Dosya: "Liberal islam" “Özgür Olun, Ancak Bizim İstediğimiz Özgürlük Kapsamında!”

DOSYA

Freie Universität Berlin’de öğretim üyesi olan Prof. Dr. Schirin Amir-Moazami ile “liberal İslam/muhafazakâr İslam” ayrımının suniliğini konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 1 Kasım 2017

“Liberal İslam” terkibi giderek daha sık kullanılıyor. Kendini liberal olarak adlandıran dernekler, hatta camiler kuruluyor. Siz bu kavramdan ne anlıyorsunuz?
Ben, bu tanımlamanın birçok farklı görüşü barındırdığı kanısındayım. Bu kavramın sözcüleri bile “liberal” sıfatına bireysel olarak hangi anlamı yükleyecekleri ve bunu İslam’la hangi şekilde ilişkilendirecekleri konusunda uzlaşmış değiller. En azından Almanya’da “liberal cami” açılışı ile Liberal İslam Birliği’nin (LİB) öncülük ettiği terörü kınama gösterisinin (#NichtMitUns) eş zamanlı gerçekleştirilmesi bu ihtilafı açık bir şekilde göstermiştir. Bu iki aksiyon birbirine rakip gösterilerdi ve hiç şüphesiz aynı günde organize edilmeleri de tesadüf değildi. Asıl meselenin “kaynaklar” etrafında dönmesi sebebiyle her iki taraf da kamuoyunun ilgisini çekme konusunda yarışıyor ve bunu kısmen oldukça gürültülü bir şekilde yapıyorlar. Daha önce kurulan LİB’in genel olarak daha heterojen olduğunu ve diğer Müslümanlara karşı uzlaşmacı bir tutum sergileme konusunda daha özenli davrandığını düşünüyorum. Ayrıca LİB ırkçılık veya sosyal eşitsizlik gibi konulara da gündeminde yer veriyor.

Sonuç olarak “liberal İslam” kavramı bana, Müslümanların sınıflandırılması için veya Müslümanların kendilerini sınıflandırdıkları bitmek bilmeyen bir etiket gibi geliyor. Bu sınıflandırmanın bazılarının hoşuna gidiyor olmasının asıl sebebi; liberal özgürlükler ile liberal bakış açısının karşıtı olarak kabul edilen bir dinin sentezini vaat etmiş olması. Birileri liberal değer ve prensipleri rahatça methedip, bunu yaparken İslam’ın içinden otantik bir sesle konuştuğu izlenimini uyandırdığında, bunu duymak liberalleri mutlu ediyor.

Bu tasarı, nihayetinde liberal projenin çelişkilerini de ortaya koymaktadır: Özgürlük hiçbir zaman güçten bağımsız değildir ve aynı zamanda da büyük ölçüde normatiftir. Soyutluk ve evrensellik vaadine rağmen liberal özgürlükler ne serbest hareket hâlindedirler ne de herkes bunlara eşit ölçüde sahip olmaktadır. Liberal özgürlükler modelinin oluşması ulus devlet modelinin (tek kültür, tek din, tek dil ve tek hukuk) oluşmasıyla eşzamanlı gerçekleşmiştir. Diğer bir deyişle genel geçerliliğe sahip soyut özgürlükler ile bu özgürlükleri garanti eden, ama aynı zamanda da düzenleyip kısıtlayan ulus devlet arasında ayrılamaz bir çelişki bulunmaktadır. Liberal Müslümanların pek de nadir olmaksızın bazı kesimleri dışlamalarının memnuniyetle görmezlikten gelinmesinin en önemli sebebi, bunların siyasi liberalizmi saf bir şekilde damıtmaları ve bunu çevrelerine evrensellik anlatısı şeklinde aktarmalarıdır.

 

İslam, oldukça çoğulcu bir geleneğe dayanıyor. İslam tarihinde liberallerin kendilerini izafe edebilecekleri bir safha var mı?
Ben İslam tarihçisi değilim. İkincil kaynaklara göre fikir belirtmek gerekirse geçmişte “liberal” olarak adlandırabileceğimiz yorumların her zaman olduğunu görüyoruz. Öyle ki bireyler akıllarını kullanmaları ve kaynakları kendi başlarına yorumlamaları konusunda teşvik ediliyordu. Ancak ben bunu yine de “liberal İslam” olarak ifade etmemeyi tercih ederim, çünkü bunu yapmak ilgili tarihsel bağlama uymayan yeni bir kavram dayatmak demek.

Öte yandan konu biraz da İslam’la neyi bağdaştırıp neyi bağdaştırmadığımıza gelip dayanıyor.

Şu sıralarda kendisinden övgüyle bahsedilen “İslam Nedir?” kitabında Shahab Ahmed, İslam’ın modern kavramsallaştırmalarının hem Müslümanlar hem de İslam araştırmacıları tarafından fazlasıyla hukuki kurallar çerçevesinde şekillendirilmesini eleştirmektedir. Bu sebeple Ahmed, İslami söylem geleneğinin bileşenleri arasına şiir, edebiyat ve sanatı da dâhil etmeyi, diğer bir ifadeyle İslami kaynakları temel alan ancak davranış normlarını bağlayıcı olarak düzenlemeyen türleri desteklemektedir. Ahmed, bunları Kur’an tefsirinin farklı türleri olarak adlandırmaktadır. Normatif İslam’a bu denli yoğunlaşılması Ahmed’e göre dışlamalara yol açmaktadır. Bu dışlama ise genelde İslam’ın norm ve zorunluluklarına uymayan, ancak kendisini yine de Müslüman olarak tanımlayanlara yöneliktir. Ahmed, bu durumdan insanın bir hukuk öznesi olduğuna dair modern anlayışı, diğer bir ifadeyle “homo juridicus’u” sorumlu tutmaktadır.

 

Liberal Müslümanların tez ve bakış açıları hangi ölçüde İslami-teolojik temellere dayanmaktadır?
Ben bu konuda fikir beyan etmemeyi tercih ediyorum. Aynı zamanda bu soruya nihai bir cevap verilebileceğini de düşünmüyorum. Cevap kişinin bakış açısına göre şekillenecek ve çeşitli olacaktır. En azından Almanya’da kamuoyundaki en etkili liberal görüşler İslami-teolojik temellere henüz yeni yeni uyum sağlamaya başlamıştır. Buna karşın Mohammed Arkoun veya Malek Chebel gibi düşünürler tefsir alanında deneyimli ve tecrübe sahibidirler. Onların İslami kaynaklara bağlılığını kabul etmemek benim görüşüme göre tehlikeli bir eleştiri olur. Daha dikkatli olmamız gereken konu ise kendini liberal olarak sınıflandıran bazı Müslümanların hangi dışlama mekanizmalarıyla bulundukları pozisyonları savundukları ve bunu yaparken bazı görüşleri, özellikle de kamuoyunda seslerini duyurma konusunda zaten zorlananları nasıl itibarsızlaştırdıklarıdır. Bu sebeple sormamız gereken soru hangi özgürlük kavramının şu anda işlediği ve hangi engellerle işlediğidir. Bu noktada özgürlüğün oldukça indirgemeci bir versiyonu öne çıkmaktadır. Bu özgürlük anlayışı Avrupa’da İslam ve Müslümanlar hakkındaki baskın tartışmalarda da duyulmaktadır. Tabiri caizse şöyle denilmektedir: “Özgür olun, ancak bizim istediğimiz özgürlük kapsamında!”

 

Şu an “Müslümanların tartışılması” konulu bir kitap çalışması yürütüyorsunuz. Müslümanlara dair tartışma, liberal Müslümanların ortaya çıkmasıyla nasıl şekillendi?
Tartışmalar her zaman düzenleyici ve kategorize edicidir. Ve söylenen her şey de hep aynı ölçüde duyulmaz. Bununla birlikte Müslümanlar bir tartışmanın “pasif alıcıları” değiller, aksine tartışma üretimine aktif olarak katkıda bulunmaktadırlar. Şu anda radikalleşme tartışması gündem teşkil ediyor ve bu tartışma sesli, tiz ve hararetli konuşanlar tarafından kızıştırılıyor. Liberal Müslümanların bu kadar iyi dinlenmelerinin sebeplerinden biri de belki de yelpazenin diğer ucunda yer almaları ve liberal bir panzehir sunuyor gibi görünmeleri. Dolayısıyla “liberal/radikal İslam”a dair söylemlerden hangisinin hangi şartlar altında ve hangi sebeple patlak verip, hangisinin diğerini bastırdığını sorgulamamız gerekiyor.

Müslümanlar hakkında sürdürülmekte olan tartışmaların günümüzde aşırı derecede artış göstermesi ve aynı zamanda Müslümanların kalplerinin ve ruhlarının da sürekli bir denetime maruz kalması insanlarda bir etki oluşturuyor. Nihayetinde liberal İslam’ın bazı seslerinin, Müslümanlara her taraftan tüm benlikleri ile özgür demokratik anayasayı kabul etmeleri yönünde yapılan çağrıların lüzumlu bir sonucu olduğunu da görebiliyoruz.

Diğer tüm sistemler gibi liberal çerçeve de özne pozisyonları oluşturmaktadır. Bu sebeple bazı görüşlerin cımbızla seçilip kınanması verimli bir yöntem değil. Burada söz konusu olan, nihayetinde özneleri oluşturan yapılar ve öznelerin önceden belirlenen çerçevede nasıl biçimlendikleri. Din bilimci Ruth Mas bu noktada “zorlama İslami özne”den söz ediyor. Buna göre sürekli belli bir dilin konuşulmasına yönelik dayatmanın sonucunda özne nihayetinde bu dili benimsemektedir. Bu öznenin eleştirilerini yalnızca tek bir tarafa yöneltmesiyle, örneğin “İslam’la ilgili yanlış olan nedir ve İslam entegrasyon kaynakları için nasıl kullanılabilir?” gibi sorulara kanalize olmakla sonuçta kişi kendini onaylayan bu tartışmayı hızlandırmaktadır. Neticede de hem liberal proje hem de ulus işlevini sürdürmeye devam eder.

 

Devletin liberal Müslümanları kendisine bir iletişim partneri olarak bulduğu görülüyor. Almanya’da “liberal İslam’ın” oluşması ne kadar gerçekçi? Yoksa devlet kendisine uygun olan bir İslam mı oluşturmaya çalışıyor?
Bu önemli bir soru; çünkü bu soru “Almanya ve Avrupa’daki Müslümanları” soyutlanmış ve özerk aktörler olarak göremediğimizi, aksine onları yalnızca etkileşim içinde oldukları bağlam dâhilinde ele alabildiğimizi gösteriyor. İslam’ın bu türleri, sadece liberal-seküler bağlamda olabildikleri kadar gerçekçidir. Liberal ve seküler devlet yalnızca hukuki şekil açısından tarafsızdır. Uygulamada ise oldukça farklı ve sıkı yöntemlerle (bkz. Fransa’daki laiklik) sürekli olarak dinî olgulara karışmaktadır. Bunu örneğin din ve siyaset arasındaki sınırı çizerek veya dinî uygulamaların içeriklerini belirleyerek ya da kendisiyle müzakerelerde bulunacak bazı dinî cemaatlere öncelik vererek gerçekleştirmektedir. Bununla beraber liberal ulus devleti, kendisinin garanti altına aldığı özgürlükleri yine kendisi düzenlemektedir.

Bunun dışında Avrupa’nın liberal-seküler düzenlemeleri fiilen (ve kısmen hukuken) Hristiyan imtiyazlara dayanmaktadır. Avrupa’daki Müslümanların bu alanlara dâhil olmaları için bir mücadele vermeleri gerekmektedir. Tanınma/kabul edilme mücadelesinde hüsnüzanla karşılanan Müslümanlar ise genellikle dinlerini mümkün olduğunca bireysel ve özel bir şekilde yaşayanlardır. Bunu talk show’ların sevilen konukları olan veya özellikle Aydınlanma, din eleştirisi ve modern özgürlükleri umut verici şeyler olarak ele alan insanların siyasi danışmanlara dönüşmesinde de görmekteyiz. Bu olgunun artık daha organize bir hâl alması yeni bir durum olsa da sonuç itibariyle şaşırtıcı değildir. Bu aynı zamanda devletin kendisiyle temaslarda bulunabileceği uysal bir Müslüman ses arayışının da sonucudur.

Sürekli olarak İslami organizasyonların uyuşmazlıklarından söz ediliyor. Ancak bu, gerçeğin yalnızca bir kısmı. Devletin, kilisenin ve ulus devletin önceden etkilemiş olduğu aranjmanı unutmamalıyız. Çünkü burada Hristiyan olmayanların ve kilise şeklinde organize olmamış olan dinî cemaatlerin –ne tarz otorite yapılarına sahip oldukları fark etmeksizin- dâhil olmaları gereken bir iskele var. Uysal bir partner olarak konuşma beklentisi, Müslümanlar arasındaki bölünmeleri güçlendiriyor. Çünkü bu münferit sesler devletin menfaatinin abartılı reklamını yapıp, birbirlerini karşılıklı olarak gayri meşru görerek diskalifiye ediyorlar. Kabul edilme/tanınma mücadelesinin dinî-siyasi bir ortamda gerçekleşmemesi nedeniyle liberal Müslümanlar kendilerini özellikle daha teşvike değer olarak görüyorlar. Kendilerini her türlü dogmadan ayrıştırdıkları için ılımlı, açık ve liberal bir dinî cemaatin kalite sembolüymüş gibi bir algı söz konusu.

 

“Liberal İslam” tartışmasında inançları çoğunluk toplumunca “uygun” kabul edilmeyen Müslümanların “zorla sekülerleştirilmesi” gibi bir durumdan bahsedebilir miyiz?
Seküler çerçeve baştan beri tarafsız/nötr değildi. Sekülerlik paradigmanın Hristiyanlıkta temelleşmiş ve bu mirastan ortaya çıkmış kendine özgü bir şeceresi var. Sekülerliğe, kilise ile devletin hukuki açıdan ayrılması dışında dinin bir düzenlenme şekli olarak bakarsak, o hâlde uygun olan/olmayan dinlerin normatif tasarıları ile bunların seküler kapsamlarını da düşünmeliyiz. Ben zorunlu bir sekülerleştirmeden söz etmek istemesem de Müslümanların dinî yaşayış biçimlerini bu normatif tasarılarla bağdaştırılabilir bir şekilde aktardıklarında kendilerine daha iyi kulak verildiğini kesinlikle söyleyebilirim. Sesi en çok çıkan liberal Müslümanların bu kadar sevilmesinin sebebinin seküler bir davranış biçimi oluştururken aynı zamanda bir Müslüman olarak konuşmaları olduğu düşüncesindeyim.

Sorunuzun ilk kısmına da kısaca değinmek istiyorum: İslam’ın herhangi bir şeklini radikalliğin panzehri olarak görmek oldukça kısır bir yaklaşım olur. Çünkü bu durum radikalleşme sorununun yalnızca İslam’ın bir problemi olduğunu ve toplumun yapısıyla hiçbir ilgisi bulunmadığını, aynı zamanda jeopolitik ihtilaflarla alakası olmadığını kabul etmek demektir.

 

Seküler Müslümanların bir yandan cinsiyet eşitliğini ele alırken diğer bir taraftan Müslüman kadınların başörtüsü takma haklarına karşı çıktıkları dikkat çekiyor. En güncel örnek ise kendisini “kadın İmam” olarak tanımlayan ve başörtüsüne karşı hukuk mücadelesi gerçekleştiren Seyran Ateş. Bu çelişki nasıl açıklanabilir?
Başörtüsüyle ilgili olan bu takıntı, Avrupa’da onlarca yıldır kamusal ve siyasi alanda sürdürülen ve yorucu bir tekdüzeliği olan, sonu gelmeyen tesettür tartışmalarının bir parçası. Dolayısıyla Ateş, aslında seküler feminist söylemleri yansıtan yaygın bir çelişkiyi tekrar ediyor. Bu görüşe göre özgürlüğün ve özgürleştirilmiş kadının yalnızca tek bir modeli vardır. Kadın düşmanlığı, cinsiyetçilik ve cinsiyet eşitsizliğiyle mücadele burada tek bir vücut pratiğine indirgenmektedir ki bu pratik aynı zamanda mücadelenin de sembolü olarak kabul edilmektedir. Beni şaşırtan ise tesettürlü kadınların kendi isteklerini göz önüne almaksızın onların özgürleştirilmesi gerektiği konusunda ısrar ediyor olmaları. Ayrıca çıplak bedenlerin veya cinselleştirilmiş kamusal alanın neden kimseyi rahatsız etmediğini de merak ediyorum. Oysa kadın bedeninin pazarlanması ve nesneleştirilmesi aslında feministlerde duyarlılık oluşturmalıydı. Ancak yine de örtülmüş bir beden, kadının baskılanması için kilit sembol olarak daha kullanışlı görülüyor. Burada ayırıcı bir güç biçimi olarak sekülerliğin (din ve siyaseti ayıran uygulama) aynı zamanda bedenin görünürlüğü, şeffaflığı ve kontrolüne ilişkin geleneklerle olan bağlantısı da gün yüzüne çıkıyor.

Tesettürün açılmasına Müslümanların bizzat katkıda bulunmalarının da bir geçmişi var: Tesettürü kaldırma politikaları Mısır’ın sömürgecilik dönemlerinde medenileşme misyonuna katılan yerel Müslüman otoriteler tarafından hızlandırılmıştır. Ancak sonuç olarak kaybedenler yine bu kişilerin kendileri olmuştur, çünkü sömürgeciler onları hiçbir zaman tamamen medenileşebilir kimseler olarak görmemiştir.

Fotoğraf:©SchirinAmirMoazami

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar