Dosya: "Avrupa'da Türkçenin Geleceği" Batı Avrupa’da Din ve Dil İlişkisi

Avrupa'da Türkçenin Geleceği

Dil edinim sürecinde her iki dilin de iyi gelişmesi için aileye görev düştüğü kadar ilgili ülkelerin bu sürece yasal zemin hazırlaması gerekiyor.

Batı Avrupa’da toplam nüfusu 5 milyona ulaşan Türkiye kökenli yurttaşlarımızın bir kısmı çifte vatandaşlığı sahiplenirken bir kısmı ise bulunduğu ülkenin vatandaşlığına geçmiş ve kendini Avrupalı Müslüman/Türk kimliği ile tanımlamaya başlamıştır. Türkiye kökenli göçmenlerin sigorta, emeklilik, diploma denklikleri gibi problemleri Türk hükümetlerinin zaman zaman çözüm vaatleri arasında yer almakla birlikte kültürel haklar ve eğitim taleplerinin gündeme getirilmesi ne yazık ki ancak yakın bir tarihe uzanmaktadır.

Özellikle göçün 1961-1974 gibi erken bir tarihte başladığı Almanya, Fransa, Hollanda, Belçika, Avusturya gibi ülkelerde bugün dördüncü kuşağın artık okul çağında olduğunu görüyoruz. Kuşaklar arası iletişimsizliğin en bariz şekilde hissedildiği bu dönemde Avrupalı Türklerin geleceğini, problemleri öncelik sırasına koymadan bir bütün olarak değerlendirmek ve buna yönelik çalışmalar yapmak zorundayız.

Son yıllarda yapılan akademik çalışmalar Avrupa’da Türkçe iletişimin giderek azaldığını ortaya koyuyor. Birinci kuşağın giderek yaşlandığı, vefat ettiği ve Türkiye’ye geri döndüğü görülüyor. Bu kuşaktan hâlâ hayatta olanların torunlarıyla Türkçe konuşamadığı dikkat çekiyor. İkinci ve üçüncü kuşak aile büyüklerinin dördüncü kuşakla Türkçe dışında bir dille konuşmak zorunda olması, iletişim sorunlarının yanı sıra kültürel çatışmayı da beraberinde getiriyor.

İki Dillilik Nedir?

Ailenin göçmenlik, iltica gibi herhangi bir sebeple farklı bir dilin kullanıldığı ülkede yaşaması, bu ailenin çocukları için iki dillilik kavramını ortaya çıkarır. Bu durumda çocuğun sahip olduğu her iki dilin de geliştirilmesi hedeflenmelidir. Her iki dilin de gelişmesi için aileye görev düştüğü gibi ilgili ülkenin de bu sürece yasal zemin hazırlaması gereklidir.

İki dilli bireylerin başka bir ülkede kendi ana dillerini edinmelerine/öğrenmelerine imkân sağlanmalıdır. Bireyin iki dilli olması için anadili gelişiminin yeterli olması şarttır. Anadilinde yetersiz birey, ikinci dil edinim/öğrenim sürecinde sorunlar yaşamaktadır. Türkçenin Türkiye dışında doğan ya da yetişen bir birey tarafından anadili olarak edinilmesi, kazanılması ve öğrenilmesi, yaygın eğitim ortamları diye adlandıracağımız dernek faaliyetleri ve sanat kurslarının yanında, örgün eğitim kurumlarında da bir planlama ihtiyacını zaruri kılmaktadır.

Yapılan araştırmalara göre Batı Avrupa ülkelerinde göçmenlere dönük dil politikaları farklı eğilimler göstermektedir. Almanya etnisist, Hollanda entegrasyonalist, Fransa ise asimilasyonist bir yaklaşım sergilemektedir. Hollanda’nın uyum temelli politikalarının ilk bakışta diğerlerine göre olumlu algılanmasına rağmen, ülkede iki dillilik süreçlerine hiçbir katkının sağlanmaması bilinçaltında diğerleriyle örtüşen bir yaklaşımın hâkim olduğunu göstermektedir.

Batı Avrupa’da azınlıklara/göçmenlere “submersiyon” (batırma/daldırma) modeli uygulanmaktadır. Çocuk okul çağına geldiğinde doğrudan çoğunluğun diliyle karşılaşır. Ötekileştirici bir anlayışın giderek gün yüzüne çıktığı Batı Avrupa’da yükselen Müslüman karşıtlığı ve ırkçılık, iki dillilik konusunda göçmenlerin beklentilerinin sürekli ötelenmesi, hatta masaya bile getirilmemesi gibi bir durumu ortaya koymaktadır. Bize düşen mevcut olumsuzluklara rağmen iki dillilik için akademik çalışmalar yaparak öncelikle Türkiye kökenli ailelerin dil bilincini artırmak ve bu konuda sivil toplum kuruluşlarının sahada daha çok yer almasını sağlamak olacaktır.

Kimlik Oluşumunda Dil ve Din

Türkçenin Batı Avrupa’da giderek zayıfladığı ve genç kuşakların kendi yaşıtlarıyla evlerinde bile Türkçe dışında bir dille iletişim kurduğu özelikle göz önünde bulundurmamız gereken bir husustur. Bu durum, gençlerin inançlarıyla ilgili kaynaklara erişimini de güçleştirmektedir. Bir ibadet mekanı olarak camilerin veya inanç biçimlerinin tezahürü olarak zaman içinde ortaya çıkmış cemevlerinin Türkçenin varlığı bakımından önemi çok büyüktür. Cami/Cemevi derneklerinin kültürel faaliyetleri, dilin etkin kullanım alanlarının başında gelmektedir. Özellikle kültürel bağlılığını sürdürmekte ısrarlı ailelerin teşvikleriyle bahsedilen mekanlara düzenli giden gençlerin Türkçeye hakimiyeti şüphesiz dinleme ve konuşma becerileri bakımından iyidir. Ancak ana hatlarıyla ifade edecek olursak, Türkçe okuma ve yazma becerileri bilhassa dördüncü kuşak gençlerde son derece zayıftır.

Batı Avrupalı gençlerin kimlikleriyle ilgili sorular zihinlerini meşgul ederken ailelerinden ve çevrelerinden aldıkları bilgilerle inançlarına dair soru işaretlerini gidermeleri içinde bulunduğu baskın kültür karşısında onları zayıf kılmaktadır. Türkiye kökenlilerin çoğunlukla Hanefi/Maturidi İslam anlayışlarını Türkçe dışında başka bir dille öğrenme güçlükleri onları zor durumda bırakmaktadır. Bu hususta tercümelerin az ve yetersiz olmasının yanı sıra Türkçe dinî içerikli metinlerin, ilahilerin, deyişlerin, nefeslerin anlaşılamaması gençlerin kimlik çatışmasına sürüklenmesinde dolaylı etkenler olarak değerlendirilebilir.

İslam’ın bir kültür ve davranış olarak insanın hayatında yer edinmesi öğretme sürecinden ziyade edinme süreci ile ifade edilebilir. İnsan hayatının her safhasında, kültüründe ve davranışında inanç unsurları doğrudan belirleyicidir. Dolayısıyla Batı Avrupa’daki Türk göçmenler arasında Müslümanca bir tavrın ve davranış biçiminin edinilmesi ve kültürel yapının sürekliliği için gençlerin anadilleri olan Türkçeye hakimiyeti son derece önemlidir.

Her toplum yeni kuşaklarına kendi inançlarını, kültürlerini, örf ve âdetlerini kültürleme yoluyla aktarır. Yani bir kültürün içine doğan bireyin annesinden başlayarak halkalar hâlinde genişleyen kurumlar ve unsurlar üzerinden içine doğduğu o kültürü öğrenmesi süreci bir kültürlemedir. Bu süreç doğumdan ölüme kadar devam eder.

Türk toplumunun geleneksel yapısına bakıldığında dinî kültür aile ilişkilerinde ve günlük ilişkilerde yani hayatın her safhasında kendisini gösterir. Halk kültürünün her noktasına nüfuz eden dinî muhtevalar bireyin gelişiminde onun vücudunu yavaş yavaş saran bir elbise gibi kuşatır. Şüphesiz bu elbisenin her dokusunda kelimeler ve onların anlam derinliği yatmaktadır.

Kültürsüz Din ve Dilin İmkânsızlığı

Eliot “Kültür aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş bir şeklidir” der. Din ve dil edinimi kültürlenme içerisinde gerçekleştiği taktirde önce aileye uyum, sonra yakın çevreye uyum sağlanır. Kendi kültürünü anlayıp içselleştiren birey bütün unsurlarıyla kendine ait olan bir bütünü kavramış ve özgüvenle sosyalleşme imkânı bulmuştur. Burada kültürün inançlardan ve geleneklerden bağımsız olamayacağı, inançların ve geleneklerin de ancak anadil ile aktarılacağı göz önünde bulundurulması gereken bir gerçektir.

Bazı ülkelerde Türk çocuklarına İslam dinî içerikli derslerin Türkçe dışında başka bir dille verilmesi süreciyle karşı karşıyayız. Bu durum şüphesiz doğrudan hikmet dini olarak tanımlayabileceğimiz İslam’ın Türk kültürüyle bütünleşmiş Anadolu’ya özgü anlatım biçiminden de mahrum bırakılması anlamına gelecektir. Nitekim bugün Türkçede referansını İslam’dan alan deyimler, atasözleri, şiirler, deyişler çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu aynı zamanda Ahmet Yesevi’den başlayıp günümüze kadar gelen Anadolu’ya özgü Müslüman/Türk kimliğini oluşturan mefkûrenin dildeki ifadesidir.

Dilin Birleştiriciliği

Batı Avrupa’da Türkçenin yeni kuşaklara iki dillilik çerçevesinde edinimi ve öğretimi farklı yaşam tarzlarına sahip bütün Türkiye kökenlilerin ortak meselesidir. Düşüncelerin, duyguların ve inancın aktarımı ancak Türkçe ile mümkündür. Yapılan araştırmalar her iki dilde yetkin kullanıcı olan gençlerin gerek eğitim gerekse çalışma hayatında özgüvenli ve yaratıcı olduklarını bize göstermektedir. Her ne kadar sayıları az olsa da, Avrupalı Türklerin toplumsal ve kültürel taleplerini ifade edebilen yetişmiş insan kaynağı gelecek için umut vermektedir. Bugünkü Türkiye, ilgili bütün kurumlarıyla, yurt dışındaki vatandaşlarının problemlerini geçmişe göre daha ciddi bir biçimde fark etme ve bu problemlere çare arama eğilimindedir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar