. Son birkaç senede hızlanan bu yıkım süreci Hz. Peygamber zamanından neredeyse hiçbir bina bırakmadı.

Zemzem kuyusunu da zikretmek gerekirse, orijinal lokasyonu Hacer’ül-esved’e yaklaşık 15 m mesafede mataf alanının içerisindedir. Matafın ilk genişletme projesinden önce kuyu 150 cm uzunluğunda beyaz mermer bir parapet duvarıyla çevriliydi. 1979 senesindeki ilk mataf genişletme projesinde bu yapı kaldırıldı ve kuyu yeraltında kalacak şekilde yalnızca çeşmeler inşa edildi. Yakın zamanda alt seviyedeki kuyu girişi de yerini orijinal lokasyonu belirten bir işarete bırakarak, yalnızca dışarıdan giriş sağlanacak şekilde mataf alanından uzaklaştırıldı. Bir süre sonra ise bu işaret de ortadan kaldırıldı. 1779’da Osmanlılar tarafından inşa edilen Ecyad Kalesi ise 2002 senesinde Clock Tower’in da bulunduğu Abraj Al-Bait kuleleri inşası sebebiyle yıkıldı.

Mekke’ye yapılan bu yıkıcı müdahalelerinin sebebinin yalnızca finansal getiriler olması mümkün değil. Çünkü yok edilen yapıların bir kısmı Peygamber Efendimiz zamanından kalma, pek çok Müslüman için çok kıymetli yapılar. Suud’un, bu sürecin doğruluğuna güçlü bir inancı var ki bu da Selefi anlayıştan kaynaklanıyor. Tarihî mirasa, Hz. Peygamber’e ve sahabeye hürmeti, türbe, kabir ziyaretlerini putperestlik olarak algılayan bu Selefi anlayış, çözümü bu duruma sebebiyet verebilecek tüm etkenleri ortadan kaldırmakta buluyor. Mescid-i Haram genişletme projesindeki tarihî semtin yıkımı da aynı anlayışa yaslanmaktadır.

Yıkım sürecinin sonrasındaki inşa sürecinde ise Suud, Mekke’yi ziyaret eden hacıların büyük bir kısmı yoksul olmasına rağmen, azınlığa yani zengin hacılara hizmet etmeyi tercih ediyor. Projenin kendisi ve etrafını çevreleyen elitist yapılar adil olmayan bir sosyoekonomik sistemin yansıması olarak tezahür ediyor.

Mescid-i Haram projesi, tasarımı ve temel mimarı standartların sağlanması açısından belki de en zor proje. Proje organize edilmesi kolay olmayan, farklı ülkelerden ve çok çeşitli ekonomik sınıflardan oluşan bir kitleyi ağırlamayı hedefliyor. Projenin zorluğu ile beraber tüm Müslümanları ilgilendiren genişletmenin çeşitli ülkelerden uzmanların ortak problemi olması ve bu problemi çözmek için bir heyet kurulması, yani sorumluluğun paylaşılmış olması belki çok daha sağlıklı sonuçlar doğurabilirdi.

Zeynep Şanlı Iqbal

Viyana Üniversitesi ve Prince’s School of Traditional Arts – Wales Üniversitesinde eğitim gören mimar Şanlı Iqbal, Liverpool merkezli IK Architecture Ltd mimarlık ofisinin kurucularından biridir. Aynı zamanda geleneksel mimariyi ve yapım tekniklerini destekleyen ve tanıtan Londra merkezli INTBAU’nun da genç uygulayıcısıdır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar