Dosya: "Avrupa'da İslam Eğitimi" “İslam Eğitimi, Bilginin Yüklenmesinden Çok Daha Fazlası”

Avrupa'da İslam Eğitimi

Dr. Abdullah Şahin, İslam Eğitimi ve onun azınlık-çoğunluk bağlamlarındaki meydan okumaları hakkında uzmanlaşan bir akademisyen. Warwick Üniversitesinde öğretim üyesi olan Şahin’le İslam eğitiminin ne olduğu hakkında konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 1 Aralık 2017

Avrupa’nın birçok ülkesinde, devlet okullarında isteğe bağlı olarak, Müslüman öğretmenler tarafından İslam din dersleri veriliyor. Okullarda sunulan İslam din derslerinden, özel (İslami) okullarda İslam’ın öğretilmesine ve camilerdeki İslami eğitime kadar uzanan bu geniş “dinî eğitim” ile ilgili genel bir soruyla başlayalım: Avrupa’da, yani pluralist, seküler bir bağlamda İslami eğitim hangi meydan okumalarla karşı karşıya?

İlk meydan okuma göç sürecine dayanıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrası göç süreci bugün karşılaştığımız problemlerin de çerçevesini çiziyor. Göç eden ilk neslin buraya çalışmak için geldiğini ve akademik İslam eğitimi almadığını biliyoruz. Genel olarak dindar ve muhafazakar insanlar, birçoğu biraz para kazanıp dönmek istiyor. Geri dönüşün köken ülkeden ailelerin gelişiyle bir mitolojiye dönüşmesi ve çocukların Avrupa ülkelerinde doğuşuyla birlikte, “Bizim çocuklarımızın İslami, kültürel kimlikleri ve değerleri ne olacak?” endişesi baş gösteriyor.

Öte yandan hazırlıksız bir ortam da var. Avrupa’daki Müslüman azınlık bulunduğu ülkelerdeki mevcut sistem içerisinde yerleşik hâle gelmeye başlıyor. Camiler, İslam eğitim merkezleri kuruluyor. Bu kuruluşlarda okutulan din derslerine “informel İslam eğitimi” diyebiliriz. Denetlenmeyen, gönüllülük esasına dayanan dersler bunlar. Buradaki eğitmenler İslami eğitim konusunda uzman değiller. İhtiyaca profesyonel bir çerçeve çizilmediğini de görüyoruz. Bazı sorular da baş gösteriyor: Avrupa’da doğup büyüyen, ebeveynlerinden farklı tecrübelere sahip gençlerin İslam eğitimi ihtiyaçları nasıl karşılanacak, sorusu bunlardan biri.

Dil sorunu, gençlerin anadillerini hemen hemen hiç kullanmamaları, İslami eğitimin, kültürün korunması açısından anadilde verilmesine bir de İslam eğitiminin profesyonel, araştırmaya dayalı bir ivme kazanmamasını ekleyebiliriz. İslami eğitim “informel” bir şekilde, mevcut dinî grupların kendi çizmiş oldukları hedefler doğrultusunda ilerliyor. Avrupa’daki İslam din eğitimi kendi bağlamında konuşlandırılamıyor. Dolayısıyla Müslüman çocuk ve gençlerin İslami anlayışları, iman gelişimleri, İslam’ı kendi kontekstlerinde yeniden yorumlamaları çok zor. “İslam eğitimi” de ne yazık ki olgunlaşamıyor ve bilimsel, profesyonel bir karekter kazanamıyor. Özetle Avrupa kontekstinde gelişen ilk “meydan okuma” bu göç sürecindeki problemler ve bunların 40 yıl boyunca ciddi olarak irdelenmemesi.

Öte yandan Müslüman nüfusun artmasıyla birlikte Avrupa ülkelerinde din eğitimi anlamında bir değişim de meydana geliyor. Örneğin İngiltere’de birçok şehirde Müslümanlar okullardaki çoğunluğu oluşturuyorlar. Bu hızlı sosyal değişim neticesinde develet okullarında Hristiyan merkezli bir din eğitimi vermeye gerek olmadığı görülüyor. İlerlemeci din eğitimcileri bu meydan okumaya karşılık veriyorlar ve din konusunda daha kapsayıcı, mezhebe/inanca dayanmayan, bilimsel temeli olan bir din eğitimi hazırlıyorlar. İngiltere’deki model, bu anlamda diğer Avrupa ülkelerinden farklı. Orada din eğitimi müfredatları şehir düzeyinde belirleniyor. Örneğin Birmingham’da çok büyük bir Müslüman cemaat olduğu için buradaki okullarda din eğiticisinin İslam’ı okutma şansı var. Diğer ülkelerde din eğitimi mezhebe dayalı olduğu için İslam’ın inanca dayalı olarak okutulabilmesi önünde İslam’ın kamu hukuku kapsamında tanınması şartı var.

İkinci en büyük meydan okuma ise 11 Eylül. İslam bir anda politikacıların merkezî problemi hâline dönüşüyor. Özellikle aşırılığı önleme konusunda farklı İslam eğitimi modelleri ileri sürülüyor. Birçok üniversitede İslam ilahiyatları, İslam din eğitimi merkezleri kuruluyor. Bunlar çok ilginç gelişmeler, fakat tepeden aşağıya doğru inen bir politikaya dayandığı için İslam’ın eğitim felsefesi ya da pedagojik modellerinin içeriği ne yazık ki doldurulmuş değil.

Dolayısıyla İslam din eğitimi alanı, 40 yılın ardından teorik bir olgunluğa ulaşamıyor, pedagojik modeller üzerinden Müslüman gençlerin değişen ihtiyaçlarını karşılayamıyor; anlamlı bir İslam eğitimiyle, onların olgun bir İslami kimlik geliştirebilmelerine katkıda bulunmuyor. Burada devlet politikalarında daha ziyade seküler-pragmatik amaçlar var sanki. İslam eğitimi alanı, çok büyük yatırımlar yapılmasına rağmen hâlâ akademik temelleri oturtulmamış ve Müslümanlar tarafından da kabul göremiyor.

Öte yandan sorunlar sadece devletin politikalarıyla da ilgili değil. Aynı zamanda Müslümanların da organize olamamaları bu sorunda etkili. Avrupa devletleri din eğitimi konusunda şimdiye dek yalnızca Hristiyan kiliseleriyle çalışmaya alışık olduğu için Kiliselere benzer bir organizasyon yapısı, bir dinî otorite arıyor. Seküler devlet Kiliseler veya Yahudi grupları ile doğrudan iletişime geçmeye alışmış; organize olamamış Müslümanlar kendi mesajlarını iletmekte zorlanıyorlar. Bu kurumsallaşma olmayınca da mecburen tepeden inme bir giriş yapıyor.

 

Biraz önce bahsettiğiniz gibi, İslam, kıtaya sonradan “göç etmiş” bir din olarak, mevcut dinî eğitim sistemine eklemlenmiş durumda. Başka bir dinî eğitim modeline eklemlenmenin şansları ve riskleri neler sizce?

Avrupa’daki dinî eğitim modelleri Hristiyan temelli. Fakat, İngiltere’de bir farklılık var, burada seküler eğitime dayalı bir eğitim felsefesi söz konusu. Ama dediğiniz doğru. Avrupa’daki din eğitimi çoğunlukla Hristiyan din eğitimini yansıtıyor. Devlet İslami eğitim merkezlerinin kuruluşuna izin veriyor, ama yapılan bütün çalışmalar, hatta bilimsel çalışmalar, modellerini Hristiyan din eğitimi modelinden alıyorlar. Alana atılan insanların büyük bir kısmı ise, ya ilahiyat kökenli ya da seküler eğitimden geliyorlar. Bu iki alanı sentez edemeyince, en kısa yol olarak Hristiyan modellerinin kopyalanması kalıyor. Bu da büyük bir problem. Oysa ortam yeni bir “bağlam” olduğu için, İslami eğitimi yeniden düşünmek gerek. İslam’ın eğitim modelini üretebilmek için de İslam’da eğitim nedir, nasıl olmalı, bunun teolojik ve felsefi temelleri neler gibi soruların cevaplanması gerek. Bu tür çalışmalar olmadığı sürece Müslümanların Hristiyan eğitim modeline eklemlenmesinden kaçış yok. Avrupa’ya özgü, yeni bir İslam eğitim modeli gelişmiş değil. Bunun ne teorisi ne de pratiği var maalesef.

 

Peki nedir sizce İslam’ın eğitim modeli?

Buna daha çok “modeller” diyebiliriz. Monolitik bir bakış açısı doğru değil. İslam’da eğitimin ne olduğuyla ilgili çalışmalar yapılmış, fakat bunlarin birçoğu “maneviyatsız” olarak algılanan seküler Batılı eğitime tepki niteliğinde maalesef . Sömürgecilik sonrası İslam ülkelerinde üniversitelere ve eğitim sistemlerine Batılı düşünce yerleşince, Müslümanlar bir cevap vermeye çalışmış. Burada soru şu: “Biz eğitim sistemimizi yenilerken bunu İslami olarak nasıl anlamlandırabiliriz?” Bu sorunu hiçbir İslam ülkesi çözebilmiş değil. Türkiye, birçok İslam ülkesi gibi, eğitim sistemindeki problemlere odaklandıkça bu temel sorunla yüzleşiyor, ama Türkiye’deki eğitim de seküler mantıkla işleyen, Batı kopyalamasıyla oluşan modellerle dolu. İslam’da eğitim nedir, nasıl olur, Müslüman’ın eğitim vizyonu nedir, sorularına cevap, sistematik bir düşünce gerektiriyor.

Sorunuza gelirsek: Bence İslam’ın kendine ait bir eğitim modeli var, fakat bunu anlayabilmek için biraz “eğitimsel” düşünmek lazım. Benim görebildiğim kadarıyla bir yöntem problemi var. İslam’da eğitim tarihi, İmam Gazali’de eğitim gibi konularda bir sürü kitap yazılıyor; ama bu çalışmaların çoğu metodik olarak ya tarih ya da genel İslami çalışmalar mantığıyla üretilmiş. Eğitimsel ve pedagojik metodu kullanarak İslam’ın dinamik eğitim vizyonunu ve pedagoji anlayışıyla değerlerini ortaya çıkarabilecek çalışma çok az. Dolayısıyla ortaya konulan çalışmalar ve modeller de sınırlı. İslam’daki eğitim ya etik değerlerin basit olarak verilmesine dönüşüyor, ya da bir “komut verme antrenmanı”yla karıştırılıyor. Oysa “eğitim” kavramı, talimat (İng. “instruction”) ya da antrenman (İng. “training”) kavramlarından çok farklı bir şey. Eğitimi ezberciliğe dayanan bilginin yüklenmesi olarak algılıyoruz; bu doğru değil.

Bence İslam’ın kendine has dinamik bir eğitim felsefesi var. Mevcut model ve düşüncelerse, İslam’daki bu dinamik eğitim anlayışını bize aktaramıyor, bana göre sıkıntı da burada. Ben “İslam Eğitimine Yeni Yaklaşımlar: Pedagoji ve Kişilik Oluşumu” adlı kitabımda İslam’da “eğitim” kavramının en temelinin “terbiye” olduğunu söylüyorum. Bu “terbiye”nin Kur’an ve Sünnet’te bir karşılığı var. Basit bir endoktrinasyon ya da ezberleme ile sınırlandırılamayacak, dinamik ve insan doğasını bütünsel olarak kucaklayan bir kavram bu. Kur’an kendine özgü dinamik eğitim modelini buna bina etmiş ve tam da bu nedenle yeni bir “insan” ve “medeniyet” üretilebilmiş.

Ben İslam hukuk felsefesi çalışmış bir ilahiyatçıyım. 1998’de İngiltere’ye İslam çalışmaları doktorası yapmaya gelip, İngiltere’deki geleneksel Asya İslam’ını gördüğümde şok olmuştum. Kur’an kurslarında ve medreselerde, hatta yüksek İslam eğitiminde yaptığım gözlemlerde ezbere ve talimatlara dayalı bir eğitim modeli gördüm. İslam eğitimi bu şekilde verilmeye çalışılıyordu. Bu eğitimin Müslüman gençlerin dünyasına hitap edip etmeyeceğini merak ediyordum. Bunun için ampirik bir çalışma yaptık ve mevcut geleneksel, formel ve informel İslam eğitim pratiklerinin Müslüman gençlerin dinî tutumlarını ve kişiliklerini nasıl etkilediği üzerine sosyo-psikolojik ampirik bir araştırma modeli geliştirdik. Netice çok ilginçti: Üçüncü ve dördüncü nesil gençlerin İslam’a çok güçlü duygusal bağları vardı, fakat İslam’ı anlayışları ve bilgileri çok sıkıntılıydı. Kendilerine verilen basit İslam eğitimi faydalı olmuyor, bilakis İslami bir anlayışın geliştirilemediği durumlarda bu ihtiyacı belirsiz gruplarda gideriyorlardı. Çalıştığımız 15-25 yaş arası 500 gencin yüzde 80’i, içe kapalı, sadece taklide müsait bir dinî kişilik gösteriyordu. Bu din eğitimi, kendi kendine düşünebilen, niye Müslüman olduğunu anlayabilen, reflektif bir dinî kişilik oluşturamıyor ve netice olarak onları hızlı değişen çokkültürlü ve seküler ortamdaki yaşam gerçekliklerine hazırlayamıyordu. Dolayısıyla ortaya çıkan en önemli soru da şu: İslam’da eğitim gerçekten de sadece taklide uygun, içe kapalı, kendi kendine düşünme becerisi olmayan kişilikler mi üretmeye mahkum? Yoksa İslam’da eğitim reflektif, ucu açık dinî kişilikler ortaya çıkarabilir mi? Kur’an açık bir dindarlık mı istiyor, yoksa içe kapalı, sorgulamayan, kendi kendine düşünemeyen bir dindarlık mı istiyor? İslam’da eğitim tek boyutlu bir insan mı üretmeye odaklanıyor, yoksa bu eğitim gerçekten kapsamlı ve özgürleştirici bir kişilik geliştirebilir mi? Eğer bu mümkünse, Avrupa’daki İslam din eğitiminin de böyle kurgulanması gerek. Eğitimin “ne”liği ve dindarlığın “ne”liği cevaplandırılması gereken sorular arasında.

Seküler eğitimciler, Müslümanların mevcut eğitim pratiğine baktığında İslam’da eğitimin tek tipli, içine kapalı, endoktrinasyona odaklanmış bir mantığa sahip olduğunu iddia ediyorlar. Fakat bu iddiaya müderrislerin ve İslam eğitimi veren hocalarımızın verecek cevapları yok. İslam eğitimi, kültürel bir “naratif”in gençlere aktarılması, ebeveynlerin köken ülkelerinden yanlarında getirdikleri “hikaye”nin Müslüman gençlerin hayatında otoriter bir şekilde yeniden yaratılma süreci olarak görülüyor. İslam’da eğitimi bu şekilde anlamaya mahkûm değiliz. Ebeveynlerin kendi değerlerini çocuklarına aktarma hakları var, ama çocukların kendi yollarını bulma hakları da var. İslam eğitimi kendi sorumluluğunu üstlenebilen, özgüvenli, reflektif bir kişilik üretmeye imkân tanıyan bir süreç de olabilir.

Bahsettiğiniz şey “tehlikeli” bir şey değil mi? Yani hâlihazırda Avrupa’da Müslüman cemaat artan asimilasyon talepleri ve ayrımcılık tecrübesi karşısında tabii bir refleks olarak “kendi içine”, muhafazakâr değerlerine sarılıyor ve sahip olduğu ne ise onu korumaya dayalı bir eğitim anlayışı geliştiriyor. Bahsettiğiniz “atılım” Avrupa konteksti için hem tehlikeli, hem de imkân dışı değil mi?

Keşke elimizde deliller olsa da hâlihazırda Avrupa’daki Müslümanlar olarak sunduğumuz “geleneksel” İslam eğitiminin Müslüman gençlerin kimliğini gerçekten muhafaza eden, bu hikayeyi yeniden üretebilen bir şey olduğunu söyleyebilsek. Eğitimin temel fonksiyonlarından biri “muhafaza etmek”tir, evet. Seküler, liberal ya da geleneksel toplumlarda eğitimin yapacağı ilk şey, genç nesillere ebeveynleriyle uyuma dayalı bir değer bilgisi vermektir. Ama eğitimin sadece “değerlerin muhafazası” çerçevesinde kalması, gençlerin hayata hazırlanmaları konusunda ciddi sorunlar doğurur. Çünkü Avrupa’daki Müslüman gençlerin tecrübeleri kendi ebeveynlerinden büyük oranda farklı. Pakistan’dan İngiltere’ye gelmiş ebeveynlerin kafasında çocuklarına aktarmak istedikleri “hayali bir kimlik” var. Bu hayali kimliği Londra’da farklı bir bağlamda büyüyen çocuklara aktarabilmek ne denli realist, bunu sorgulamamız lazım. Mevcut durumda Avrupa’da azınlık durumunda olan Müslüman ailelerin İslam eğitiminden anladığı kültürel “narratif”in iletilmesi olarak kendisini gösteriyor. O zaman bu eğitime “İslam eğitimi” değil, “kültür eğitimi” dememiz lazım. Etnik arka plana, kültüre, aşiretlerin örflerine odaklanan bu eğitime “kültürü canlandırma süreci” diyelim. İslam’da eğitim buna indirgendiğinde, kültür eğitimi için İslam’ın kullanılması söz konusu. Kur’an’daki eğitim anlayışını, yalnızca ebeveynin kendi kültürel kodlarını gence yüklemesi şeklinde anlayamayız.

Sorunuza dönersek, ikinci bir sorun da bu eğitim anlayışının Müslüman gençlere İslami bilgiyi gerçekten aktarıp aktaramadığı. Bizim çalışmamızda gençlerin tamamına yakını, ebeveynlerinin İslami bilgileri olmadığını, camiye gittiğinde imamın İngilizce/Almanca/Fransızca konuşmadığını söylüyor. Bu genç İslam’ı nerede öğreniyor peki? Müslüman gençlerin bir kimlik ihtiyacı var. O arayışın içerisindeki gence eğer bizim İslam eğitimi modelimiz, İslami bilgiyi mevcut bağlamına aktarabilme imkânını tanıyorsa, bunda zaten sorun yok. Fakat elimizdeki veriler, Avrupa’daki İslam eğitiminin nesiller arası değişimi görmezden geldiğini, ezbere ve öğretmen ya da ders kitabının otoritesine dayalı olduğunu söylüyor. Oysa İslam’da eğitim neden metin ya da hoca merkezli olsun ki? Neden bu eğitim “öğrenme” merkezli olmasın?
Eğitimin temel amacını sorgulayalım. Allah Teâlâ Kur’an’ı gönderiyor ve her gün defalarca okuduğumuz Fatiha suresinde kendisini “eğitimci” olarak tarif ediyor. İslam’da eğitimin endoktrine mi edici, yoksa özgürleştirici bir fonksiyonu mu olduğu sorusunun cevabını ararken karşımıza “Rab” kavramı çıkar. Allah insanla ilişkisinde kendisini “Rab” olarak tanıtır.

Râgıb el-İsfahânî’nin 12. yüzyılda yazdığı “Müfredat” isimli, Kur’an’ı doğru anlamaya yardımcı olacak bir Kur’an sözlüğü var. İsfahanî “Rab” kelimesini “terbiye” kavramına, yani bizim şu anki modern “eğitim” kavramına bağlayarak açıklar. Onun tanımına göre “terbiye”, insan doğasının, potansiyellerinin tümünü belirli merhalelerle gelişimini hazırlama sürecidir. Şu anki modern eğitimden anlamaya çalıştığımız şeyi neredeyese 10 asır önce söylüyor bu âlimimiz. Terbiyeyi “İslami” ya da “İslami olmayan” olarak ayırmıyor; onu Allah Teâlâ’nın insanlara verdiği bütün gerçek boyutları geliştirme süreci olarak tanımlıyor. Öğrencinin tecrübe ve ihtiyacının dinlenmesinden, sürekli gelişmesine yardımcı olmaktan, onu lider durumuna getirmekten bahsediyor. Bu şekilde de Kur’an’daki dinamik eğitim anlayışını özetliyor aslında.

Buradan İslam’da eğitimin öğrenci merkezli bir süreç olduğunu, temelde insanı “insanlaştırma” sürecinde bir bütün olarak kabul eden bir kaygı taşıdığını, basit otoriter bir bilgi verme sürecinden daha fazlası olduğunu görüyoruz. Bu arada benim de sıkça karşılaştığım sorular var. En yaygını, “Biz ucu açık, düşünmeye dayalı bir eğitim verirsek çocuklarımız karşımıza dikilir, bizi dinlemez, seküler ya da ateist olurlar.” şeklinde. Doğru, İslam eğitimi veren eğitimcilerin amacı, insanları taklitten çıkarıp seküler yapmak değil. Amaç, geleneği anlayacak, onunla yeniden düşünebilecek ve kendi dünyasını İslami olarak anlamlandırabilecek bir eğitim vermek. Kendi kendine düşünebilen, geleneği anlayabilen, düşünsel olarak gelenekle bir bağ kurabilecek kişilikler ortaya çıkarabilmek.

 

Yani “taklit”ten “tahkik” e geçişi kastediyorsunuz. “Reflekte etmeyi” bu şekilde tercüme edebiliriz sanırım…

Aynen. Çünkü “tahkik” için bir düşünce becerisi gerek. Bu ucu açık bir süreç ve genel olarak sorgulamayı gerektiriyor. Bizim öğretmenlerimizin ve ebeveynlerimizin de bu sorgulama sürecine cevap verebilmeleri gerekiyor. “Tahkik” sadece “bu haram” demekle olmaz. Bu sorgulama süreci çok derin olabilir. Bizim istemediğimiz sonuçlar da çıkabilir. Bu doğal. Ama burada Kur’an’ın kendisini esas almalıyız. Kur’an’ın eğitim felsefesinde bu risk alma temayülü var. Kur’an’da Hz. İbrahim (a.s.) sorgulayan bir genç. Peygamber olduktan sonraki süreçte Hz. İbrahim (a.s.)’in sorgulayan, anlamaya çalışan kişiliğinin devam ettiğini ve Allah Teâlâ ile neredeyse bir öğrenci-öğretmen diyaloğu yaşadığını görüyoruz. Kur’an bize Hz. İbrahim’in (a.s.) doğal insani tecrübesi sonucu ahirette yeniden dirilişi sorgulamasını aktarır. Cenâb-ı Hakk kendisine, “Yoksa gücümüzden şüphe mi ediyorsun?” diye sorduğunda, Hz. İbrahim, “İnanıyorum, ama sorgulayan insani kalbimi tatmin etmeye ihtiyacım var.” diyor tabiri caizse. Cenâb-ı Hak da bu doğan insani arayışı, inanç esaslarına kadar uzanan bu sorgulama sürecini, İbrahimi duruşu tabii kabul ediyor ve örnekle cevap veriyor (Bakara suresi, 2:260). İslami eğitimin yapabileceği, işte bu tefekküre, diyaloğa dayalı, öğretmen-öğrenci onurunu kuruyan, sorgulayan ve özgüven oluşturan “terbiye” şartlarını hazırlamak ki bu süreç İslami ve insani bir olgunluğun oluşumuna katkıda bulunsun. Eğitimsel olarak bakıldığında, Kur’an Hz. Muhammed’in (sav) bu dinamik ilahi eğitimi nasıl içselleştirip tüm insanlığa örnek oluşunun pedagojik modelini sunar.

Burada bahsettiğimiz bu sorgulama bizi istemediğimiz sonuçlara götürebilir, ama bu riski almazsak, mevcut sorgulamaları yok sayarsak, birçok nesle daha çok zarar vermiş olacağız. Tam olarak bu sorgulamaya güven ve izin verilmediği için –Allah korusun- dinden çıkanlar da var.

İslam’da insan merkezli bir süreç olan eğitim, insanın aldığı bütün boyutları kapsar; bunun içerisinde şüpheci düşünce de vardır. Neticede “tahkik”in “yakin”e ulaştırması amaçlanır. Amaç insanı Kur’ani tabirle “nefs-i mutmainne” olgunluğuna getirmektir. Mevcut İslami eğitim modeliyle bu “insan projesi”ni gerçekleştirebilmek mümkün değil. Özellikle Avrupa’da azınlık ortamındaki Müslüman gençler İslami eğitime en çok ihtiyaç duyanlar. İslami eğitimin Avrupa’daki Müslümanlar için en güçlü alan olması gerekirken tam aksine bizim en zayıf alanımız eğitim. Dolayısıyla çokça duyduğumuz Avrupa’da imam ve öğretmen yetiştirme, en önemlisi İslam ilahiyat eğitimi de bir türlü anlamlı ve etkin bir şekilde gelişemiyor.

Biz Müslümanlar olarak Avrupa’da olgun bir İslam’ın gelişmesini istiyoruz. Ama bunun önünde yalnızca siyasi engeller yok. Bunun en temelinde düşünsel zenginlik ortaya koyabilme, İslam’ın insan projesini yeniden aktive edebilme sorunu yatıyor. Biz bunu halledemezsek Avrupa’daki İslam’la ilgili diğer problemleri de halledemeyiz. Bizim, “eğitim modeliniz nedir” sorusuna verecek bir cevabımız yok ne yazık ki. Olgun bir İslam eğitimimiz olmadığı için, mevcut modellerimiz ya hiç olmayan, ya da aşırı bir dindarlık üretiyor.

Özellikle Almanya ve Avusturya’da devletin kurmuş olduğu ilahiyat merkezlerinin ciddi bir kritiğe ihtiyacı var. Neredeyse 10 yıl oldu, bunlar İslam eğitimi için altın fırsatlar sunuyor, ama bunların hiçbiri ciddi bir model çıkartamıyor. Bu nedenle de İslam’ın Avrupa kontekstinde kendisini yeniden ifade edebilmesi de mümkün olmuyor. Bu sorunun derinliğini algılayabilecek bir bakış görmüyorum ben.

 

Avrupa’daki Müslüman cemaatin İslami eğitim anlayışına dair ciddi eleştirileriniz var. Peki bu eleştiriler, camilerdeki İslami eğitimle, devlet okullarında verilen İslam din dersleri söz konusu olduğunda farklılaşıyor mu?

Her iki eğitimi veren aktörler de aslında birbirinden çok farklı değil. İslam din dersinin devlet okullarında verilmesi problemi değiştirmiyor. Devlet okullarındaki İslam din dersine bakıyorsunuz, içinde İslam’ın hiç geçmediği kısımlar var. Hep soyut, evrensel değerler. Bunlar elbette önemli, ama İslam din eğitiminin en büyük hedefleri, dini anlamayı sağlamak, olgun bir iman gelişiminin ve olgun İslami bir dindarlığın oluşturulması. Bunun yerine teolojik boyutu olmayan, İslam sanki çokkültürlü bir ortam için gereken değerlerin aktarılma merkeziymiş gibi seküler bir bakış var bu derslerde.

İslami kurumlarda ise İslam eğitimi konusunda her kurumun kendine göre bir meşrep ve yorumu var. İlmî ve profesyonel bir bakış olmayınca ürettiğiniz modeli farklı okullarda uygulayabilmeniz zor. Bu sübjektif modelleri aşmamız gerek.

Camideki din eğitiminin de çokkültürlülüğe açık olması gerek. Camiden çıkan gence, içine karıştığı o çokkültürlü ortama cevap verebilecek özgüveni verebilmek gerek. İdeal olan evdeki, camideki ve okuldaki din eğitiminin birbiriyle bütünleşmesi. Farklı olabilirler ama, kesinlikle birbirleriyle zıt olmaması gerekiyor. Okulda gördüğü eğitimle camide gördüğü eğitim arasında köprü kuramayan gençler doğal bir kimlik gelişimi yerine, bir yabancılaşma sürecine mahkûm ediliyorlar.

 

Peki Avrupa’daki Müslümanların Batı’nın pedagojik metotlarıyla İslam’ı öğretmesi mümkün mü? Biraz daha somutlaştırırsak: (Batı’da) bir okulda, öğrenciye rasyonalizm ve mistik/dünya üstü ögelerin reddi anlatılırken, ardından aynı okulda Müslüman öğrencilere meleklere imanın anlatılması bir uyuşmazlık doğurmuyor mu?

Seküler eğitim sistemlerinin bir sürü problemi var. Batı’da eğitim sadece işe yarayabilecek bir yetenek vermeye, meslek eğitimine indirgenmiş durumda. Öte yandan gençlerin kendi kendilerine düşünebilme yeteneği edinmesi muhakkak “seküler eğitim”in bir özelliği değil, bunu İslami bağlamda da yapabilirsiniz. Bunun için İslam’daki eğitim ile seküler eğitim arasında bir diyalog gerekiyor. Bu asimilasyon değil, anlamaya çalışmak. Bu iki sahayı siyah ve beyaz olarak birbirinden ayırmak mümkün değil. Liberal, Batı seküler eğitimcilerine baktığımızda zaten bu ayrımı yapmadıklarını görüyoruz.

 

Evet, bugünkü modern eğitim modellerinin kurucularının dinî motivasyondan hareket ettikleri söylenir genelde…

Aynen. Ben mesela öğrencilerime Paulo Freire’nin “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabını ders kitabı olarak okutuyorum. Freire, seküler hatta Marksist eğitim felsefesinin kendi dinî inancı olan Hristiyan kontekstine uygulanabileceğini iddia ediyor. Neticede eğitimin dinî ya da seküler olarak ayrılamayacağını iddia edip şöyle diyor: “Eğitim eğer insanı insanlaştırmıyorsa, demek ki birileri eğitimi, insanları ezmek için manipüle ediyor.”

Modern eğitim teorisyenlerinin birçoğu dini dışarıyı atmayı düşünmemiş. Avrupa’da Fransa hariç seküler eğitimlerin hemen hemen hepsinde dinî ritüeller ve etik değerlerin her zaman yeri olmuştur. Ama dinî temelli bir eğitim felsefesi gelişmediği için böyle bir diyalog kurulmamış maalesef.

Avrupa’da okullarda verilen İslam din dersleri, Müslümanları belli vatandaş şablonları ışığında şekillendirme aracı olarak kullanılıyor mu sizce?

Öyle bir izlenim var. Müslüman toplumun kendi içinde sorunlarını organik olarak çözebileceğine inanmıyor siyasetçiler. Dolayısıyla devlet bunu bir mühendislik projesi gibi tepeden çözmeye çalışıyor. Bu prensip olarak yanlış bence. Tam tersine devletin seküler-demokratik bir sivil eğitim vermesi gerekiyor. Devletin, yurttaşlarının dinî kimliklerine bakmadan, onların kamu alanına aktif katılımını sağlaması şart.

Müslümanların, içinde dinlerinin de olduğu kamusal alana inmeleri lazım. Devlet bundan korkuyor, İslam’da böyle bir sivil birikimin olmadığını düşünüyor. Ama neticede devletin vatandaşına güvenmesi, kendi kimlikleri içinde onları rahat ettirmesi, azınlık vatandaşlarının kimliklerini kabul ettiği mesajını vermesi lazım.

Müslümanlar nezdinde ise üzerinde çalışmamız gereken sorumluluklarımız var. Avrupa’daki Müslüman toplulukların da ümmetin bir parçası olduğunu, burası için olgun, İslami bir çözüm bulmamız ihtiyacını görmemiz gerekiyor. Bunu yaparken geldiğimiz ülkeleri inkar etmemize ya da değişmemize gerek yok.

İslam’ın şu anki yaşam gerçekliğimizde yeniden anlamlandırılması Allah’a karşı sorumluluğumuz. Avrupa kontekstinde İslam ümmet bilincini oturtamadığımız sürece politik manipülasyonların da kurbanı olacağız. Bizim Avrupa’da kendi hikâyemizi yazabilmemiz için Avrupa Müslüman ümmetinin olgun birer fertleri olarak bu doğuşa yardım etmemiz gerek. İslami eğitimin buna çok önemli katkısı olacak inşallah.

Elif Zehra Kandemir

Lisans eğitimini Münster Üniversitesinde Sosyoloji ve Siyaset Bilimi bölümlerinde çift anadal olarak tamamlayan Kandemir, Duisburg-Essen Üniversitesinde sosyoloji yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Ağırlıklı çalışma alanları göç sosyolojisi ve ulusaşırı Türk toplulukları olan Kandemir Perspektif dergisi editörüdür.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar