Almanya Almanya’daki Türkler Aidiyet Açmazında Mı?

Almanya’da sağ popülist AfD’nin Federal Meclis’e girmesi ülkedeki Türkler açısından endişe verici. AfD’ye en iyi cevap ise daha fazla katılım.

Burak Altaş 1 Kasım 2017

2017 yılı genel seçimleri Almanya için oldukça ilginç bir tablo ortaya koyarken Türk toplumu açısından da önemli sonuçlar doğurdu. Avrupa genelinde revaçta olan aşırı sağ akımların yükselişi Almanya’yı da etkisi altına aldı. Aynı zamanda anaakım partilerin tarihlerindeki en düşük oranlarını almış olmaları, halkın gittikçe aşırı uçlara yöneldiği yorumunu beraberinde getirdi. Almanya İçin Alternatif (AfD) Partisi kurulduğu günden bu yana söylemlerini sertleştirdikçe daha çok teveccüh görmeye başladı. Merkez partilerinde ve hatta sol cenahta bile panik havası oluşturan bu durum, sağa yönelen seçmeni kaybetmemek adına bu partilerin de azınlıklar üzerinden siyaset gütmelerine yol açtı. CSU’nun “sağ kanadımızı sıklaştırmalıyız” söyleminden başlayıp, Sol Parti Başkanı Sahra Wagenknecht’in mülteciler hususunda gittikçe muarızlarını andıran tutumuna kadar neredeyse bütün partiler AfD’ye tepki olarak sağa kaydılar. Hristiyan birlik partilerinin mültecilerin ülkeye kabulü bağlamında “üst sınır” kavramını ağza almaksızın fiilî bir üst sınır belirlemiş olmaları, Merkel’in de şimdiye kadar yürüttüğü vicdani çizgiden taviz vermeye mecbur kaldığını gösteriyor.

Seçim sonuçlarına bakıldığında bu tablonun kazananları tekrar meclise girmeyi başaran FDP’nin yanı sıra bilhassa AfD. Tarihinin en kötü seçim sonucunu alan SPD “onurlu muhalefet” rolüne soyunmak suretiyle durumu kurtarma çabaları gösterse de, aslında Merkel’den Schulz’a kadar tüm liderler kaybedenler kulübünün birer üyesi hâline geldiler. Madalyonun diğer yüzünü temsil eden galip tarafın mülteciler ve Müslümanlar üzerinden kampanya yürüterek bu pozisyonu elde ettiği düşünülürse, Almanya’daki Türk toplumunun da kaybedenler kulübünün bir diğer halkası olmaya aday olduğu söylenebilir.

Geleceği Şekillendirmek

Bu gidişatı durdurmak adına Türkiye kökenlilerin şimdiye kadar benimsedikleri bazı hatalı tavırlardan vazgeçmeleri gerekiyor. Demokrasilerde edilgen ile etken konumları ayıran kriter katılımdır. Katılım ise o ülkenin siyasetine, gündemine, ilişki ağlarına, çıkarlarına ve kültürüne ilgi duymaktan geçer. İlgi emeği, emek ise vukufiyeti doğurur. Seçmen ancak sorumluluk bilinci kazandıkça özneleşir ve belli periyotlarda seçim sandığına zarf atmanın ötesine geçerek geleceği şekillendirici bir konuma yükselir.

Almanya’da yaşayan Türk (kökenli) toplum ise maalesef 60 yıllık bir maziye sahip olmasına rağmen mezkur konuma ulaşma konusunda çok az bir mesafe kaydetti. “Katılım” kavramını partilere üye olup “kaleyi içten fethetme” düzeyinde anlayan, tek başına üyelik vasfıyla kökleri kısmen 19. yüzyıla dayanan partilerin siyasetine etki edebileceği hayaline kapılan insanların anlayışları hâkim olduğu sürece de bir gelişme beklenilmemeli.

Bedenen Avrupa’da, Zihnen Türkiye’de Bir Toplum

Sorun aslında katılımı yapay bir süreç olarak algılamakta yatıyor. Televizyon ekranlarındaki diyetisyenlerin kilo vermek için önerdikleri yöntemlerin başında nasıl sağlıklı beslenmeyi bir hayat tarzına dönüştürmek geliyorsa, bir ülkenin nabzına katılım sağlamak da bu tutumu bir yaşam biçimi olarak algılamaktan geçiyor. Katılım kavramına yaklaşım şekli geçici diyet yapan kişinin hâlini andırdıkça hızlı bir bıkkınlık ve zorakilik hâlinin doğması kaçınılmaz. Alman siyasetine duyulan ilginin sadece seçim dönemleriyle kısıtlı kalması katılım konusunda daha çok yol kat edilmesi gerektiğine işaret ediyor.

Oysa katılımı doğal bir hayat tarzına dönüştürmeyi becerdiğinizde tam anlamıyla yaşadığınız ülkelerde kök saldığınızı iddia edebilirsiniz. Zihinle bedenin ayrı ülkelerde ikamet etmelerinden doğan sorunları aşmak, bu ülkeler arasında zihinde kurgulanan çatışmayı sonlandırmakla mümkün. Bu anlamda düşülen hatalardan ilki, katılımı siyaset ile kısıtlamakta yatıyor. Kültürel hayata etki etmeyen, bulunduğu toplumun sorunlarını kapsamayan, yaşadığı ülkenin geleceği ile alakalı düşünceye sevk etmeyen bir katılım, hiç şüphesiz siyasette de kötürüm kalmaya mahkûm olacaktır. Bir topluma söyleyeceğiniz sözünüzün olması için o topluma geniş bir yelpazede ilgi duymalısınız.

Almanya’daki Türklerin İlgi Odağında Orantısızlık

Düşülen ikinci büyük hata burada başlıyor: Türkiye’ye gösterilen alakanın yarısını reel şartlar itibariyle gündelik hayatımıza çok daha büyük etkiye sahip olan Almanya gündemine gösterilmiyor oluşu. Bu tespitte bulunurken bilhassa kültürel ve dinî kimliğimizi muhafaza etmek açısından Türkiye ile olan güçlü bağların korunmasının elzem olduğu elbette unutulmamalı. Burada eleştiri konusu olan husus daha çok Türkiye gündemine dair en detay konularda bile fikir sahibi olup, Almanya’daki tartışmalardan bîhaber olmaya yönelik. TEOG, YGS ve LYS gibi sınavların kaldırılmasını heyecanla takip eden, taşrada inşa edilen yeni bir devlet hastanesinin yatak sayısıyla muhalif “döven”, ancak Almanya gündemini takip etmek için akıllı telefonuna tek bir haber aplikasyonu dahi yüklemeyen “duyarlı” bireylerimize ne demeli?

Köken Ülke Mi, Yaşam Alanı Mı? Her İkisi De!

Türklerden asimilasyon talep edenlere karşı gösterilen haklı tepki, belki de birçok kişiyi üçüncü bir hataya daha sürüklüyor. Bir kısım siyasiler tarafından dayatılan “köken kimlikten muhayyel bir öncü kültür (Alm. “Leitkultur”) adına vazgeçilmesi gerektiği” tezi, Türklerin Türkiye ile Almanya arasında bir seçime zorlanmaları anlamını taşıyor. Almanya’daki çifte vatandaşlık tartışmaları da aynı yönde yorumlanabilir. Nitekim ulus devlet paradigması içine bu denli sıkışmış bir dayatmayı kabule yanaşmayan Türklerin bir kısmının aynı hataya düştüğünü işaret eden veriler mevcut. Bu anlamda Türkiye’ye yönelik hissedilen sevginin Almanya’ya karşı menfi duygular beslemeyi zorunlu kıldığı gibi bir ön kabul hâkim. Şüphesiz geçtiğimiz dönemlerde kötüleşen ilişkilerin ve zehirlenen siyasi retoriğin etkisiyle ilişkili bu tutum, sahiplerini içinde bulundukları geminin batması için dua etme gibi bir tezata sürüklüyor. Durum bu olunca yapıcı bir katılım da imkânsızlaşıyor. Yine de söz konusu duygu dünyasının değişebilmesi, gittikçe “beyaz”ın üstünlüğünü dayatan örtülü bir ırkçılığa evrilen Alman medyası ve siyasetinde tekrar sağduyunun hâkim olmasına bağlı. Bu nedenle hatayı tek taraflı olarak Türkiye kökenli toplumda aramak yanlış olur.

Bulunduğu pozisyonu iyi analiz edip sahip olduğu imkânların farkına varan Türkiye kökenli toplumun, kendini siyasi çekişmelerin dışında duran bir konumda görmesi gerekiyor. Siyaset üstü bir konum benimsendiğinde iki ülke arasındaki fay hatlarının da sanıldığı kadar derin olmadığı anlaşılacaktır. Güncel siyasetin gerginliğinden soyutlanmak bu manada kaçınılmazdır. Fillerin tepişmesinde çiğnenmektense ülkeler arasında köprü işlevi görmek, söz konusu her iki ülkenin de çıkarına katkı sağlayacağı gibi, Türk kökenlilerin sadakat krizine kapılmaksızın hareket etmelerini sağlayacaktır. Tarihine, inançlarına ve kültürüne aidiyet hissedilen köken ülke ile sunduğu imkânlardan istifade edilen, eğitimden sağlığa, iş sektöründen sivil topluma kadar her alanda içinde barındırdığı bireyleri çevreleyen yaşam alanı arasında seçim yapma gibi bir mecburiyeti yok kimsenin.

Almanya’yı da aşan bir perspektiften bakacak olursak yaşam alanı olarak Avrupa’yı seçen veya hasbelkader Avrupa’da dünyaya gelen Türkler, ilk önce “gurbetçi” tanımlamasını reddetmekle işe koyulmalılar. Kavramsallaştırma noktasında titiz davranarak çoktandır gerçeği yansıtmayan “geçicilik” statüsünü yıkıp, Avrupa’nın kalıcı birer unsuru olduklarını fiilen deklare etmeliler. Köken kimliğe sahip çıkmayı görev addetmekle içinde yaşanılan toplumun etkin bir parçası olmanın kimlik krizine sebebiyet veren bir ikilemden ziyade varoluşsal önemi haiz bir özellik olduğunun altını çizmeliler.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar