NSU NSU: Kanıtları Aranan “Gerçekler”

NSU, Almanya’nın bir ucundan diğer ucuna cinayet ve soygunlarla geçebilmiş bir terör örgütü. NSU’nun açığa kavuşturulmasının altıncı yılında, cevap bekleyen sorular hâlâ canlılığını koruyor.

Elif Tunay 1 Kasım 2017

Enver Şimşek’in göç öyküsü 1986 yılında başladı. Türkiye’den Almanya’ya giden Şimşek, önceleri fabrika işçisi oldu, sonra ise çiçekçi. Ekmek parası için gittiği Almanya, 2000 yılında onun sonu oldu. 9 Eylül 2000 tarihinde gündüz vakti Nürnberg’deki dükkânına giren eli silahlı kişiler, Şimşek’i 8 kurşunla yaralayıp kayıplara karıştı. Kurşunların çoğu yüzüne isabet eden Şimşek, iki gün boyunca hastanede yaşam mücadelesi verdi. Ancak yapılan tüm müdahaleler ve sevenlerinin desteği onu hayatta tutmaya yetmedi. Enver Şimşek, 11 Eylül 2000’de hayata gözlerini yumdu. Ölümünden sonra ailesi ve yakınları şüpheli olarak kamuoyuna yansıtıldı. Ailesi bu süreçte psikolojik ve duygusal olarak yıpratıldı. Ancak ölümünden 11 yıl sonra Enver Şimşek’in Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü tarafından öldürüldüğü ortaya çıktı. Almanya’nın kendi çocuklarına açıklayamayacağı cinayetler dizisi ve arkasındaki bağlantılar da böylece gün yüzüne çıkmış oldu.

Alman Federal Meclisi tarafından bu terör yapılanmasının işlediği cinayetlerin araştırılması için 2012 yılında kurulan Federal Meclis Araştırma Komisyonu, o zamanlar ümit vermiş olsa da, bugün görülüyor ki geride yalnızca kurbanların acılı aileleri kaldı. Cinayete kurban gidenlerin aileleri ve NSU’nun “kendi kendini ele vermesi”nin ardından cinayetlerin aydınlanması için seferberlik başlatanlar çeşitli platformlar oluşturdular. Cinayetlerin iç yüzünün ortaya çıkarılmasında yargı ve emniyet birimleri kadar NSU mağdurlarının tecrübeleri ve anlatıları da büyük rol oynadı.

Enver Şimşek’in ardından örgüt, 2007 yılına kadar 7’si Türk olmak üzere 9 can daha aldı. Ne yazık ki yetkililer seri cinayetlerin arkasında ısrarla hep başka zanlılar aradı. Faillerin yıllarca bulunamayışı, karartılan deliller, “derin devlet-örgüt ilişkisi”, ihmal ve tanıkların şüpheli ölümleri, Türk toplumunun Almanya’ya olan güvenini derinden sarsarken, ilk cinayetten 13 yıl sonra NSU’nun hayatta kalan ve bilinen tek üyesi Beate Zschäpe’nin yargı önüne çıkarılması da zedelenen bu güveni tamir etmeye yetmedi.

6 Mayıs 2013 tarihinde Almanya’nın son 40 yılının en büyük terör davalarından biri olarak başlayan NSU terör örgütü üyelerinin yargılanma süreci, NSU cinayetlerinin karmaşıklığı, Anayasayı Koruma Dairelerinin delilleri yok etmesi ve polisin delilleri yerinde değerlendirmemesi akıllara üç kişiden daha büyük ve sistematik bir ırkçı terör yapılanmasına işaret ediyor. Ayrıca NSU gibi derin bir terör yapılanmasının yıllar sonra “beceriksizlik” olarak adlandırılan bir soygun sonucu ortaya çıkması da düşündürücüdür.

Bu kapsamda NSU cinayetlerinin aydınlatılmasında iki faktör önemli rol oynamaktadır: Birincisi yargı makamlarının dava kapsamını genişletmeleri, ikincisi ise kamuoyunda NSU dava sürecine ilişkin daha fazla farkındalık ve ortak toplumsal bilincin yaratılmasıdır. Burada Türk devletinin de konuya sahip çıkması, Türk toplumunu şüphesiz cesaretlendirecektir.

1.NSU Araştırma Komisyonu

Alman Federal Parlamentosu’nun 26 Ocak 2012’de NSU terör örgütünü araştırmak için kurduğu ilk araştırma komisyonu, cinayetlerin aydınlatılmasını bekleyen binlerce kişiye “belki” dedirtmişti. Fakat 17. yasama dönemine ait olan komisyon, sonuç raporunda ırkçılık ve aşırı sağcılıkla mücadelede aktif görev alınması gerektiğini belirterek bu mücadelede güvenlik ve istihbarat birimleri için 47 maddelik tavsiye sunmakla yetinmişti. Hâlbuki komisyon, eyalet polisleri ve eyalet Anayasayı Koruma Daireleri tarafından bu terör örgütü yapılanmasının senelerce nasıl fark edilmediğini sorgulamış, emniyet makamlarının hata ve ihmallerini, 2003 yılında durdurulan sorgu sürecini mercek altına almıştı. Yapılması gerekenler yapılıyordu, fakat muhbirlerin aralarında kol gezdiği zanlılara ilişkin kanıtlar bir türlü kesinleşemiyordu. Önceki soruların cevapsız kalması bir kenara, açıklanan raporla birlikte cevapsız sorulara yenileri de eklenmişti. Almanya’nın 8 farklı şehrinde işlenen on cinayet ve bombalı saldırıların kaderleri böylelikle 18. yasama dönemiyle birlikte kurulan 2. NSU Araştırma Komisyonu’na bırakılmıştı.

2.NSU Araştırma Komisyonu

İlk araştırma komisyonunun sessiz sedasız raporunu yayınlamasının ardından yeni yasama döneminde bir grup milletvekili, başta polis memuru Michèle Kiesewetter ile diğer NSU cinayetlerini ve anayasa koruma teşkilatlarının cinayetlerdeki rolünü araştırmak için bir araya geldi. Delillerin ve soru işaretlerinin çokluğu ikinci bir araştırma komisyonunun kurulmasını vazgeçilmez kılmıştı. Tarihler 19 Şubat 2014’ü gösterdiğinde 18. yasama dönemi partileri, Federal Meclis’e ikinci bir araştırma komisyonunun kurulması için ortak dilekçe sundular. Dilekçede, bir önceki araştırma komisyonunun tavsiyelerinin güçlendirilmesi yanı sıra, kurulacak ikinci araştırma komisyonu dilekçesiyle birlikte sunulan önerilerin hayata geçirilmesi talep ediliyordu. Dilekçe, 20 Şubat 2015 tarihinde Federal Meclis’te oy birliği ile kabul edildi. İkinci komisyonda, 2011 yılında Federal Anayasayı Koruma Dairesi’nde NSU cinayetlerini aydınlatabilecek metrelerce dosya ve belgelerin yok edilmesi, Eisenach ve Zwickau soruşturmaları, NSU davasının içeriği gibi 2011 sonrası pek çok olay ele alındı. 2015-2017 yılları arasında 54 kez toplanan araştırma komisyonu, 84 tanık ve uzman dinledi, aynı zamanda 12 bin dosyayı inceledi.

Komisyon, özellikle emniyet ve savcılık birimlerinin aralarında iş birliği yürütüp yürütmediklerini, ilgili devlet birimlerinin NSU yapılanmasına ilişkin ilk bilgileri ne zaman aldıkları ve elde edilen verilerin ortadan kaldırılıp kaldırılmadığı, bu verilerin yerinde değerlendirilip değerlendirilmediğini, terör hücresinin bu kadar süre fark edilmeden kimlerin yardımıyla hayatta kalabileceğini, silah ve patlayıcıları kimlerin vasıtasıyla elde ettiklerini ve NSU’nun federal ve uluslararası bağlantılarını mercek altına almıştır.

Ancak soruşturmayı yürüten başsavcılığın, sadece cinayeti işleyen Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe’ye yoğunlaşarak, cinayetleri çok yönlü ve kapsamlı bir şekilde ele almaması, NSU’nun sistemli yapısının ortaya çıkarılmasını geciktirmektedir. Delillerin tespitinde DNA analiz yöntemlerinden ve kriminal teknolojiden tam manasıyla faydalanılmaması, cinayet ve diğer suçlara ilişkin polis güçlerinin yetersiz kalışları ve muhbirlerin konuşlandırılmasında bilinçli ya da bilinçsiz yanlışların yapılması, NSU soruşturma sürecine en başından beri gerekli özenin verilmediğini göstermektedir.

1848 Sayfalık Komisyon Raporu

Federal Meclis Araştırma Komisyonu 27 Haziran 2017 tarihinde 1848 sayfalık sonuç raporunu yayınladı. Raporda; özellikle güvenlik birimlerinin iş birliği eksikliği, görev ihlalleri, ilgili devlet birimlerinin NSU yapılanmasına ilişkin bilgi erişimi, verilerin yok edilmesi/değerlendirilmesi, silah ve patlayıcılara erişimleri ve NSU’nun federal ve uluslararası bağlantılarının incelendiği görülmektedir. NSU terör örgütünün yıllarca dikkat çekmeden varlığını sürdürmesi, araştırma komisyonunu çeşitli delil kaynaklarına yöneltmiştir. Komisyonun incelemesinde “Jena” bölgesinde Neonazi yapılanmasına ilişkin bilirkişi raporundan ve 1994-2000 yılları arasında Thüringen bölgesinde yaşamış Neonazi kişilerin ifadelerinden de faydalanılmıştır.

Öte yandan ikinci NSU Araştırma Komisyonu’nun raporunda, 2011 yılında Böhnhardt ve Mundlos’un bir banka soygunu sonrası bir karavana girdikten sonra polislere ateş açmaları ve ardından da intiharları raporda ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. Konunun araştırılması için o dönem BW eyaleti Kriminal Dairesinden çağrılan uzmanların ifadelerine göre; NSU üçlüsü olarak bilinen Böhnhard, Mundlos, Zschaepe ve NSU örgütü isimleri Eisanach’daki soruşturmanın ikinci gününde belliydi. Üstelik örgütün yaklaşık on yıldır kayıp olduğu da söylenenler arasındaydı.  

İstihbaratın Delilleri Görmezden Gelmesi

Raporda bu konuya ilişkin şu noktalar dikkat çekmektedir: Şimdilerde NSU üçlüsü olarak bilinen zanlıların da aralarında bulunduğu bir grup genç bir araya gelerek sağcı bir çete oluşturduktan sonra, Almanya’nın göçmenlerden temizlenmesi ve homojen bir topluma sahip olması için terör eylemlerini kurguladıkları ortaya çıkmıştır. Amaçları ise nasyonal sosyalist siyaset için yolların açılması olarak ifade edilmiştir. Raporda dile getirilen diğer bir konu ise, 1998-2001 yılları arasında hem Federal Anayasayı Koruma Dairesine hem de yargı makamlarına Böhnhardt, Mundlos ve Zschäpe’nin kaldıkları yere ve destekçilerine ilişkin pek çok ihbarın ulaşmış olmasıdır. Ancak burada da istihbarat ve güvenlik güçlerinin birbirleriyle çalışmadıkları ve delilleri yerinde değerlendirmedikleri görülmektedir. Bununla birlikte NSU’nun 30’dan fazla Neonazi üyesinden; finansal, lojistik, ev bulma, pasaport, sağlık sigortası, tren biletleri, araba kiralama gibi daha pek çok konuda destek aldığı ortaya çıkmıştır. Ancak başsavcılık tüm bunların dava kapsamında incelenemeyeceğini ve zaman aşımına uğradığını belirtmektedir. Sonuç raporunun meclise sunulmasının ardından SPD’nin Bavyera Eyaleti Genel Sekreteri Uli Grötsch de NSU üçgeninin geniş bir Neonazi ağından destek aldığı kanaatine vardığını açıklayarak, NSU gibi sağcı terör yapılanmasının hâlâ devam etme ihtimalinin yüksek olduğunu belirtmiştir.

Federal Kriminal Dairesi bünyesinde kurulan ve NSU soruşturmalarını merkezi olarak yürüten ”BAO TRIO” biriminin pek çok personel ve yönetici değişikliğine maruz kaldığı da görülmektedir. Dosyaları takip eden memurların sık sık değiştirilmesi, uzmanların soruşturma dosyalarında derinleşmesini engellemiştir. BAO TRIO dosyasından elde edilen verilere göre cinayetlerin işlendiği yerlerde polislerin de eksik ifadeler aldıkları görülmektedir.

NSU takibat dosyalarının neden imha edildiği bu komisyonda da aydınlatılamazken, dosyaların muhafazasından sorumlu memur, komisyondaki ifadesinde hiç çekinmeden, dosyaların önemli olduğunu fark ettiği için imha ettiğini söyledi. Federal Başsavcılığın bu ifadeye kayıtsız kalması ise düşündürücüdür. Öyle ki başsavcılığın ilk günden itibaren araştırma komisyonlarının aksine devletin hiçbir sorumluluğu ve bunların destekçileri yokmuş gibi davranması üzücüdür. Burada başsavcılığın devletin bazı organlarını koruduğu anlaşılmaktadır.

6 Yıllık “Açıklığa Kavuşturma” Arayışı

Araştırma raporunun ana başlıklarından biri olan Anayasayı Koruma (Alm. “Verfassungsschutz”) bölümü, NSU kompleksinin çözümlenmesinde rol oynayan ana faktörlerden biri. Raporda öne çıkan 11 Kasım 2011 tarihi, tarihe Alman devletinin istihbarat ve güvenlik birimlerinin en kara günlerinden biri olarak düşecektir. Federal daire çalışanı olan Lothar Lingen (takma adı), Uwe Böhnhardt, Uwe Mundlos ve Beate Zschäpe’nin ortaya çıkmasından sonra Thüringen Neonazi yapılanmasına ilişkin ve içlerinde muhbirlere dair verilerin de olduğu binlerce dosya ve belgeyi yok ederek, Anayasayı Koruma Dairesinin NSU bağlantısına ilişkin delilleri karartmıştır. Hakkında kurumu tarafından disiplin soruşturması açılan Lingen’in dosyası ise -ilginçtir ki- araştırma komisyonuna teslim edilmemiştir. Ne federal ne de eyalet araştırma komisyonları, bu olaya bir açıklık getiremezken, Federal İçişleri Bakanlığının bu konuya ilişkin görevlendirdiği kişi ise federal dairesine birkaç tavsiyede bulunarak yarım sayfalık bir basın açıklaması yayınlamış, olayı hükümet boyutunda böylece kapatmıştır.

NSU üçlüsü olarak bilinen Böhnhardt, Mundlos ve Zschäpe’nin federal daire tarafından vaktiyle görevlendirilen Neonazi muhbirleri mi oldukları ya da federal daire tarafından yönetilip yönetilmedikleri muhtemelen cevabı hiçbir zaman bulunamayacak sorular olacak. Öte yandan ikinci araştırma komisyonunda görevli SPD ve Yeşiller milletvekilleri, “Corelli” ve “Primus” gibi kilit muhbirlerin NSU hücre yapılanmasından haberlerinin olmamasının mümkün olmadığını vurgulamışlardır. Anayasayı Koruma Dairesinin 2011 yılından önce de NSU hücre yapılanmasına ilişkin bilgisi olduğu savı oldukça güçlüdür.

 

Sonuç ve Yükümlülükler

Federal Meclis bünyesinde kurulan ikinci araştırma komisyonu devletin ilgili birimlerine bazı eleştiriler getirmiş olsa da, raporda Alman devlet kurumlarının kurumsal ırkçı yapılanmasına yönelik sorular eksik kalmıştır. Komisyonun NSU cinayetlerinin işlendiği yerlerde Neonazi yapılanmasını ve onun bölgeler üstü ağını ya da organize kriminel yapısını sorgulaması ise yeterli değildir.

NSU davası kapsamında sadece NSU cinayetleri ele alınırken, devletten veya sivil toplumdan kişiler davaya dâhil edilmemişlerdir. Buna karşın araştırma komisyonundan; yasama organı olarak devletin kurumsal ırkçılıkla mücadelede samimi yasal düzenlemeler yapması beklenmektedir.

Tüm NSU sürecinde görülmüştür ki Almanya’daki kurumsal ırkçılık ve şiddete başvuran aşırı sağcı bir ideolojinin varlığı yadsınamaz. NSU çözülmediği sürece de toplum vicdanı özgürleşemeyecektir. Nitekim Sol Parti Milletvekili Petra Pau, NSU soruşturmasını Almanya için bir devlet başarısızlığı olarak nitelendirmiştir.

Alman devletinin “bir şeyler yapıyoruz” düşünce ve tutumu, toplumsal barışa katkı sağlamamakta, ırkçılık suçlarına ilişkin önlemlerinin gecikmesine sebep olmaktadır. Steffen Seibert’ın uzun süre aydınlatılamamış olmasından dolayı duydukları utancı dile getirmesi de yeterli değildir. Devlet bünyelerine bir daha böyle hataların yaşanmaması için sert talimatların verilmesi, ortak çalışmaların güçlendirilmesi de birer lütuf değildir. Münih’te hâlihazırda devam eden dava da acılara derman değildir. Tüm bunlar zaten bir hukuk devletinin yapmakla yükümlü olduğu adımlardır. Faillerin yıllarca bulunamayışı, karartılan deliller ve ihmaller Türk toplumunun Almanya’ya olan güvenini derinden sarsarken, Beate Zschäpe’nin yargı önüne çıkarılması da zedelenen bu güveni tamir etmeye yetmemiştir.

Almanya’daki kamu vicdanı ve Türk toplumu, Alman devletinden daha cesurca adımlar beklemekte, 21. yüzyılın başında işlenen bu cinayetlerin en azından tarihe “yüzleşildi ve sorumlu kişiler cezalandırıldı” olarak geçmesini istemektedir. Bu, Alman devletinin kurbanların ailelerine yükümlülüğün de ötesinde bir vicdan borcudur.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar