SVR’nin 2016 Raporu Din Entegrasyona Engel Mi?

Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi’nin (SVR) 2016 raporu Almanya’daki uyum, dindarlık ve laiklik tartışmalarıyla ilgili ilginç sonuçlar ortaya koydu. Raporda eleştiri toplayan yaklaşımlar yoğunlukta.

Veysel Pountso 1 Haziran 2016

Alman Vakıfları Göç ve Uyum Bilirkişi Konseyi’nin (SVR) 2016 raporunda ülkedeki dindarlık ve laiklik hakkında on bir ana mesaj var. Mesajlara yakından bakıldığında SVR’nin dindarlığa dair bakışında eleştirel yanlar da göze çarpıyor.

Raporun birinci mesajında dindarlığa dair soru Goethe’nin Faust adlı eserinden ilhamla “Gretchen sorusu” olarak ele alınmış ve modernleşmeyle birlikte dindarlığın giderek azaldığı tezinin çok yüzeysel olduğuna dikkat çekilmiş. Bu kapsamda dindarlığın tamamen ortadan kalkmadığı, fakat bir transformasyona uğradığı vurgulanıyor.

İkinci mesaj ise din ve entegrasyon arasındaki ilişkiye dair. Burada özellikle din ve entegrasyon arasındaki abartılan ilişki vurgulanıyor. Dinin ne mükemmel bir entegrasyona sebep olmakta, ne de entegrasyonu tamamen engellemekte olduğu söyleniyor. Farklı dinî grupların entegrasyon konusunda gösterdiği başarı, dinî mensubiyete dayalı ayrımcılık tecrübesiyle ilintili olsa da entegrasyonla ilgili en temel ölçütün kişinin sosyal arka planı olduğu belirtiliyor. Perspektif’e konuşan Prof. Dr. Werner Schiffauer için de ayrımcılık topluma karşı saldırgan ve mesafeli bir tutum benimsenmesine yol açıyor. Schiffauer’a göre bu tarz olumsuz tecrübeler bireyin reddedici bir tutum sergilemesine ve topluma karşı öfke duymasına yol açıyor. Konuyla ilgili açıklama yapan Göç Araştırmaları Avrupa Forumu Başkanı Prof. Dr. Friedrich Heckmann’ın ifadesine göre de dinî inanç sebebiyle yaşanan ayrımcılık vakıaları kişide entegrasyon eksikliğine yol açıyor.

SVR’nin raporunda özellikle Müslümanlarda artan dindarlığın köktendinci tutumlara sebep olduğu belirtiliyor. Hristiyanlarda dindarlığın suç işleme oranlarını azalttığı belirtilirken Müslümanların dindarlığının suç oranlarında bir azalmaya neden olmadığı belirtiliyor. Oysa suç işleyen insanlarla dindarlık arasında kurulan bağlantıda metodik açıdan sorgulanması gerekenler var. Örneğin Schiffauer’e göre eğer hapishanede bir araştırma yapılır ve dindarlık sorgulanırsa elbette suç işleme oranına dair istatistikler pek de anlamlı olmayacaktır.

Raporun üçüncü mesajı terör ve terörün dinlerle ilişkisini ele alıyor. İkisi arasında ilişki ve gerekçeler tespit edilebilmiş olmasına rağmen terör ve din arasında doğrudan bir bağlantının olmadığı, başka faktörlerin de olduğu söyleniyor. Fakat İslam adına gerçekleştirilen terörün dinî konularla ilişkisinin tamamen görmezden gelinemeyeceği ve terörü sadece işsizlik, eğitimsizlik ve ayrımcılık gibi faktörlerle açıklamanın yetersiz olacağı belirtiliyor. Bunun için de terör eylemlerinin faillerinin hepsinin sosyal açıdan mağdur kesimlerden gelmediği ifade edilirken “İslam’ın terörle alakası yok” gibi “siyasi açıdan doğru” ifadelerin ne tamamen doğru, ne de tamamen yanlış olduğu vurgulanıyor. Ailelerinden ve cami cemiyetlerinden koptuktan sonra radikalleşen teröristlere Kur’an’ın köktendinci yorumlarının referans ve meşrulaştırma zemini sunduğu iddia ediliyor.

Raporun devamında dinî cemaatlere –okullardaki din derslerinde olduğu gibi- kamusal alana girme konusunda imkân verildiği, fakat bunun karşılığında tarafsız olmasına rağmen devletin de dinî cemaatlerden bazı taleplerinin olabileceği belirtiliyor. Bu talepler arasında örneğin “dinî cemaatlerin inanç içeriklerini, tarihsel bağlamı dikkate alan ve günümüz koşullarına aktarılabilirliğini eleştirel bir bakışla kontrol eden şekilde yorumlamaları için çaba göstermeleri” gerektiği belirtiliyor. Bu taleple aslında özetle dinlerin yeniden düzenlenmesi ya da son zamanlardaki popüler tabirle “reforme edilmesi” isteniyor. Son olarak İslam’ı ve içeriğini anlaşılır hâle getirme konusunun ele alındığı bir tartışmanın gerçekleştirilmesi talebi ile İslam’a değiniliyor ve “Kur’an’ın nazil olduğu dönem açısından değerlendirilmesi” gibi ifadeler dile getiriliyor. Bununla birlikte bu talep yeni anlaşmazlıklar doğuracak nitelikte.

SVR ilginç bir şekilde eğitim alanında, örneğin yüzme dersleri gibi konularda dinî dayanaklı istisnai düzenlemeleri reddediyor ve bu tarz istisnai düzenlemeleri mültecilerin gelişiyle birlikte entegrasyon politikasını zora sokacak gelişmeler olarak değerlendiriyor. Oysa bu yaklaşımın entegrasyonu mu yoksa asimilasyonu mu teşvik ettiği şüpheli.

Okul çağındaki Müslüman çocukların “uyum sağlamak” adına karma yüzme dersine katılmaya zorlanmasının siyasi açıdan bir başarı olarak görülmesi oldukça tartışmalı. Schiffauer’e göre bu anlamda uzlaşma yoluna gidilmesi ve yüzme dersleri konusunda örneğin kız ve erkek öğrenciler için ayrı ders uygulamasının başlatılması mümkün. Schiffauer bu konuda diğer eyaletlere göre daha uzlaşmacı bir yaklaşım sergileyen Bavyera’yı örnek gösteriyor: “Burada Katolik inancı sebebi ile okul çağındaki zorunlu yüzme dersleri için cinsiyet ayrımı uygulanıyor. İstisnalar yapılması ve uzlaşma yollarının aranması mümkün ve gerekli.”

Rapordaki bu tartışmalı yaklaşımın yanında Almanya’da dinlere yönelik “sevecenliğin” dinî çeşitliliğe sahip ve laik bir ülkede sorunlara yol açabileceği ifade ediliyor ve kişinin kendi dinî ölçütlerini “mutlak” kabul etmesi de sorunsallaştırılıyor: “Kişi kendi dinî ölçütlerini mutlak olarak görmediği zaman dinî özgürlük anlaşmazlıklar için bir zemin ya da entegrasyonun gerçekleşmesine bir engel olmaz, daha ziyade bireyler ve toplumun tamamı için olumlu bir kaynak olur.”

Oysa başkalarının haklarına zarar verilmediği ve anlaşmazlıklardan kaçınıldığı sürece kişi kendi dinî ölçütlerini “mutlak” olarak görebilir. İnançlı bir insan Alman Anayasası’nın 4. paragrafı uyarınca din özgürlüğüne sahiptir ve Anayasa’ya aykırı durumlar oluşmadıkça inancını yaşamakta özgürdür. Bu yönüyle raporda “dindarlığın” ancak çok “yumuşak” ve görünmez bir şekilde yaşandığı sürece “sorunsuz” olabileceğine dair algı desteklenmektedir.

Raporda eleştirilecek diğer bir husus ise “çocukların okulda kendi dinî görüşlerine uygun olmayan eğitim içerikleri görmeleri” ve “ebeveynlerin bu düzenlemeyi kabul etmesi” gerektiğinin belirtilmesi. Bu yaklaşım ile ebeveynlerin çocukları üzerindeki eğitim hakkını kısıtlayan bir anlayış destekleniyor. Oysa Schiffauer’e göre bu anlamda da inatlaşma ve anlaşmazlıkları önlemek için uzlaşma yoluna gidilmeye çalışılmalı. Schiffauer eğitim içeriğinin daha iyi aktarılması amacıyla cinsellik eğitimi dersinde uygulanan kız-erkek öğrenci ayrımını örnek gösteriyor.

Özetle Bilirkişi Konseyi yıllık raporuyla beklenti ve taleplerini daha çok İslam’a yöneltiyor. Bu anlamda “Gretchen sorusu“ sadece bir açıdan ele alınmış. Raporda uzlaşma ve iş birliğine yer verildiği pek de söylenemez. Oysa dinî çeşitliliğe sahip ve çok uluslu bir ülkede olumlu bir ortak yaşam için sorunlara daha uzlaşmacı yaklaşılmalı ve entegrasyonun çift taraflı bir olgu olduğu unutulmamalı.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar