Başörtüsü yasağı Belçika’da Okullarda Başörtüsü Yasağının Tarihçesi

Belçika’da en üst idari mahkeme olan Danıştay 23 Şubat 2018 tarihinde iki devlet okulunun dinî sembol yasağının Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi. Dava 11 başörtülü öğrencinin ebeveynleri tarafından açılmıştı. 2 Mart 2018 tarihinde Flaman devlet okulları yönetimi GO! karara itiraz etti.

Nur Sultan Alkış 1 Nisan 2018

Belçika’da başörtüsü meselesi ara ara gündeme gelen ve çetin tartışmalara yol açan bir konu. Başörtüsü karşıtları başörtüsü yasağını tarafsızlık ve kadın-erkek eşitliği ilkelerinden yola çıkarak savunurken, başörtüsü serbestliğini savunanlar ise anayasal bir hak olan ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de korunan din ve vicdan özgürlüğünün çiğnendiği kanaatindeler. Her halükârda dinî semboller adı altında tartışılan başörtüsü mevzusu sıklıkla sansasyonel bir gündem maddesine dönüşebiliyor. Siyasiler ve akademisyenler başörtüsü ile ilgili bakış açılarını beyan ederken kültürel ve dinî çeşitlilik arz eden bir toplumda kültürel ve dinî çeşitliliğin görünürlüğünü yorumlayarak çoğulcu toplumla ilgili bakış açılarını ortaya koyuyorlar. Bu tartışmada sesi en cılız çıkanlar ise Müslümanların kendileri. Birkaç genç Müslüman kendi pozisyonlarını açıklamaya çalışsa da, sistemin acımasız eleştiri ve sosyal medyanın linç kültüründen ötürü istikrarlı bir duruş sergilemekten alıkonuluyorlar.

Başörtüsü Tartışmasında Neler Yaşandı?

Flaman devlet okullarındaki dinî sembollerin yasaklanması adı altındaki başörtüsü yasağı 2009 yılına dayanıyor. Mevzu 2009 yılında Anvers bölgesinde iki okulun dinî sembolleri yasaklamasıyla başladı. Yapılan açıklama, okul ortamında çok sayıda başörtülü öğrencinin olduğu, başörtüsüz öğrencilere başörtüsü takmaları yönünde baskı yapıldığı ve bunun için genel manada dinî sembollerin yasaklandığı yönündeydi. Bu uygulama öğrenciler arasındaki eşitliği ve özgürlüğü muhafaza edecekti. Bu yasaktan sonra Anvers bölgesindeki başka okullarda da dinî sembol yasağı uygulamaya konuldu. 2013 yılında ise devlet okulları yönetimi GO! (Fl. “Gemeenschapsonderwijs”) dinî semboller yasağını genel olarak uygulamaya karar verdi. Bu yasağa göre başörtüsü ve sarık gibi dinî semboller Flaman bölgesindeki bütün devlet okullarında yasaklandı. Bu yasak öğrenciler, öğretmenler ve okul personeli için geçerliydi. Sadece din dersi esnasında ve din dersine bağlı olarak yapılan aktivitelerde dinî sembollerin serbest olması ön görülüyordu. GO!’nun uyguladığı yasak bir yandan Belçika kamuoyunda büyük destek görürken, öte yandan birçok kişi bu uygulamanın din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlayıcı bir uygulama olduğundan şikâyet ediyordu.

Sivil protestolar fayda etmeyince vatandaş çareyi hukuki yollara başvurmakta buldu. Uygulamaya karşı iki başörtülü öğrenci ve sarıklı Sih bir öğrenci tarafından açılan ilk dava 2014 yılında sonuçlandı. Danıştay “devlet okulları yönetimi olarak GO!’nun genel kurallar belirleme hakkına sahip olduğunu fakat bu yasağın insan haklarına aykırı olmaması” gerektiğine, “mevcut durumda davalı okullarda herhangi somut bir neden veya sıkıntı olmaksızın uygulanan dinî sembol yasağının din hürriyetine aykırı olduğuna” ve “devlet okullarında öğrenciler için yürürlüğe giren dinî sembol yasağının demokratik bir toplumda gerekliliğinin ispat edilmediğine” karar vererek dinî semboller yasağının hukuka aykırı olduğuna karar vermişti. Bu karara göre davalı okullardaki dinî semboller yasağı geçersiz kılındı. Uygulama ile ilgili bilgilendirme mektubu sadece okullara gönderildiği, doğrudan ebeveynleri ve öğrencileri muhatap almadığı için Danıştay devlet okulları yönetimi GO!’nun genel dinî semboller yasağının iptaline karar veremiyor. Danıştay’ın yetkisi sadece davalı okulların yönetmeliklerindeki dinî sembol yasağını iptal etmekle sınırlı.

Okullarda dinî sembollerin yasaklanmasının Danıştay tarafından kanunsuz olarak nitelendirilmesinin üzerinden 4 yıl geçmesine rağmen tartışma dinmedi. Başka bir okuldaki 11 başörtülü öğrenci ve ebeveynleri de aynı gerekçelerle Danıştay’a başvurmuştu. 23 Şubat 2018’de Danıştay tekrar okullardaki dinî sembol -ve dolayısıyla başörtüsü- yasağının yasadışı olduğuna karar verdi. Danıştay’ın verdiği karara göre dinî semboller yasağını meşrulaştırabilecek tek unsur, dinî sembollerle ilgili okullarda problemli bir ortamın oluşması, yani somut bir sorunun olmasıydı. Bahsi geçen okulda problemli bir durum olmamasından dolayı din hürriyetini kısıtlayan bu yasak -yine- geçersiz kılındı. Hâkim Braccio yaptığı açıklamada, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince bütün üye devletler vatandaşlarının dinî hayatlarını özgürce yaşayabilmelerini sağlamak zorundalar. Danıştay olarak bu davada bunu gözettik.” dedi. Braccio dinî sembol yasağının ayrışma veya din propagandası gibi problemli bir durumdan dolayı istisna olarak meşru olabileceğini, bahsi geçen okullarda ise böyle bir durumun olmadığını ve bu yüzden bu kararın Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verildiğini bildirdi.

Kararın Asıl Sonucu

Danıştayın vermiş olduğu karar ilk etapta olumlu bir karar gibi görünse de dinî semboller yasağının yasadışı olduğuna dair verilen kararın bazı yan etkileri de var. Öncelikle Danıştay GO!’nun genel dinî semboller yasağını iptal etme yetkisine sahip olmadığı için sadece davalı okulların dinî sembollere dair yasağını iptal edebildi. Bunun yanı sıra mahkeme kararı sadece dava açan öğrenciler için geçerli. Dava açmamış olan öğrenciler hâlâ okula başörtüsüz gitmek zorundalar. Dava açan öğrenciler ise okula yeniden başörtülü gidebilmek için kararın kesin hükme dönüşmesini beklemeliler. Davalı okullar karara itiraz ettikleri taktirde itiraz prosedürü sonuçlanana kadar öğrenciler okula başörtüsüz gitmeye devam edecekler.

Yukarıda belirtilenlerden anlaşılacağı gibi başörtüsü meselesi ile ilgili Belçika’da son söz henüz söylenmedi. Mevcut konjuktürde de bu durum çözülemeyecek gibi duruyor.

Başörtüsü Yasağının ve GO!’nun Tutumunun Etkileri

Belçika kamuoyunda başörtüsü karşıtlarının sürekli olarak öne sürdükleri argümanlardan bir tanesi başörtüsü takmak istemeyen fakat zorla taktırılan kadınlar için başörtüsü yasağının bir kurtuluş yolu olduğu. Bu düşünce beraberinde elbette birkaç soruyu getiriyor. Örneğin bir okulda bazı öğrencilerin başörtüsü takmaya zorlanmış olmalarına karşın oluşturulan genel dinî sembol yasağı baskı sorunu için çözüm olabilir mi? Bunun yanı sıra zorla başörtüsü taktırılan öğrencileri kurtarmak adına, özgür iradeleriyle başörtüsü takan öğrencileri bu karar dolayısıyla başörtüsünü çıkarmaya zorlamak adil mi? Peki başörtüsünü çıkarmaya zorlayan zihniyetin, başörtüsünü takmaya zorlayan zihniyetten bir farkı var mı? Esasen yok, çünkü her iki zorlama da aynı kaynaktan besleniyor: Baskı ve üstünlük hissi. Baskı ciddi ve kabul edilemez bir sorun olmakla birlikte bu sorunu çözümlemek için dinî sembol yasağından ziyade baskı oluşturan şahısların kişisel olarak ele alınması hem pedagojik açıdan daha doğru olurdu, hem de gerçek bir çözüm olabilirdi.

GO! dinî sembolleri yasaklayarak “öğrencilerinin eşit bir duruma geldiklerini ve böylelikle birbirleriyle ortak noktaları daha kolay buldukları” kanaatinde. Bu tutum ise akla şu soruyu getiriyor: Bir insanın dinî sembol taşıyor olması onu eşit olmayan bir duruma mı getirir? Dinî semboller taşıyan birisiyle ortak nokta bulunamaz mı? Nitekim dinî sembol taşıyan birisiyle ortak nokta bulunamayacak olduğu varsayımı, karşımızdaki insanı sadece dinî sembol üzerinden değerlendiren, hatalı bir yaklaşım.

Böyle bir varsayım çokkültürlü ve çokdinli bir toplum yapısı için son derece istenmeyen bir tutum olmalı. Dinî semboller kişilerin özkimliğini ifade etme biçimlerinden sadece biridir. İnsanların kendi aralarında ortak noktalar tespit edebilmeleri ve dolayısıyla huzurlu bir şekilde birlikte yaşayabilmeleri için bir grubun temel insan hakkı olan din hürriyetinden ödün vermesi gerektiği düşüncesi, topluma “Dinî sembolleri taşıyanlar bunlardan azade olmadıkları sürece bir arada yaşayamayız” mesajı vermektedir. Peki, çokkültürlü bir topluma vermek istediğimiz mesaj gerçekten de bu mu?

“Yasak Zamanın Ruhuna Uygun Değil”

Avrupa’yı çokkültürlü ve çok dinli bir toplum yapılanması bekliyor. Peki küçük yaştan itibaren fikir ve irade dünyasının geliştiği okul ortamında hayatın gerçekleriyle haşrolmadan yetişen bir nesil, büyüyüp topluma dâhil olduğunda çokkültürlü ve çok dinli bir topluma nasıl adapte olabilir? Böyle bir nesil nasıl hoşgörü anlayışı geliştirebilir? GO! bir yandan ana değer olarak “birlikte yaşamayı” öğrettiğini savunurken, öte yandan çokkültürlü ve çok dinli toplumun parçası olan bir gruba temel hakkını elinden almak suretiyle açıkça ayrımcılık yapıyor. Bu ayrımcılık ile öğrencilerin bilinç altlarına “birlikte yaşamak için çoğunluk, azınlığın temel insan hakkını ihlal edebilir” mesajı yerleştiriyor.

GO! okul yönetimi ayrıca misyon olarak eğitim çalışmalarının “zamanın ruhuna” uygun olduğunu iddia ediyor, fakat zamanın ruhunu teşkil eden çokkültürlü ve çok dinli toplum gerçeğinin okul duvarlarına yansımasına müsade etmiyor. Toplumda var olan fikir ve düşünce çeşitliliği okul duvarları içinde gerçekleşemiyorsa, çocuklara gerçek hayatı öğrettiğimizi nasıl iddia edebiliriz? Danıştay’ın defalarca dinî sembol yasağının Anayasa’ya aykırı olduğunu açıklamasına rağmen, hâlâ genel başörtüsü yasağını iptal etmeyen GO!’nun, hukuka aykırı bir davranış sergileyerek öğrencilere nasıl bir örnek teşkil ettiği ortada. Hukuk devletine ve hukuka aykırı davranan bir okul birliği yönetimi, bilinçli ve aktif vatandaşları nasıl yetiştirebilir?

Başörtüsünün kadının özgür iradesini kısıtladığını düşünenler, özgür iradeleriyle başörtüsü takan kadınlara karşı çıkarak büyük bir tezat içerisine giriyorlar. Nitekim bu düşüncenin ardında, özgür iradenin sadece din karşıtı meselelerde geçerli olduğu, dinî meselelerde özgür iradenin geçersiz olduğu fikri yatıyor. Bu tutum ise bir hukuk devletinde kabullenilemeyecek bir tutum. İnsan haklarını ve özgür iradeyi savunanların, özgür iradeleriyle din hürriyeti haklarına başvuranlara karşı çıkmaları açıklanabilir gibi değil.

Bütün bu tartışma şu can alıcı sorunu da ortaya koyuyor: Kendi kimliği ve özdeğeri ile henüz genç yaşta okulda kabul edilmeyen bu Müslüman kadınlar, yaşadıkları ülkeye nasıl aidiyet duygusu geliştirebilirler?

Başörtüsünü Savunan Feminist Dernekler De Hedefte

Başörtüsü mevzusunda hedef alınanlar sadece başörtülü kadınlar değil. Başörtülü kadınların başlarını örtme hakkını savunun feminist kuruluşlar da eleştirilerden nasiplerini alıyorlar. Başörtüsü yasağına karşı çıkan feministler, “kadını değersizleştiren bir giyim tarzını savunarak” feminizme aykırı hareket etmekle suçlanıyorlar. Oysa aslında en tutarlı tutum sergileyenler başörtüsü özgürlüğünü savunan bu dernekler. Nitekim bu dernekler başörtüsünü savunmuyorlar, demokrat bir devletin aktörlerine yakışır bir şekilde kendi istekleriyle başörtüsü takmayı tercih eden kadınların özgür irade haklarını savunuyorlar.

Eğitimde Asıl Sorunlar Göz Ardı Ediliyor

Başka bir gerçek ise Belçika’daki okulların dinî semboller ve başörtüsü meselesinden çok daha ciddi sorunlarının olması ve bunların bu tartışmanın gölgesinde kalması. Yapılan araştırmalar yoksul ve yabancı öğrencilere öğretmenleri tarafından daha düşük not verildiğini ortaya koyuyor. Okul eksikliğinden dolayı ebeveynlerin çocuklarını istedikleri okullara yazdıramamaları, “beyaz” ya da “siyah” diye tabir edilen okulların oluşması gibi nice problemler var. Bunlar eğitimi derinden etkileyen konularken, bazı yetkililerin eğitimin kalitesinden ziyade hâlâ şekilciliğe odaklanmayı tercih etmesi ilginç.

Devletin asli görevi başörtüsünü zorla çıkarttırmak değil. Başörtüsü takmaya ya da çıkartmaya zorlayan her iki tutumu da yargılamak ve herkesin özgür iradesiyle hareket edebilmesini sağlamak. Sadece “kendi” değerlerine sonsuz özgürlük tanıyan, diğer bütün değerleri yasaklamaya çalışan bir sistem liberal ve demokratik devlet yapısına aykırı olacaktır.

Nur Sultan Alkış

Hukukçu olan Nur Sultan Alkış, Belçika İslam Federasyonu (BİF) Kadınlar Teşkilatı Kurumsal İletişim Sorumlusudur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar