13. İslam Zirvesi Avrupalı Müslümanlar İslam İşbirliği Teşkilatının Gündeminde Mi?

İslam İşbirliği Teşkilatı 13. İslam Zirvesi 14 Nisan 2016’da gerçekleşti. Teşkilatın Avrupa’daki Müslümanlara yönelik vizyonu ise eleştirilere açık.

İlhan Bilgü 1 Mayıs 2016

Yaklaşık 56 asıl ve 5 gözlemci üyesi olan İslam İşbirliği Teşkilatı 25 Eylül 1969 yılında kurulsa da uluslararası alanda dikkate alınan bir teşkilat olamadı. Üye ülkelerin bizzat kendilerinin bu teşkilatı ne kadar önemseyip önemsemedikleri de başka bir konu. Teşkilatın bu güven vermeyen şöhreti İslam ülkeleri arasındaki iş birliğini, dayanışma ve ortak çalışmayı siyasetinin temeline oturtan merhum Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın da dikkatinden kaçmamış olmalı ki etkin çalışmalara öncülük etmesi için D-8 projesinin hayata geçirilmesini kaçınılmaz gördü. Erbakan Hoca bu konuda ileri görüşlü olsa da D-8’lerin kaderi İslam İşbirliği Teşkilatı’na benzemekten geri kalmadı. D-8 adı var kendi yok misali protokol siyaseti yürütmekten öteye gidemedi.

13. İslam Zirvesinin İslam İşbirliği Teşkilatı’na herhangi bir heyecan getirmediğini söylemek de doğru olmaz. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın alışıla gelmiş diplomasi sınırlarından çıkıp kendine has üslubunu yansıttığı zirveye katılan İslam ülkeleri liderlerinin önemli bölümünün zirve kararlarından ziyade diplomatik nezakete uymaktan başka dertleri olmadığı biliniyordu.

İstanbul zirvesinin sloganı “Adalet ve Barış İçin Birlik ve Dayanışma” idi. Zirvede Erdoğan’ın yaptığı konuşma ve yönlendirmeler bu slogan üzerine kurulu idi. Erdoğan konuşmalarında farklılığını öz eleştiri ve yönlendirici, sorunları gündeme getirici üslubuyla ortaya koydu. “Birlik anlayışımızı, kesrette vahdet (çoklukta birlik) ilkesi üzerine kurmamız gerekiyor. Farklılıklarımızla beraber birlik olmayı başaramadan, Müslümanlar olarak yaşadığımız sıkıntıları aşamayız. Barış ve adalet sütunları üzerinde yükselen bir medeniyetin mirasçılarının bugün daha çok iç savaşlar, silahlı çatışmalar, mezhep taassubu ve terörle anılıyor olması gerçekten üzüntü vericidir.” şeklindeki öz eleştirilerine ilaveler yapan Erdoğan’ın dönem başkanlığını devraldığı teşkilatın yönlendirilmesinde ne kadar etkin olabileceği elbette önemli. Mülteciler konusunda da Erdoğan’ın, “Açık konuşuyorum, Akdeniz’de, Ege’de botlarla, kırık dökük gemilerle Avrupa’ya gitmeye çalışanların neredeyse tamamının Müslümanlardan oluşması bizim için bir utanç kaynağıdır. Sayıları milyonlarla ifade edilen bu insanlar güvenlikleri ve gelecekleri için hayatları pahasına böyle bir yolculuğa çıkmaya mecbur kalmışlarsa, hep birlikte oturup düşünmek zorundayız.” şeklindeki özeleştirisinin haklılığı bir yana, bu eleştiriyi kavrayabilecek lider bulmak kolay olmasa gerek.

İslam İşbirliği Teşkilatı uluslararası alanda etkin olabilmek için öncelikle kendi üyeleri arasında etkin ve saygın hâle getirilmeli. Bunun için de zirve(ler)de alınan kararların etkin bir şekilde uygulanması gerek. Şimdiye kadar teşkilatın kararlarının görüntüsü, sadece günü geldiği için ortak bir açıklama yapma zaruretinden dolayı günü kurtarma amacına yönelik gibi duruyordu. Ayrıca teşkilatın vazifeleri arasında yer alan pek çok organ da etkin bir şekilde çalışma yürütememiş durumda. Fakat bu değerlendirmeden İslam Kalkınma Bankası’nı ayrı tutmak ve bu bankanın hakkını teslim etmek gerek.

Mesela Müslüman Azınlıklar Dayanışma Grubu ve İslamofobi İzleme Komitelerinin yapabileceği çok şey varken günlük tartışmalardan uzakta etkin bir politika üretip ana teşkilatı yönlendirmekte başarısız oldular. Bu birimlerin başarısızlığı aslına bakılırsa birimlerin kendi başarısızlığı değil aksine tüm teşkilatın başarısızlığı. Fakat son İstanbul Zirvesine baktığımızda bu hantal yapısına rağmen teşkilatın -biraz da Erdoğan etkisinden olacak- biraz hareketlendiğini görmek mümkün. Zirvenin sonuç bildirgesinde Avrupa Müslümanları İletişim Grubu’nun oluşturulmasının istenmesi olumlu bir adım olarak görülebilir. Başta Bosna-Hersek ve diğer gözlemci ülkeler olmak üzere bu iletişim grubunun Avrupa’daki Müslümanlar için yeni ufuklar ve yeni umutlar açması umuluyor. Bildiride gündeme gelen “Müslüman azınlıklar” tanımlamasının diplomatik tanımlamaların öteye geçememesi açılan ufkun geniş olmadığını gösterse de, Avrupa’da camilere ve Müslümanlara ait diğer mekânların saldırıya uğraması ve artan İslam düşmanlığına dikkat çekilmesi önemli. Ne var ki İslam düşmanlığı ile ilgili atfın yalnızca aşırı sağa ve seçimden seçime oy kapma yarışına bağlanması bu konuda ürkek bir diplomatik dilin kullanıldığını gösteriyor. Doğrudur, bu konuda aşırı sağ ileri adımlar atıyor olsa da sosyal demokratlar, Hristiyan demokratlar, hür demokratlar, liberaller hep birlikte aşırı sağın oy kapma yarışına katılmış durumda. Avrupalı Müslümanlar İslam İşbirliği Teşkilatı’nın asıl bu alanda nasıl bir mücadele veya siyaset öngördüğünü bilmek ve İstanbul bildirgesini bir göz kırpma olarak değerlendirmek istiyor. Ayrıca İslam İşbirliği Teşkilatı Avrupa Müslümanları bağlamında nasıl etkin bir politika tasarımına gider? İstanbul Zirvesi bir adım olsa da bundan sonra Avrupa Müslümanları bu sorunun cevabını bekliyor ve İstanbul Zirvesinin sloganını bir kez daha hatırlatıyor: “Birlik ve Dayanışma Olmadan Adalet ve Barış İnşa Edilemez.”

Fotoğraf: ©Anadolu Agency

İlhan Bilgü

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) Din İstişare Kurulu Sekreteri.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar