Dosya: "Avrupa'da Ezan Düzenlemeleri" “Cami ve Minare Tartışması, Kamusal Alan Hakkında Bir Tartışma”

Prof. Dr. Stefano Allievi, Avrupa’da İslam’ın kamusal alanda doğurduğu tartışmalarla ilgili çalışma yapan en önemli sosyologlardan biri. Allievi ile Avrupa’da ezanı ve kamusal alanı konuştuk.

Kamusal alanda İslami sembollerin tezahürü Müslümanlar ve Müslüman olmayanlar için neyin göstergesi ve bu göstergeler hangi anlamları içinde barındırıyor?

Kamusal alanda kullanılan İslami sembollerin çok fazla anlamı var. Semboller şehir görüntüsünün, görünürlüğünün birer parçasıdır. Kişi bir dine kendi özel alanında da inanmaya devam edebilir, ancak görünür semboller kamusal alanlarda yer kapladığı için daha anlamlıdır. Hem inananlar hem de inanmayanlar sembollerin önemi konusunda hemfikirler.

Özellikle Avrupa’daki İslam konusunda, sahnede olan iki tartışmalı sembol var. Birincisi cami ve minarelerin görünürlüğü; ikincisi ise başörtüsü, peçe, türban, çarşaf gibi kadın kıyafetleri. Bu semboller hâlâ “çözülememiş” ve sonsuza dek de çözülemeyecek gibi görünen sorulara kapı aralıyorlar. Hem inananların, hem de inanmayanların semboller meselesini bu kadar önemli görmelerinin sebebi de bu.

Cami, minare ve ezan gibi İslami sembollerin yeni bir kamusal alan oluşturmaya, İslam’ın Avrupa ülkelerinde yerlileşmesine ve Avrupa’daki mevcudiyetin normalleşmesine ne tür katkısı olabilir?

Minareler ve ezanlarla ilgili iki farklı mesele söz konusu. İlki, bir alan işgal etmeleri, daha doğrusu bir bölge üzerinde hâkimiyet kurmaları. Bu, kültürden önce biyolojimizin aşina olduğu bir şey. Hayvanları düşünelim örneğin, bölgelerini nasıl hâkimiyet altına alıyorlar? Salgıladıkları kokularla ya da diğer şekillerde sembolik olarak bir bölgeyi ele geçiriyorlar. Aynı şekilde dinî mabetlerle de bir topluluk bir bölgeyi sembolik olarak ele geçirmiş, işgal etmiş oluyor. Bu aynı zamanda varlığınızı ilan etmenin de bir yolu. Bir azınlık olarak, “Bakın, ben de buradayım. Burada olan sadece siz değilsiniz, ben de varım.” demiş oluyorsunuz ve bu çok önemli.

Minarelerle ilgili bir başka mesele de var. Minareler dikey semboller, şekilleri itibariyle epey görünürler. Şu anda küresel sahnede en yüksek gökdeleni yapma yarışı var. Bosna’daki savaşın ana kurbanı minareler ve kilise çanları idi, yüzlercesi savaşta zarar gördü. Orta Çağ’da, bir aile şehri ele geçirdiğinde, yenilmiş olan diğer aileye ait tüm kuleleri yıktırırdı. Bu, insanın tarihte hep yukarı doğru gitme arzusuyla alakalı. İstediğiniz takdirde, çıkabildiğiniz kadar yükseğe çıkabilirsiniz. Dikey bir sembol; ki bu güç, iktidar ve kontrol demek. Tabii tüm bu hususlar, insanlar tarafından alenen idrak edilmeyebilir, ancak meselenin özü biraz da bununla alakalı. Tam da bu nedenle, camiler ya da minareler Müslümanların bir bölgeden olduğunu, bir ailenin, bir devletin parçası olduğunu söylüyorlar. Bu devam etmekte olan bir süreç. Avrupa’da binlerce cami olmasına rağmen özellikle minareler konusunda baskı oluşması da bence biraz bununla alakalı.

Kamusal alanda sembolik olarak varlığını sürdüren minare ve ezanın, sekülerleşmiş Avrupa ülkelerinde yol açtığı tartışmalar neyin göstergesi?

Kamusal alanda görünürlük, en yüksek normalleşme şeklidir. Bu görünürlük bir grubun kabul edildiği anlamına gelir. Öte yandan, tepkilerin oluşması da Müslümanlara ya da diğer azınlıklara şaşırtıcı gelmemeli. Düşünün, sokakta dolaşırken bir anda şehir görüntüsünün değiştiğini görüyorsunuz ve size kimse de bir şey söylememiş. Bunun illa ki olumsuz bir tepki olması gerekmiyor; ancak söz konusu olan şey gerçekleşen değişikliğe bir tepkidir. Avrupa’da bu durumda yaşanan en büyük değişim çoğulculuktur; daha doğrusu tüm alanlarda çoğulculuğun görünürlüğüdür. Bu çoğulculuğu yalnızca inanç bazında da anlamamak gerek. Örneğin modern ailenin çoğulluğunu ele alalım. Şehir görüntüsü giderek değişiyor ve toplum ilerliyor. Bu esnada kamusal alanın da belirli ihtilafları yaşayabilmesi, geçirmesi gerekiyor. Cami ve minareler konusunda da daha fazla ihtilaf olacak. Zira bu yalnızca kamusal alandaki bir ihtilaf değil, doğrudan kamusal alana dair bir tartışma.

Avrupa ülkeleri kendilerini çoğulcu olarak tanımlıyorlar ama bu çoğulculuk kavramı bir belirsizliğe sahip. Her ihtilaf bir çözüm ve hatta kendi dengenizi bulmanız içindir. Toplumların dengeye ihtiyaçları var. Biz bu dengeyi arıyoruz ve buluyoruz da aslında. Şöyle düşünün: Almanya’da kaç tane yeni cami var? Cevap vereyim: Çok fazla. Çoğu durumda camiler sorun bile olmuyor, ancak bazı durumlarda ihtilaflar ve tepkiler doğuyor. Yalnızca haklar açısından konuşmak yerine bu bakış açısından bakıldığında durum daha anlaşılabilir hâle geliyor bence. Elbette haklar önemli, ancak öte yandan insanların değişiklikleri kabul etmeleri gerek. Bu da zaman alıyor.

Dosya: "Avrupa'da Ezan Düzenlemeleri" 2 Kasım 2018

Avrupa’da Ezan: Bir Çatışma Kaynağı Mı, Yoksa Dinî Çoğulculuğun Göstergesi Mi?

Avrupa’da ezan tartışması, yalnızca “ezan” etrafında yaşanan bir tartışma değil. Bu tartışmada ezanın fonksiyonu, Müslümanların kitlesel tepkileri göğüsleyebilme yeteneği ve kamusal alan gibi konular da yeniden ele alınıyor.

“Avrupa’da Müslüman Öznenin Üretimi” isimli kitabınızda “Müslüman sesler sadece Müslüman kulaklara hitap etmez” diyorsunuz. İslam’ın akustik bir sembolü olan ezan Müslüman olmayan kulaklara ne söyler?

Çoğulcu bir toplumda herkesin anlaması gereken ilk şey, yalnızca kendi topluluğunuza konuşmamanız gerektiğidir. Çoğumuz aidiyet hissettiğimiz birden fazla topluluğun parçasıyız, yalnızca dinî açıdan da değil üstelik. Her topluluk kendi içinde zaten çoğulcudur. Müslüman olmanın ya da Katolik olmanın birden fazla biçimi vardır. Elbette başkalarının tepkisine ya da yaptıklarına göre de değişiyoruz.

Şimdiye kadar Avrupa’da ezanın çok büyük bir sorun olmadığını, vakıaların birçoğunun teknik anlamda desibel sınırlamalarıyla çözüldüğünü söyleyebiliriz. Yasal düzenlemeler, desibel olarak herkesin belli bir noktaya kadar uyması gereken açık sınırları belirliyor. Bu konuda açıkçası Müslümanların da dürüst olmaları gerek. Ezan; radyo gibi cihazların olmadığı bir dönemde, yakın civardaki cemaati namaza çağırmak için ortaya çıktı ve şimdi pratik bir anlamı yok. Ezan bugün tamamıyla bir sembolden başka bir şey değil. Günümüz çağında pratik bir fonksiyonu yok. Birçok Müslüman, “Evet, camilerimiz, minarelerimiz ve ezanlarımızla varlığımızın tanınmasını, kabul edilmesini istiyoruz” derken, öte yandan birçoğu da, “Çok önemli değil aslında, eskisi gibi pratik bir manası da kalmadı; çok gerekli değil.” diyor. Yani gözlemlerime göre pek çok Müslüman bile artık ezana bu açıdan büyük önem atfetmiyor.


Peki Müslümanların görünürlükleri ve duyulurluklarının artmasıyla ortaya çıkan tartışmalar, Müslümanlar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor sizce?

Ben meseleye biraz daha farklı bir yerden bakıyorum. Bence bu tartışmalar biraz Müslüman idarecilerle, liderle de alakalı. Biraz Müslüman liderlerin ne kadar siyasi ya da ideolojik olduğu, bir tartışmayı ne kadar zorlamak istedikleri önemli burada sanki. Bir uzlaşı bulmak çoğu durumda mümkün. Mesela cami içine yansıyan ezan sesinde uzlaşabilirsiniz, ezanın dışa taşmasına “hayır” diyebilirsiniz ya da çok yüksek olmamak kaydıyla ezan konusunda anlaşmaya varabilirsiniz. Bu biraz, azınlıkların tartışmaları ne kadar zorladıklarıyla ilgili. Ben şahsen bazı durumlarda Müslüman liderlerin ya da idarecilerin ihtilaf taraftarı olduğuna inanıyorum. Çünkü tartışma ya da ihtilaf, lidere görünürlük fırsatı sunuyor. Demek istediğim, eğer her talebiniz kabul edilirse, sorun olmaz ve siz de basına gitmezsiniz. Ancak ortada bir çatışma ya da ihtilaf varsa, röportaj verirsiniz, televizyon kanallarına çıkarsınız. Yani, görünürlüğün de kendi içinde dahili mekanizmaları var ve bazen tartışmaları yatıştırmak yerine körükleyebiliyor.

Ama öte yanda bugün Avrupalı Müslümanların “çok fazla sorun doğurmamak” adına görünürlüklerinden vazgeçtiği, örneğin camilerinde ezan okumaktan çekindikleri ve hakları olmasına rağmen “sınırları zorlamadığı” durumlar da var…

Haklısınız. Pek çok Müslüman uzlaşma yoluna gidiyor. Yani bir şeyi yapma hakkınız var ancak başkaları açısından bu hak çok da kullanışlı değil; peçe örneğinde olduğu gibi… Bir yanda tanınmış ve kısmen kabul görmüş başörtüsü var, öte yanda da çarşaf ya da peçenin zorla aynı kabulü görmesine yönelik bir beklenti var. Peçe yeni bir şey, daha 10-20 yıl öncesine kadar birçok bölgede kullanılmıyordu bile. Buradaki soru, bu insanların bu tartışmayı ne kadar sürdürmek istedikleriyle ilgili. Ve yine şahsi görüşüme göre, başörtüsü konusunda herhangi bir sorun yok ve Avrupa peçe ve çarşafa hayır deme konusunda haklı. Dinî, siyasi ya da ideolojik sebeplerden bile değil, çünkü yüzün görünmesi insan ilişkilerinde çok önemli. Elbette Müslüman azınlıklar, peçe ya da çarşafla ilgili tartışmaları daha da körüklerse, kaçınılmaz olarak olumsuz tepkilerle karşılaşabilirler.

Peki sizce bir gün Avrupa’da İslami semboller/İslami görünürlük “normalite” olacak mı?

Evet, bazı şeyler normalleşecektir ve bazı şeyler de kabul edilmeyecektir. Dediğim gibi, özellikle peçe veya çarşaf, anlaşılır gerekçelerle reddedilebilir. Burada ben siyasi, ideolojik ya da dinî açıdan önce antropolojik açıdan bakıyorum.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar