İslamofobi “Batı Kimliğinin Oluşmasında Müslümanlar Öteki Rolünü Üstlendi”

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)’nın Müslümanlara Karşı Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılık ile Mücadele Özel Temsilcisi Talip Küçükcan ile görüştük.

1 Şubat 2014

Geçtiğimiz yıl düzenlenen, Avrupa’da Göç, İslam ve Çokkültürlülük konulu sempozyumda, T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, “Irkçılık, farklı kültürler ve hayat biçimlerine dönük hoşgörüsüzlük, ne yazık ki Batı toplumlarının en müzmin hastalıklarından biridir.” demişti. Bu görüşe katılıyor musunuz?

Avrupa geniş bir coğrafyayı, farklı siyasal tarih ve kültürleri içeren bir yapıya sahip, bu nedenle bütün Avrupa ülkelerini aynı kalıba sokmak mümkün değil. Ancak özellikle 11 Eylül olaylarından sonra Müslümanlara yönelik önyargıların ve ötekileştirmelerin yaygınlık kazandığı biliniyor. Buna paralel olarak ise Müslümanlara yönelik dışlama, hoşgörüzlük, ayrımcılık, hatta şiddet artış gösteriyor. Pek çok bilimsel araştırma ve Temel Haklar Ajansı gibi kuruluşların raporu da bu gelişmeleri doğruluyor.

Irkçılık ve hoşgörüsüzlük hastalığının Batı toplumları özelinde sebepleri nelerdir sizce?

Batı toplumlarında farklı dinlere ve kültürlere, bilhassa İslam ve Müslümanlara karşı hoşgörüzlüğün tarihsel kökenleri var. Buna ilaveten günümüzdeki medeniyetler farklılığı söyleminin de etkisini görmek gerekir. Batının kolektif kimliğinin oluşmasında İslam ve Müslümanlar en belirgin “öteki” rolünü üstlenmiştir. Batının tarihine bakılacak olursa Haçlılar’dan Osmanlı’ya kadar pek çok dönemde mücadeleler olduğu görülür. Günümüzde ise Batı kendi kültür ve uygarlığını daha üstün görmektedir. İslam’ın çağdaş ve küresel değerler ile barışık olmadığı, kılıç ile yayıldığı, bugün de terör ve şiddet ile anılması gibi ön yargılı yaklaşımlar düşünüldüğünde Batı dünyasındaki ırkçılık ve hoşgörüzlüğün kaynakları daha iyi anlaşılabilir.

2009 yılında, dünyanın en modern, zengin ve eğitimli halklarından birinin yaşadığı İsviçre’de minare konusu referanduma götürülmüştü ve halkın çoğunluğu minare yasağından yana tavır ortaya koymuştu. Bu denli eğitimli insanlar dahi farklı olanla yaşama konusunda gerekli tolerans ve tahammülü gösteremezken, Avrupa’daki diğer toplumlardan hoşgörü beklemek beyhude mi

Avrupa’nın dinle imtihanı zor olmuştur. Tarihsel olarak bakıldığında Fransa başta olmak üzere bazı Batı ükelerinde din karşıtı diyebileceğimiz, daha doğrusu Katolik Kilisesi’nin ruhban sınıfının siyasal ve sosyal alan üzerindeki hegemonyasına karşı yürütülen katı ve sert mücadelenin etkilerinin bugüne kadar ulaştığını görmekteyiz. Avrupa’da gelişen katı ve dışlayıcı sekülerleşme, sadece Hristiyanlığa yönelik algıları değil, İslam ve Müslümanlara ilişkin algıları da olumsuz etkilemektedir. Batı zihni din ile barışmadığı ve kamusal hayatta dine temsil imkânı verecek biçimde dönüşmediği sürece Müslümanlara yönelik kucaklayıcı bir toplumsal atmosferin oluşması kolay görünmemektedir.

En son Suriye’den gelen mülteciler örneğini göz önünde bulundurarak Türkiye toplumunun farklı olana çok daha hoşgörülü olduğunu söyleyebilir miyiz? Hâl böyleyken Batı’yı eleştirmeye, ayrımcılık yaptıklarından dem vurmaya çok fazla hakkımız yokmuş gibi geliyor, ne dersiniz?

Tarihsel olarak Türkiye, çok kültürlü, çok etnisiteli, çok dilli ve çok dinli bir imparatorluğun mirası üzerine kurulmuştur. Kuşkusuz bir ulus devlet kurulurken bu çoğulculuk yeterince dikkate alınmamıştır. Ancak Türkiye ve Ortadoğu din, mezhep ve inanç açısından Avrupa’dan çok daha çoğulcudur. Bu kadar farklı din, mezhep, etnik yapı ve inanç pek az yerde vardır. Bu nedenle içinde bulunduğumuz coğrafyanın öteki kültürlere ilişkin geliştirdiği olumlu bir yapı vardır. Osmanlı Millet Sistemi de bunun kurumsallaşmış biçimidir.
Suriyeli mültecilere büyük oranda kucak açılmış, toplum genelde bu insanları kabullenmiştir. Bunun en belirgin göstergesi devlet yanında çok sayıda kuruluşun mültecilere yönelik çalışmalarıdır. Kampların olduğu yerlerde zaman zaman dışlayıcı davranışlar olsa da Türkiye’de Batı tipi ve benzeri yabancı düşmanlığının olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kaderin bir cilvesi olsa gerek, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Dönem Başkanı İsviçre tarafından, “Müslümanlara Karşı Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılık ile Mücadele Özel Temsilcisi” seçildiniz. Bu seçimin yapılmasında hangi kriterlere dikkat ediliyor?

Özel Temsilcilik atamasını İsviçre Dönem Başkanı yaptı. Bu tercihte Avrupa’da İslam ve Müslümanlar, din-devlet ilişkileri, dinî azınlıklar, din ve vicdan özgürlüğü, İslamofobi, Avrupa’da göçmenler ve Türkler gibi konularda yaptığımız çalışmalar ve yayınlar etkili olmuş olabilir.

Sorumluluklarınız arasında İslamofobi alanında farkındalık yaratmak ve hoşgörüsüzlüğü azaltmak için girişimde bulunmak da var. Bu konuda programınızda neler var?

Özel Temsilci, AGİT Dönem Başkanlığı ile irtibat hâlinde çalışmak durumunda. Bu aslında temsilî bir görev. Bu görev dahilinde biz, İslamofobi konusunda önceki çalışmalardan yararlanacağız, uzmanlar ile görüşeceğiz. Bilhassa Müslüman kuruluşların görüşlerini uluslararası platforma taşımaya gayret edeceğiz. Müslümanların karşılaştıkları sorunların düzenli olarak takip edilmesi, raporlanması ve geniş bir veri tabanı hazırlanması için girişimlerde bulunacağız. Son olarak da ayrımcılık ve hoşgörüsüzlüğün önlenmesi için hukuki önlemlerin alınması için öneriler geliştireceğiz.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar