GÜNDEM İngiltere’de Çokkültürlülük Öldü Mü?

Entegrasyonun “çift yönlü” bir süreç olduğu sıkça söylenir. Hükümet tarafından görevlendirilen bir komisyona göre bu durum böyle değil. Britanya'da entegrasyonu göçmenlerin sorumluluğu olarak gören bu yaklaşım, çokkültürlülükle ilgili yeni sorular ortaya atıyor.

Chris Allen 1 Nisan 2018

Yaklaşık on yıl önce ve henüz başbakan değilken David Cameron, entegrasyonun “çift yönlü bir süreç” olduğunu söylemiş ve İngiltere’nin kendi çeşitliliğini takdir etmesi hâlinde birlik içerisinde olabileceğini söylemişti. Başbakanlığa seçilmesinden kısa bir süre sonra Cameron, -o sıralardaki mevkidaşları Angela Merkel ve Nicolas Sarkozy ile birlikte- azınlık toplulukların ayrı hayatlar sürdürmelerine ve dolayısıyla aşırıcılığın farklı biçimlerine meyil göstermelerine zemin hazırladığı gerekçesiyle, çokkültürlülüğün artık “öldüğünü” ilan ederek yaklaşımını değiştirmişti. O zamanlar terör, zoraki evlilikler, kadın sünneti ve çeşitli konulara atıfta bulunulmasıyla ülkedeki çokkültürlülüğü yok edenlerin Britanya’nın Müslümanları olduğu düşüncesi kamuoyuna aktarılıyordu.

O zamandan bu yana hükûmetin duruşunun giderek sertleşmesi ve sonuç olarak Müslümanların daha fazla suçlanır hâle gelmesi dışında çok az şey değişti. Bu durum geçen yıl “fırsat ve entegrasyon” başlığı taşıyan komisyon görüşmelerinde daha belirgin hâle geldi. Hükûmet tarafından görevlendirilen ve Dame Louise Casey başkanlığında yürütülen “fırsat ve entegrasyon” komisyonunda entegrasyonun çift yönlü bir süreç olmadığı belirtilmiş, bunun yerine azınlıkların “toplumumuza” entegre olmak gibi ahlaki bir yükümlülükleri olduğu belirtilmişti. Hükûmet de komisyonun mart ayındaki istişare raporuna resmî bir yanıt yayımladı ve hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Müslüman topluluklar yeniden mercek altına alındı.

“İyi” İngilizce Konuşmayanlara Baskı

İlk olarak herkesin İngilizce öğrenmesi ve konuşması gerektiği beyan edildi. Bu talep yeni değil. 2016’da Cameron, evlilik vizesiyle Birleşmiş Krallık’a gelen ancak İngilizce dil sınavını geçemeyen Müslüman kadınları sınır dışı etmekle tehdit etmişti. Cameron, bu kadınların iki yıl sonra ilave bir İngilizce dil sınavına girmeleri gerektiğini duyurmuştu. Kadınlar bu iki yıllık süre içerisinde dil seviyelerinin “ilerlediğini” ispatlamak zorundaydı. O zamanlar bunun gerekli olduğu iddia ediliyordu, zira Müslüman kadınlar “İslam’da reform yapma kapasitesine sahipti.”[1] Yine bu ay, hükûmet İngiltere ve Galler’de 770 bin kişinin İngilizceyi “iyi” konuşamadığını iddia ederek daha fazla kişinin İngilizce konuşmasına yönelik talebini meşrulaştırmaya çalıştı. En son hükûmet rakamları üzerinde konuşursak, 2016 ortasında İngiltere ve Galler nüfusu 55.268.100 idi. Bu da nüfusun yalnızca yüzde 1.4’ünün “iyi” İngilizce konuşamadığı anlamına gelir. Bu durumda nüfusun yüzde 98.6’sı gayet “iyi” İngilizce konuşuyor ve bu da insanların ülkeye gayet iyi entegre olduklarını gösteriyor.

İkinci husus ise segregasyon/ayrışma meselesiydi ve öncesinde de olduğu gibi İngiltere Müslümanlarının İngiliz toplumuna entegre olmak istemedikleri iddiası dile getiriliyordu. Ev ve okul gibi alanlardaki segregasyonun/ayrışmanın özellikle vurgulandığı hükûmet raporunda okul eşleştirmesi, kütüphane ya da toplumsal merkezlerin artırılması yoluyla toplumun daha da birleştirilmesi çağrıları yer alıyor. Son yıllarda kütüphanelere ve kamu hizmetlerine getirilen ciddi kesintiler göz önüne alındığında, hükûmetin kendi tavsiyeleri daha hayata geçirilemeden anlamsız hâle geliyor.

“Biz” Değil, “Onlar” Sorumluluk Almalı

Aslına bakılırsa, hükûmetin segregasyon hususundaki tavsiyeleri de yeni değil. İngiltere’nin kuzeyindeki kasaba ve kentlerde 2001 yılında etnik gruplar arasındaki huzursuzlukların ardından gündeme getirilen, ancak günümüzde geçerliğini yitirmiş bu “toplumun kaynaştırılması” talebi ısıtılıp ısıtılıp farklı bir isimle tekrar karşımıza çıkartılıyor. Hükûmet yanıtında bazı azınlık topluluklarının “paralel hayatlar” yaşamakla birlikte, bunu tamamen kendi istekleriyle yaptıkları iddiaları tekrarlanıyor. Segregasyon konusunda doğrudan azınlıklar suçlanıyor; halbuki fakirlik, mahrumiyet ya da herhangi bir diğer toplumsal sorun buna sebep olabilir. Ki zaten hükûmetin “sorunlu” olarak tanımladığı bölgelerde fakirlik, mahrumiyet ya da diğer toplumsal sorunlar da oldukça yaygın. Entegrasyonun “çift yönlü” bir süreç olmadığının itirafıyla birlikte sorumluluk alması gerekenler de artık “biz” değil, “onlar” olmaya başlıyor.

“Ayrılmış” olarak tanımlanan ve dolayısıyla “sorunlu” bölgelerden biri olarak görülen bir şehir de Birmingham, özellikle kentteki Sparkbrook bölgesi. Bu bölgede elli yıl önce John Rex ve Romvert Moore adlı iki sosyolog o zamanlarda çığır açan bir araştırma programı yürüttü. Belki de gelmiş geçmiş en çok atıfta bulunulan Sosyoloji kitabı hâline gelen “Irk, Topluluk ve Çatışma: Birmingham, Sparkbrook Üzerine Bir Araştırma” (İng. “Race, Community and Conflict: a study of Sparkbrook, Birmingham”) adlı eser, adı geçen bölgenin birbirine yakından bağlı azınlık topluluklarından oluştuğunu ve bu toplulukların birbirlerine toplumsal, siyasi ve ekonomik destek sağladıklarını ortaya koyuyordu. Sparkbrook’un azınlık topluluklarının ayrışmış olduğu ve segregasyonu kendilerinin tercih etmiş olduğu iddiasına karşılık Rex ve Moore, insanları ayrıştıran şeyin tercihten çok sınıf ayrımı, sosyal yardımlar ve sosyo-ekonomik eşitsizlikler olduğunu savunuyordu.

Sorunlu Bölgeleri “Yuva” Edinen Gençler

Neredeyse yirmi yıldır araştırmalarımı sürdürdüğüm Birmingham’da geçtiğimiz yıl 200’den fazla Birminghamlı gençle görüştüm. Bu gençlerin tamamı kentin dışlanmış bölgelerinde doğmuş, büyümüş ve hâlâ orada yaşamaya devam ediyor. Bu gençlerle kimlik, aidiyet ve “memleket” gibi konuları konuştuk. Sözüm ona “sorunlu” denilen bu bölgeler hakkında konuşurlarken o kadar coşkuluydular ki… Herhangi birimiz gibi, bu genç insanlar bu bölgelere güçlü duygusal bağ hissediyorlar; zira orası onların “evi”, “memleketi”. Onlar için “ev” ve “yuva” anlamı ifade eden yer Pakistan, Bangladeş, Somali ya da Müslüman coğrafyada herhangi bir yer değil, Birmingham ve İngiltere. Diyaloğa geçtiğim gençler ise sürekli kentle, ülkeyle ve zengin çeşitliliğiyle nasıl iç içe geçtiklerini, sayısız yollarla nasıl etkileşime girdiklerini anlatıyordu. Sosyolog Paul Gilroy’un belirttiği gibi, farklı kentsel alanlarda yaşayanlar her gün, her an olağan bir şekilde çokkültürlü temaslar kuruyorlar. Anlamlı bir toplumsal kaynaşma zaten gerçekleşiyor, bunu görebilmek için sadece etrafa bakmamız yeterli.

Fakat bu Müslüman gençler günümüz İngiltere’sinde başarılı olabileceklerini düşünmüyorlar. İstihdam, barınma ve kendilerinin sürekli güvenlik konusu hâline getirilmelerinden dolayı giderek artan denetimler hakkında kaygılılar. Şayet hükûmet entegrasyonu, herkes için daha bütüncül, daha adil bir toplum yaratmak amacındaysa, acil olarak bu meseleler ve bunların altında yatan nedenlere eğilmeli. Britanya’nın Müslüman topluluklarını suçlamayı ve her şeyden onları sorumlu tutmayı bırakmalıyız. Yoksa çok daha acil toplumsal problemleri perdelemiş oluruz.

©Anadolu Ajansı

[1] https://www.huffingtonpost.co.uk/dr-chris-allen/english-lessons-muslim-women_b_9026050.html

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar