Dosya: "Türkiye-Batı Avrupa İlişkileri" “Referandumun Ardından Normale Dönülmesini Umut Ediyorum.”

DOSYA

Türkiye'yle ilgili her türlü göç hareketliliğine dair çalışmalar yapan Dr. Barbara Pusch ile yurt dışındaki Türkiye kökenliler üzerinde artan gerilimi konuştuk.

Rümeysa Aydın 12 Nisan 2017

Uzun yıllar süren göç hareketleri sebebiyle ülkeler arasında yerleşik bulunan ulusaşırı ailelerin sayısı giderek artıyor. Siz de iki toplum içinde yaşayan birisiniz. Göç arka planı olan insanlara tek taraflı sadakat taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ulusaşırı göçmenler fiziki ve psikolojik olarak iki veya daha fazla toplumun içinde yaşıyorlar. Bu sebeple tek taraflı sadakat talepleri gerçekçi değil. Ama aynı zamanda ulusaşırı göçmenlerin kendilerini sadece kendi köken ülkeleri ile özdeşleştirmemeleri de önemli. Ancak bu, dışlanma deneyimleri ve ayrımcılık sebebi ile Almanya’da yaşayan Türkiye kökenli göçmenler açısından zor bir durum. Siyasi aktörlerin birçoğu çifte aidiyetleri maalesef birer tehdit olarak görüyor ve bunu önlemek istiyorlar. Ancak bu yaklaşım bu insanların daha da parçalanmasına sebep oluyor.

“Almanya ve Türkiye Örneğinde Ulusaşırı Göç” adlı kitabınızda “ulusal sınırların ötesine uzanan çoğul-yerel gerçeklerden” bahsediyorsunuz. Bununla ne kastediyorsunuz?

“Ulusal sınırların ötesine uzanan çoğul-yerel gerçekler” ifadesi ile ulusaşırı göçmenlerin dünya görüşünün sadece bir toplum tarafından değil, iki veya daha fazla toplum tarafından şekillendirildiğini anlatmak istiyorum. Çoğul-yerel dünya görüşleri, ulusaşırı göçmenlerin “ufkunu” ulusal sınırların ötesinde genişletiyor. Bu özellik günümüzde kültürler ve toplumlar arasında aracılık yapmak için gerekli olan önemli bir potansiyel. Maalesef bu potansiyel ne teşvik edilmekte ne de etkin bir şekilde kullanılabilmekte.

Araştırmalar, Almanya’daki Türk kökenli göçmenlerin Türkiye’ye kesin dönüş yapma konusunda büyük oranda olumlu bir bakış açısına sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bunun sebebi nedir?

Kesin dönüş yapma konusundaki düşüncelerin birkaç yıl önce olduğu kadar olumlu olduğundan pek emin değilim. Elimde bu konuya ilişkin güncel araştırmalar yok, ancak İstanbul’da bu konuya ilişkin gözlemler yapıyorum. Ben çalışmalarımda daha çok Türkiye’ye geri dönüş yapmak isteyen kişileri değil, bu adımı atmış olan kişileri bilimsel olarak ele aldım. Yaklaşık 3 yıldır, 15 Temmuz darbe girişimi ile daha da artmış olan karşı bir eğilim gözlemliyorum. Almanya’dan kesin dönüş yapmış olan Türklerin birçoğu siyaset, güvenlik ve ekonomik durumlara bağlı olarak Almanya’ya geri dönüyor. Ayrıca bazı şirket ve kuruluşların bir süredir istihdam açıklarını kapatmak konusunda zorluk çektiklerini, çünkü özellikle nitelikli iş gücü olmak üzere Türk kökenli birçok kişinin şu anda Türkiye’ye geri dönmeyi istemediğini biliyorum.

Alman politikacıların “ulusal konteyner” düşüncesi sığınmacı ve göç politikasını nasıl etkiliyor?

Aslında ben “ulusal konteyner” ifadesini çok farklı bir bağlamda kullanıyorum ama tabii ki bunu politikacıların düşünceleri için de kullanabiliriz. Almanya’nın sığınmacı ve göç politikası birçok noktada eleştiriye açık olsa da 2015 sığınmacı krizinden beri Alman politikasının “ulusal konteyner” düşüncesine indirgenmemesi gerektiği kanaatindeyim. O dönemde Alman hükûmeti diğer birçok Avrupa ülkesine kıyasla çok daha insani bir tutum sergiledi. Ayrıca Almanya, Avrupa genelinde bir çözüm sağlanması için aktif bir şekilde çalıştı. Buradaki asıl skandal Alman karar mercilerinin “ulusal konteyner” düşüncesi değil, mülteci sorununa bugüne kadar Avrupa genelinde hâlâ bir çözüm bulunamamış olmasıdır.

Türk-Alman ilişkileri işgücü göçü öncesine kadar uzanıyor. Ancak günümüzde bu iki ülkenin sanki hiç ortak geçmişi olmamış gibi bir izlenim var. Bunun sebebi nedir?

Bu gergin durum öncelikle Türkiye’deki referandumla ve iktidar partisinin MHP ile yaptığı ittifaka rağmen referandumun sonucundan emin olamaması ile ilintili. Kararsızların oranı ve aynı şekilde MHP içinde “Hayır” oyu kullanacakların oranı yüksek, ayrıca AK Parti “yurt dışındaki Türklerin” seçime katılım düzeyinin düşük olması sebebiyle de oy kaybedebilir. Şu anda bütün mesele oy kazanmak etrafında şekilleniyor. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, kutuplaşmadan ve beceriksiz rakiplerden beslendiğini söyleyebiliriz. Türkiye’de CHP yıllardır dolaylı olarak AK Parti’nin güçlenmesine katkıda bulunuyor. Şimdi de miting yasakları sayesinde Almanya/Avrupa kendini mükemmel bir hasım konumuna soktu. Bu durum AK Parti’nin işine yaramış olmalı, zira miting yasakları ve Hollanda’da gerilimin tırmanması sayesinde AK Parti seçim zaferi için ihtiyacı olan tüm seçmen kesimlerine hitap edebilecek. Ancak Almanya/Avrupa ve Türkiye birbirine birçok farklı düzlemlerde bağlı. Bu sebeple bu tırmanışın çok gergin bir boyuta ulaşmaması ve referandum sonrasında “normal politikaya” dönülebilmesini umut ediyorum.

Türkiye’deki referandum Alman kamuoyunda bölünmelere sebep oldu. Türkiye kökenli insanların “Evet” oyu vermeleri ve Alman kamuoyunun bu politik tercihi kabul edilemez görmesi durumunda Türk kökenliler ile Almanlar arasındaki ilişki nasıl etkilenir?

Referandum sadece Türkiye kökenlilerle Almanların bölünmesine sebep olmuyor. Türkiye halkı ve Avrupa’da yaşayan Türk kökenliler de şu ana kadar hiç olmadığı kadar bölünmüş durumda. Referandumun sonucu ne olursa olsun, oluşan bu uçurumların tekrar kapanması muhtemelen biraz zaman alacak. Bunu başarmak seçim kampanyası süresince mümkün olmayacaktır. Ortam daha önce hiç olmadığı kadar gergin. Gerginliğin daha da körüklenmemesi için herkese sakin kalmasını öneriyorum. Buna bir de Avrupa’da bu siyasi gerginliklerin, özellikle göçmen kökenli olarak tabir ettiğimiz kişiler için olumsuz etkileri olan sağcı baskıyı artırması ekleniyor.

Avrupa hükûmetleri, Türk hükûmet yetkililerin Avrupa’da yaşayan Türk seçmenleri referandum hakkında bilgilendirmesini neden sorun ediyor?

Geçmişe bakarsak, Avrupa’nın her zaman seçim kampanyasına karşı bir tutum içinde olmadığını görürüz. Yani aslında asıl sormamız gereken Avrupa’nın bunu neden şimdi sakıncalı bulduğudur. Hollanda örneğinde yasaklar ve gerginlikle oy kazanıldığını gördük. Almanya’da Saarland eyaletinde seçim kampanyalarının yasaklanmasının arkasında yatan sebep de bu.

Avusturya, Türk yetkililerin Avrupa ülkelerinde seçim kampanyası yapmasının yasaklanmasını teklif etti. Diğer taraftan sizin de belirttiğiniz gibi Almanya’da Saarland eyaleti yabancı hükûmet temsilcilerinin seçim kampanyası yapmasına müsaade etmeme kararı aldı. Bu inisiyatiflerle, ifade özgürlüğü gibi temel değerlere aykırı bir tavır sergilendiğini düşünüyor musunuz?

Bir Avusturyalı olarak maalesef Avusturya’nın dış politikada ve göç politikasına ilişkin konularda dar görüşlülük açısından bir öncü konuma sahip olduğunu ifade etmek zorundayım. Gittikçe güçlenen yabancı düşmanı FPÖ’ye duyulan korku, Avusturya’da her iki iktidar partisinin de siyasi rakiplerinin bakış açısına yaklaşmasına sebep oldu. Bu politikada söz konusu olan şey ilkeler değil, sadece iç politika hesapları. Bu sırada ifade özgürlüğünün ihlal edilip edilmediği veya daha doğrusu özgürlükleri kısıtlamak için ifade ve toplanma özgürlüğünün kullanılıp kullanılamayacağı siyasi tartışmalarda ciddi bir şekilde ele alınmamaktadır. Şahsen ben, “Türkiye’deki antidemokratik eğilimleri teşvik etmek istemiyoruz” şeklinde gerekçelendirilen bu politikayı pek de verimli bulmuyorum. Bu Türkiye karşıtı politikayı güdenler sonuçta bir pas atarak Erdoğan’ın gol atmasına yardımcı oluyorlar. Eski bir futbolcu olan Erdoğan da bu pası beceriyle değerlendiriyor ve bu fırsatı yurt dışında ve Türkiye’de yaşayan ve henüz kararsız olan seçmenlerin ulusal ve Batı karşıtı duygularına hitap etmek için kullanıyor ve art arda goller atıyor. Futbol terimleri ile devam edecek olursak, bu golleri kendi kalesine atmayacağının da bir garantisi yok. Zira eğer Almanya/Avrupa ve Türkiye arasındaki ipler tam olarak koparsa bunun Türkiye ve Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli insanlar için de elbette olumsuz sonuçları olacaktır.

Türkiye ve AB arasında imzalanan Mülteci Anlaşması uzun süredir sallantıda. Bir taraftan Avrupa söz verdiği toplam 3 milyar Euro tutarındaki mali desteği henüz ödemedi. Diğer taraftan ise yakın zamanda Türkiye’ye vize serbestliği hakkı tanınacağa benzemiyor. Anlaşmanın feshedilmesi durumunda mülteci krizinin geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mülteci anlaşmasının feshedilmesinin farklı sonuçları olacaktır: Birincisi Avrupa’daki mülteci sayısı tekrar artacaktır. Ancak Avrupa’ya kaçış oldukça maliyetli olduğu ve Türkiye’nin Suriye-Türkiye sınırına inşa ettiği 900 km’lik duvar tamamlanmak üzere olduğu için bu rakamın kontrol sınırları dâhilinde kalacağını düşünüyorum. Yine de bu durum mülteci konusunda bölünmüş olan Avrupa için yeni bir zorluk teşkil edecektir. Ayrıca bu durumun ikinci bir boyutu da, Avrupa’ya yasal kaçış yolları mevcut olmadığı için istenmese de korkunç insani felaketlerde artışların görülecek olmasıdır. Üçüncü olarak mülteci sayısının artması ile birlikte Avrupa’daki popülist-milliyetçi güçler tekrar yükselişe geçecektir. Türkiye aleyhtarlığı da yükselecek ve Türkiye ile müzakere eden veya Türkiye yanlısı bir tutumu savunan herkes yine eleştiri ateşine maruz kalacaktır. Hiç şüphesiz böyle bir atmosferin Avrupa’da yaşayan Türk kökenli insanlar üzerinde olumsuz bir etkisi olacaktır.

Türkiye’de yaklaşık 3 milyon Suriyeli mülteci yaşamasına rağmen, ülkenin gündeminde “göç” yer almıyor. Bunun sebebi nedir?

Bunun öncelikle iki sebebi var. Birincisi, göç sorunu Türkiye’de “az tartışmalı” siyasi konular arasında. Tüm siyasi partiler katı bir yabancılar mevzuatına sıcak bakıyor. Bu durum sadece farklı partilerin seçim beyannamelerinde değil, aynı zamanda AK Parti yönetiminde gerçekleştirilen kapsamlı reformlara rağmen, güvence altına alınmış uzun süreli oturum statüsünü ve yabancıların iş piyasasına eşit haklarla dâhil olmasını oldukça güçleştiren yabancı mevzuatı değişiklikleri ile kendini belli ediyor. Türkiye’deki tüm partiler, ekonomi ve gelişim üzerinde olumlu etkileri olacağını düşündükleri için yüksek nitelikli göçmenlerin girişini onaylıyor, ancak “sıradan göçmenlerin” yasal entegrasyonu konusunda Türkiye’deki yüksek işsizlik oranını gerekçe göstererek çekimser kalıyorlar. Suriyeli sığınmacılar bakımından ise partiler, birçok ayrıntıda farklı bakış açılarına sahip.

İkinci sebep ise bu ayrıntıların son yıllarda “büyük” siyasi mevzuların gölgesinde kalmasıdır. 2014 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana Türkiye’nin siyasi tartışmaları Erdoğan’ın gücünü genişletmesi etrafında şekilleniyor. Bu tartışmalar sırasında Erdoğan taraftarları ve Erdoğan karşıtları arasındaki ayrışma güçleniyor. Bu gergin ortamda göç konusuna ilişkin bir politika ve ayrıntıların yeri yok. Bu sebeple sadece göç politikası değil, aynı zamanda birçok diğer önemli siyasi konu da arka planda kalıyor.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar