Almanya'da Yeşiller Partisi Parti Politikası Anayasayı İhlal Ederse

Almanya’da Yeşiller Partisi Münster’de düzenlediği Federal Delegeler Konferansı’nda Almanya’daki dört büyük İslami cemaatin “dinî cemaat olmadığı” iddiasında bulundu. Partinin bu pozisyonu Alman Anayasasına aykırı olmasının yanında Müslümanlara karşı ön yargıları da besler nitelikte.

Bekir Altaş 3 Aralık 2016

11-13 Kasım 2016 tarihlerinde Almanya’nın Münster şehrinde düzenlenen Yeşiller Partisi’nin Federal Delegeler Konferansı partinin din siyaseti noktasında uzun yıllardır sınıfta kaldığının bir kez daha tescillenmesine vesile oldu. “Açık Toplumda Din ve Dünya Görüşü Özgürlüğü” başlıklı kararname İslami cemaatler konusunda bariz anayasal hatalar barındırıyor. Bu durumu Yeşiller Partisi’nin geçmiş dönemlerdeki demeçleriyle kıyasladığımızda maalesef bir hatalar silsilesiyle karşılaşıyoruz.

Anayasada Dinî Cemaatlerin Statüsü

Alman Anayasası komşu ülke Fransa örneğinde olduğu gibi “din ve devlet ayrımı” prensibini katı bir anlamda tatbik etmez. Tarihî süreç içerisinde kendine özgü bir sistem oluşturan Almanya, dinî cemaatlerle devlet arasındaki münasebeti denge ve kooperasyon ilkelerine dayandırır. Bu anlayış biçimi Almanya’da başörtüsü gibi dinî sembollerin kamusal alanda yer alma hakkına sahip olmalarını sağladığı gibi, cemaatleri de tamamen sivil alana hapsetmez. Tarafsızlığını koruması ve kendini hiçbir inançla özdeşleştirmemesi şartıyla devlet, dinî cemaatlerle işbirliği kurma, sözleşme imzalama, toplumsal bazı görevleri birlikte icra etme gibi yetkilere sahiptir.

Bunun yanı sıra devletin cemaatlere sunmak zorunda olduğu bazı haklar da vardır. Bu hakların en başında cemaatlerin devlet üniversitelerindeki ilahiyat fakültelerinde söz sahibi olmaları veya okullarda din dersi eğitimini üstlenmeleri gelir. Anayasal düzenlemeye göre cemaatlerin inanç esasları devlet tarafından değil, bizzat cemaatler tarafından vazedilirler.

Yeşillerin İslami Cemaatlere Bakış Açısı

Dinî cemaatlerin Alman Anayasasındaki bu konumu İslami cemaatler söz konusu olduğunda tartışmalara yol açıyor. “Dört Büyükler” diye nitelendirdikleri İslam Konseyi, DİTİB, VIKZ ve ZMD kuruluşlarının anayasal manada “dinî cemaat” olmadıklarını, bu statüyü kazanmak için gerekli şartları yerine getirmediklerini iddia eden Yeşiller, iddialarını gerekçelendirirken referans aldıkları anayasaya aykırı gelişigüzel şartlar öne sürüyorlar.

Yeşiller’e göre söz konusu dinî cemaatler sadece birer “dinî dernek” mesabesindeler. Kendi aralarında itikadi veya herhangi bir şekilde dinî referanslı bir ayrışma söz konusu olmadığı, bu kuruluşların köken ülkelerindeki siyasi ve dilsel kimliklerinden ötürü farklı derneklerde kurumsallaştıkları öne sürülüyor. Oysa mesele Anayasa Hukuku mesabesinden araştırıldığında dinî cemaat statüsü için yerine getirilmesi gereken şartlar arasında “aynı dine mensup değişik kurumlar arasında dinî referanslı farkların bulunmaması” gibi tamamen sübjektif, muğlak ve değerlendirmeye açık bir kriter yok. Aynı dine ve hatta aynı mezhebe bağlı birden fazla cemaatin var olması veya cemaatlerin birbirlerine benzeşmesi, onların cemaat statüsü kazanmalarına engel teşkil etmiyor. Bizzat isimlerinde etnik kökenlerine atıfta bulunan Rus, Yunan veya Rumen Ortodox Kiliseleri’nin de Almanya’da ayrı ayrı kamu tüzel kişiliğine sahip olmaları bunun bir göstergesi.

“Din Merkezli Çalışmıyorlar” İddiası

Bahsi geçen Müslüman cemaatlerin kendi aralarında dinî açıdan ayrışmadıklarını söyleyen bu son parti kararnamesinin zihin kodları aslında 2015 yılında Cem Özdemir ve Volker Beck’in yayınladıkları bir beyannamede saklı. Daha önce Perspektif’in Şubat 2016 sayısında da değerlendirmeye tabi tuttuğumuz bu beyannamede söz konusu vekiller dört İslami cemaatin çalışmalarında dinin sadece “periferik” öneme sahip olduğunu, çalışmaların merkezinde ulusal, siyasi veya dilsel ajandaların bulunduğunu iddia ediyorlar. Bu komik iddia karşısında tüm derneklerin çalışmalarını cami merkezli yürüttüklerini, sundukları hizmetlerin tamamına yakınının dinî referanslı olduklarını hatırlatmanın ne kadar etkili olacağı şüphelidir. Zira anayasaya yabancı kriterler icat etmekle kalmayıp, bu kriterlerin ayrıca ampirik olarak da hatalı varsayımlarla beslenmesi, kasıtlı olarak bilhassa bu dört İslami cemaatin anayasal haklarının tevdi edilmesinden kaçınıldığına işaret etmektedir. İslam Konseyi’nin en büyük üyesi konumundaki İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) ismindeki “millî” ifadesinin ikaz edilmesine rağmen Volker Beck tarafından her defasında “nasyonal/ulusçu” olarak yanlış tercüme edilmesi bu art niyetin sadece küçük bir göstergesidir.[1]

Öte yandan cemaatlerin demokratik katılımını oldukça olumlu değerlendiren ve güçlü bir sivil toplumun önemine atıfta bulunan Yeşiller’in parti beyannâmesi aynı zamanda İslami cemaatlerin politik çalışmalarını dinî cemaat sayılmamaları gerektiği noktasında emsal göstererek bir tezat oluşturmaktadır.

Başka Bir Devletle Olan İlişkiler

Dinî cemaatlerin anayasal haklarına kavuşmalarına karşı olarak Almanya’da son yıllarda sıkça öne sürülen argümanlardan biri DİTİB’in Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı ile olan ilişkileri. Yeşiller’in son kararnamesine göre bir devletle organik bağı bulunan bir oluşumun dinî cemaat olarak muamele görmesi din ve devlet ayrımı prensibini ihlal ediyor. Siyasi konjonktürün mahsulü bir gerekçenin hukuki kalıba sokulması çabasından ibaret olan bu itirazın sahiplerinin en başta Katolik Kilisesi’nin Vatikan devleti ile olan ilişkisini göz önünde bulundurması gerekirdi. Ayrıca din ve devlet işlerinin ayrımı prensibi en başta Alman devletini muhatap alarak devletin tüm cemaatlere eşit mesafede olmasını, kendini bir inançla özdeşleştirmemesini ve tarafsız davranmasını emreder. Yabancı bir devletin etki ve nüfuz alanı hakkında bir ifade içermez.

Cevaptan Çok Soru İşareti

Genel olarak Yeşiller’in dinî cemaatlerle alakalı izlediği siyasi çizgi birçok konuda muğlak kalmakta veya yeni soru işaretlerinin oluşmasına sebep olmaktadır. Açık bir toplumda “din” olgusuna karşı yöneltilen eleştirilerin de (Alm. “Religionskritik”) kendine yer bulabilmesi gerektiğini öğütleyen kararname, bununla yetinmeyip bu eleştirinin bizzat cemaatlerin kendi iç dinamiğinden doğması gerektiğini söylüyor. Demokratik diskurun çeşitli fikirlerden beslendiği gerçeğini kabul etmekle beraber cemaatlerin dinsel eleştiriye zorlanmalarının bu diskurdaki çok sesliliği yok edeceği ise görmezden geliniyor. Bunun yanı sıra bir dinin mensuplarının kendi dinlerini hak olarak telakki etmeleri kadar doğal bir tutum düşünülemezken, bu tutumun yerini din eleştirisine bırakması gerektiği talebi daha da anlaşılmaz bir hâle bürünüyor.

Kararnamenin anlaması zor bir başka pasajı da şöyle: “Dinî cemaatlerin özel alana hapsolmalarını arzu etmiyoruz. Ancak başka bir dine mensup olan veya hiçbir dine mensup olmayan kişilerin dinî cemaatlere karşı sahip oldukları hakları ve ayrıca bu kişilerin kamuda temsil haklarını korumak ve güçlendirmek istiyoruz.” Burada bahsedilen hakların hangileri olduğu ve herhangi bir kurumda organize olmamış insanların nasıl temsil edilecekleri soruları cevapsız kalıyor. Alman Anayasasının cemaatlere tanıdığı imtiyazlı pozisyon, bu cemaatlere mensup kişilerin bir yapı içerisinde yer alarak kurumsallaşmış olmaları temeline dayanıyor. Bu açıdan bireysel kalmayı önceleyen insanların kolektif haklardan mahrum kalmaları bilinçli bir tercih olarak görünüyor. Dolayısıyla temsil edilmeleri onların da iradelerine ters bir durumu doğuruyor. Meseleye böyle baktığınızda İslami cemaatlerin temsil ettikleri kişi sayısının azlığı veya çokluğu da hiçbir şey ifade etmiyor, zira cemaat olmak için potansiyel muhatap kitlenin tamamını derneğinize üye yapmak gibi bir kriter anayasaya yabancı.

Din Özgürlüğüne Darbe

Yeşiller’in bu görüşleri ilk etapta İslami cemaatlere karşı bir taarruza benzese de aslında cemaatlere mensup bütün inananları da hedef almakta. Zira bireysel din özgürlüğünden doğan haklar olduğu gibi insanların sadece cemaatler vasıtasıyla elde edebilecekleri haklar da mevcut. Okullarda İslam din derslerinin sunulması ve bu derslerin söz konusu cemaatlerin inanç akidesine uygun olması bunlardan birisi. Bu yüzden partinin açıklamış olduğu bu kararname aslında bütün Müslümanların bireysel olarak da din özgürlüklerini ihlal edici hüviyete sahip.

Son olarak her ne kadar Müslüman cemaatlerin kamu tüzel kişiliği statüsü kazanmaları noktasında bilirkişi raporlarının lüzumuna atıfta bulunmak suretiyle görünürde İslami cemaatlerin statü kazanmaları yolunun açık olduğunun altı çizilse de, birçok eyalette bağımsız uzmanlar tarafından hazırlanan raporlar zaten mevcut ve hepsi de bahsi geçen Müslüman cemaatlerin anayasal manada “dinî cemaat” oldukları noktasında müspet neticeler sundular. Yeşiller’in bu raporların varlığından habersiz olması ne kadar imkânsızsa, anayasal ihlalleri göze almak pahasına İslami cemaatleri kasıtlı olarak hedef almaları da o kadar anlamsız.

[1] Örneğin Volker Beck, 20 Kasım 2016 tarihli Twitter iletisi: https://twitter.com/Volker_Beck/status/800325983869882368

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar