Araştırma: Almanya’da Aile Birleşim Sürecini “Ekonomik Fayda” Belirliyor
Almanya'da yayımlanan yeni bir araştırma, aile birleşiminin artık insani bağlardan ziyade "ekonomik fayda" odaklı işlediğini ve bu sürecin nasıl sadece belirli gruplara kapı açan seçici bir mekanizmaya dönüştüğünü gözler önüne seriyor.
Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF), aile birleşimi konusunda dikkat çekici bir araştırma yayımladı, üstelik oldukça sessiz bir şekilde. Çalışma, 2 Nisan 2026’da BAMF’nin internet sitesinde yayımlandı; yani Paskalya tatili öncesinde, herhangi bir kamu duyurusu ya da basın açıklaması yapılmadan. Oysa araştırma, siyasi açıdan hassas bir sistemi gözler önüne seriyor: Çoğu zaman asıl belirleyici olan aile bağları değil, kişinin Almanya için bir nitelikli iş gücü olarak ne kadar faydalı görüldüğü. Oturum statüsü de çoğu zaman bu duruma göre şekilleniyor; çünkü ekonomik olarak ihtiyaç duyulan kişiler, oturum iznini daha kolay alıyor ve bu da doğal olarak aile birleşimi açısından daha elverişli bir konum sağlıyor.
Bu araştırma, BAMF’ın Avrupa Göç Ağı (EMN) bünyesinde yürütülen kapsamlı bir AB karşılaştırmalı çalışmasına sunduğu katkının en çarpıcı sonuçlarından birini teşkil ediyor. Rapora göre aile kurma hakkı, hem temel haklar hem de insan hakları kapsamında güvence altında olsa da, çalışma önemli bir noktanın altını çiziyor: Bu hukuki koruma, ne Alman hukukuna ne de Avrupa hukukuna göre, ailenin Almanya’ya giriş yaparak bir araya gelmesi konusunda otomatik bir hak doğurmuyor. Yani devlet; süreci yönetme, sınırlama ve gruplar arasında ayrım yapma yetkisine sahip ve tam olarak bunu yapıyor. Nihayetinde ortaya, belirli grupların lehine işleyen, diğerlerinin ise çok daha ağır engellerle karşı karşıya kaldığı bir sistem çıkıyor.
Bazıları İçin Ayrıcalık, Bazıları İçin Engellerle Dolu Bir Sistem
Araştırma, Almanya’nın aile birleşimi konusunda tek tip bir uygulama yürütmekten çok uzak olduğunu açıkça gösteriyor. Belirli nitelikli iş gücü grupları için kurallar esnetilirken, resmî olarak koruma statüsü tanınmış kişiler de kısmen ayrıcalıklı haklara sahip kılınmış durumda. Buna karşılık, “ikincil koruma” (subsidiär geschützt) statüsündekiler için süreç tam tersi yönde ilerlemiş durumda: Önce ayda sadece bin kişilik bir kontenjan sınırı getirilirken, ardından uygulama yıllarca tamamen askıya alındı.
Bu durum, basit bir hukuki ayrıntıdan çok daha fazlasını ifade ediyor ve aslında siyasi bir mantığı dışa vuruyor: Almanya’da aile yaşamı herkes için eşit şekilde korunmuyor, aksine göç politikası açısından istenilirliğe göre kademelendiriliyor. Ekonomik açıdan “faydalı” görülenlere kolaylıklar sağlanırken, üzerinde siyasi tartışmaların sürdüğü bir koruma statüsüne sahip olanlar kısıtlamalarla yaşamak zorunda kalıyor. Nitekim araştırmanın kendisi de aile birleşimini; “insan hakları ilkeleri, uyum politikası çıkarları ve göç yönetimi menfaatleri arasındaki bir gerilim alanı” olarak tanımlıyor.
Avrupa genelindeki kıyaslamalar bu örüntüyü daha da netleştiriyor. Kapsamlı EMN karşılaştırmalı çalışması, 2017’den bu yana birçok devlette iki yönlü bir hareketlilik yaşandığını gösteriyor: Yüksek nitelikli çalışanlar ve aileleri için prosedürler kolaylaştırılırken, diğer gruplar için şartlar daha da ağırlaştırılıyor. Almanya, bu konuda açıkça örnek gösterilen ülkelerden biri. Örneğin, 1 Mart 2024’ten itibaren Almanya’da belirli yüksek nitelikli uzmanların anne, baba ve kayınvalide/kayınpederlerini getirebilmeleri için aile birleşimi hakları genişletildi. Aynı zamanda bu çalışma, yeni koalisyon hükûmetinin ikincil koruma statüsündekiler için aile birleşimini yeniden askıya almayı planladığı ülkeler arasında yine Almanya’nın adını zikrediyor. Böylelikle Almanya, Avrupa çapındaki genel trendin somut bir örneği haline geliyor: Devletin fayda beklediği yerde kapılar açılıyor, koruma göçünün siyasi baskı altında olduğu yerde ise kısıtlamalar devreye giriyor.
Kağıt Üzerinde Kalan Bir Hak
Aile birleşiminin hukuken mümkün olduğu durumlarda bile, şayet göç politikası bu sürece sıcak bakmıyorsa, hak sahipleri uygulama aşamasındaki engellere takılıyor. Almanya özelindeki bu çalışma, işlem sürelerini temel bir sorun olarak tanımlıyor. Araştırma için görüşüne başvurulan pek çok kurum, daha başvuru randevusu alabilmek için bile çok uzun süreler beklendiğine dikkat çekiyor. Uluslararası Af Örgütü (Amnesty), bu uzun bekleme sürelerinin artık istisna değil, kural hâline geldiğini belirtiyor. Buradaki asıl çarpıcı nokta ise şu: Çoğu AB üyesi devlet bu tür başvuruların sonuçlandırılması için kendine resmî süre kısıtlamaları koymuşken, rapora göre Almanya ve İsveç’te bu konuda tanımlanmış bir süre sınırı bulunmuyor.
Bu belirsizliğin hak sahipleri için ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceği BAMF raporundaki örneklerle açıkça görülüyor. Federal Hükûmet’in Eylül 2024’te bir soru önergesine verdiği yanıtta; Addis Ababa, Beyrut, Dakka, Erbil, İslamabad, Lagos, Rabat, Tahran ve Tunus gibi birçok dış temsilcilikte bekleme sürelerinin 52 haftayı, yani bir yılı aştığı ifade edildi. Caritas ise rapora sunduğu görüşte, Tahran Büyükelçiliği üzerinden başvuran Afgan vatandaşları için bu sürenin 2,5 yıla kadar çıktığını belirtiyor. Hatta Federal Dışişleri Bakanlığı bile, bu denli uzun sürelerin ilgili aileler için “ciddi bir yük” oluşturduğunu bizzat kabul ediyor.
Dolayısıyla aile birleşimi üzerine konuşurken sadece yasalardan bahsetmek yeterli değil. Ailelerin aylarca, hatta yıllarca ayrı kalmasına neden olan ve bu birleşmeyi fiilen imkansız kılan bürokratik mekanizmayı da konuşmak gerekiyor. Sistemin en büyük çelişkisi de tam burada yatıyor: Aile kurma hakkı kağıt üzerinde bir hak olarak varlığını korusa da; bekleme süreleri, belge sorunları ve aşırı yoğun dış temsilcilikler nedeniyle pratikte fiilen devre dışı bırakılıyor.
Aile Birleşimi Kitlesel Akın Niteliği Taşımıyor
Avrupa genelindeki veriler de bu bulguları destekler nitelikte. EMN Avrupa raporu; özellikle çatışma bölgelerinden gelen kişiler için kronikleşen gecikmelerden, yüksek maliyetlerden ve ağır idari yüklerden bahsediyor. Raporda Almanya; dijitalleşme ve aile destek programları konusunda örnek gösterilse de uzun işlem süreleri ve bürokratik engellerin hâlâ aşılamamış sorunlar olduğunun altı çiziliyor. Bir başka deyişle Almanya; süreçleri modernize ediyor ancak uzun bekleme süreleri şeklindeki asıl temel sorunu çözemiyor.
Çalışma, aynı zamanda siyasi bir çarpıtmayı da rakamlarla çürütüyor. Aile birleşimi her ne kadar önemli bir konu olsa da kesinlikle bir “kitlesel akın” niteliği taşımıyor. Alman EMN raporuna göre 2023 yılında ailevi nedenlerle gerçekleşen göç sayısı 108 bin 505 olarak kaydedildi. Bu sayının 79 bin 905’ini, üçüncü ülke vatandaşlarının yanına gelen aile üyeleri oluşturuyor.
Üçüncü ülkelerden gelen toplam göç içinde aile birleşiminin payı 2023 yılında %9,6’da kalırken; 2017 ile 2023 yılları arasındaki ortalaması ise %12 civarında seyretti.
Buradaki bir diğer önemli bulgu ise şu: Üçüncü ülke vatandaşlarının aile birleşimi işlemlerinin çok büyük bir kısmı ikincil koruma statüsündekilere değil; farklı oturum türlerine sahip kişilere veya Alman vatandaşlarına yönelik gerçekleşiyor. Araştırmaya göre, 2018-2023 yılları arasında, siyasi açıdan en çok tartışılan “ikincil koruma statüsündekilerin aile birleşimi”, Almanya’ya yönelik tüm aile birleşimlerinin yalnızca %6’sını oluşturdu. Yani yıllardır süren o en hararetli tartışmalar, aslında kıyaslanamayacak kadar küçük bir kesit üzerinden yürütülüyor.
Avrupa çapındaki kıyaslama, mutlak rakamları da yeni bir perspektife oturtuyor. Almanya, 2023 yılında AB üyesi olmayanların yakınlarına verilen 168 bin 536 ilk oturum izniyle AB listesinin başında yer aldı. Ancak nüfusa oranlandığında durum değişiyor: Her bin kişi başına düşen 2,0’lık oranla Almanya; 1,4 olan AB ortalamasının biraz üzerinde kalsa da, Güney Kıbrıs (6,8), Malta (4,5), Lüksemburg (4,4), Slovenya (3,5), Finlandiya (3,2) ve İsveç (3,1) gibi ülkelerin bir hayli gerisinde. Dolayısıyla Almanya’nın yüksek rakamları, ülkenin özel bir “cömertliğinden” ziyade; yüz ölçümünden, nüfus büyüklüğünden ve göç politikası açısından merkezi öneminden kaynaklanıyor.
Almanya Aile Birleşimi Alanında Liberal Bir Öncü Değil
AB genelindeki kıyaslama dikkate alındığında Almanya; liberal bir aile birleşimi politikasının öncüsü gibi değil, daha çok “iki farklı yüzü olan” bir ülke gibi görünüyor. Bir yanda, ekonomik olarak ihtiyaç duyulan, arzulanan göç grupları için sağlanan kolaylıklar var. Diğer yanda ise Almanya; uyum şartlarını ve maddi gereklilikleri en üst seviyede tutmaya devam eden, bu yolla ikincil koruma statüsündeki sığınmacılara karşı kısıtlayıcı tutumunu sürdüren ülkeler arasında yer alıyor. Nitekim Avrupa karşılaştırmalı çalışma, statüye göre giderek keskinleşen bir ayrım eşliğinde; konut, gelir, sağlık sigortası ve uyum konularındaki şartların çok daha formel ve kâtı hale geldiği bir eğilimi açıkça tarif ediyor.
Alman araştırması ise şu gerçeği teyit ediyor: Almanya’da aile birleşimi temel olarak geçim güvencesi, konut yeterliliği ve yer yer dil bilme gibi katı şartlara bağlı. Üstelik bu şartlardan feragat edilmesi herkes için geçerli bir kural değil; bu ayrıcalık sadece belirli gruplara tanınıyor. Bu durum, her iki çalışmanın da temel bulgusunu perçinliyor: Almanya, aile birleşimi konusunda ne tek başına “cömert” ne de sadece “kısıtlayıcı” bir ülke. Almanya, seçici bir ülke.
“Ekonomik Fayda” Kıskacında Aile Birleşimi
EMN çalışmaları ufuk açıcı veriler sunsa da bazı sınırlamalara sahip. Avrupa genelindeki karşılaştırmalı çalışma, büyük oranda ülkelerin sunduğu raporlara, belge analizlerine ve resmî verilere dayanıyor; yani doğrudan bir saha araştırması niteliği taşımıyor. Almanya özelindeki çalışma ise bunlara ek olarak bir literatür taramasına ve idari birimler ile sivil toplum kuruluşlarından 11 uzmanla yapılan görüşmelere yaslanıyor. Bu metodoloji, her iki çalışmayı da hukuki ve idari kıyaslamalar açısından oldukça güçlü kılarken; sürecin asıl muhatabı olan ailelerin somut yaşam gerçeklikleri söz konusu olduğunda zayıf bırakıyor. Bulguların siyasi açıdan bu denli çarpıcı olmasının sebebi de tam olarak bu: Çalışmalar, bireysel mağduriyet öykülerine girmeden bile sistemin nasıl işlediğini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
BAMF araştırmasının asıl can alıcı noktası, sansasyonel bir ifşaat içermesi değil, meseleyi son derece soğukkanlı ve mesafeli bir dille ele alması. Bizzat Federal Daire bünyesinden çıkan rapor, Almanya’da aile birleşiminin ne kadar eşitsiz bir temelde kurgulandığını kanıtlıyor. Sistemin merkezinde aile değil; o ailenin statüsü ve ekonomik olarak ne kadar “faydalı” olduğu yer alıyor.
Buradaki asıl sorun, ülkeye gelenlerin sayısı değil; aile yaşamını siyasi tercihlere göre “istenen” ve “istenmeyen” şeklinde etiketleyen, kademelendiren ve bürokratik yollarla engelleyen sistemin kendisi. Kısacası, Paskalya’dan hemen önce, neredeyse sessiz sedasız yayımlanan bu çalışma; Almanya’daki aile birleşimi gerçekliği hakkında, son yılların tüm o gürültülü tartışmalarından çok daha fazlasını söylüyor.
NOT: Makalenin Almanca aslı Migazin tarafından yayımlanmıştır.