Dosya: "Paralel Toplum" Bir Problem Kurgusu

“Paralel toplum” tartışmalarında, sadece belli bir grubun toplumun dışında kaldığı vurgulanmakla kalmaz, aynı zamanda devletin “uyum konusunda isteksiz olan bu gruba” karşı yeterli önlem almadığı da belirtilir. Bu “tehlikeli unsurlar” ve “devletin başarısızlığı” yaklaşımı, tartışmalarda tarafların radikalleşmesini sağlayan yegâne unsurdur.

Rosemarie Sackmann 1 Haziran 2014

“Paralel toplum” meselesi yaklaşık çeyrek yüzyıldan beri gündemimizde. Mesele, 90’lı yılların başında Wilhelm Heitmeyer’in, Türk gençlerinin Alman toplumuna artan bir kayıtsızlık gösterdiği şeklindeki düşüncesini dile getirmesiyle tartışılmaya başladı. Heitmeyer o zaman bu kayıtsızlığı uyum sorununa bağlamış ve insanların göçmen meselesine bakış açısını değiştirmiştir. Zira o, bakışları çoğunluk toplumunun yetersiz uyum politikasına yöneltmek yerine, dikkatleri uyumsuzluğa çekmektedir. Bu dikkatin temelinde Alman toplumunun tehdit altında olduğu iddiası vardır.

Paralel toplum meselesi, daha sonra Alman hâkim kültürünün baskın ve geçerli olması talebiyle özellikle siyasiler tarafından canlı tutuldu ve Alman devletinin toplum modeli tartışmalarında üstüne basa basa vurgulandı. Buna karşın çokkültürlü (multi-kulti) bir toplum düzenine yönelik eğitim politikası önerileri, tartışmalarda çokkültürlülük konseptini destekleyenlerin sayıca az olması nedeniyle rağbet görmedi. Çokkültürlülük planları o kadar uzun tartışıldı ki sonunda çokkültürlülükten aslında kültürel çeşitliliğin kabulünün anlaşılması gerektiği nihayet anlaşıldı. Bazı kişilerin alaycı bir şekilde dillerine doladıkları “multi-kulti” ifadesi de maksadı karşılamış oldu.

Paralel toplum meselesinde bilimsel bir bakış açısı yakalamış olma iddiası taşıyan çeşitli görüş sahiplerinden biri de Necla Kelek’tir. Kelek, meseleye iki açıdan eleştiri getirir: İlk olarak (ilerici) Batı kültürüne mesafeli olan, karısı ve kızları üzerinde şiddet eksenli bir hâkimiyet sürdüren Müslüman erkek göçmenleri eleştirir. Esasen bu tarz tanımlamaların yanlış olduğuna birçok yerde işaret edilse de (bkz. Rommelspacher, 2009) bu tartışmaların doğasında, verilerden çok da fazla etkilenmemek vardır. Kelek’in ikinci eleştirisi, “neler olup bittiğini” görmeyen veya Müslümanların uyumu reddetmelerine karşın hiçbir şey yapmayan Alman politikacılara yöneliktir. Bu noktada Almanya’da Müslümanların çoğunluğunun uyumla ilgilenmediği şeklindeki iddia da eldeki verilerle uyuşmamaktadır (bkz. Rommelspacher, 2009). Burada öne çıkarılan husus aslında devletin başarısızlığına yönelik iddiadır. Devletin Alman değerlerini uygulamak istemeyenleri koruduğu, eşlerinden şiddet gören göçmen kadınları ise korumadığı iddia edilmektedir.

Verilerle ispatlanamayan, Müslümanlara yönelik iftiralar ve devlete yönelik suçlamaları içeren bu ikili yaklaşım, Sarrazin’in tartışmaya yaklaşımında da görülmektedir. O da Alman toplumunun yeterli derecede korunmadığını vurgulamaktadır. Bu ikili eleştiri ise –tehlikeli unsurlar ve devletin başarısız olduğu uyarıları– tehlike senaryolarını güçlendirmektedir.

Paralel toplum dendiğinde zihinlerde öncelikle ayrılmışlık, bağlı olmama gibi bir izlenim uyansa da asıl mesele Alman toplumunun paralel toplumlar tarafından tehdit altında olduğu vurgusudur. Bu vurguya göre Alman hâkim kültürünün önemli noktalarının bazı halk gruplarınca paylaşılmadığı varsayılmaktadır. Buradan yola çıkarak temel kuralların bu “paralel gruplar” için genel geçerliliği olmadığı, aynı şekilde kurallara uyulması noktasında nöbetçilik yapan devlet, hukuk ve güvenlik birimlerine de güvenilmemesi gerektiği belirtilmektedir. Aslında bu tartışmalarda “toplum” kavramını kullanmak da uygun değildir, çünkü göçmenler, coğrafi olarak çok uzak olan frankofon ve anglofon Kanadalılarda olduğu gibi, kurumsal olarak tamamlanmış bir “toplum” kuramazlar. Burada mesele toplumlar değil; yaşam tarzları, dinleri ve dilleri kültürel olarak tanımlanan gruplardır. Yani “paralel toplum” tartışmasında esasen toplumlar değil, yaşam tarzları kastedilmektedir.

Şüphesiz her birimiz yakın çevremiz hakkında röportajlar, filmler veya dedikodularla gerçek ya da kurgusal bakışlar ediniyoruz. Fakat bir de toplumsal çevrelerin sahne arkaları bulunmaktadır (kırmızıfener çevreleri gibi). Bunun dışında bir de hangi dine mensup olduğuna bakılmaksızın inanan insanların bulunduğu muhitler vardır; bu tarz muhitler, dini bir körlük olarak gören diğer insanlar için tamamen yabancıdır. Bu çok çeşitli yaşam tarzları açısından bakıldığında şu soru akla gelir: Neden bu yaşam tarzlarından bazıları sorunlu olarak görülürken bazıları görülmemektedir? Neden Almanya’daki Japon göçmen grubu bir problem olarak görülmezken, diğer taraftan Türk (özellikle de 90’lardan itibaren artan bir şekilde Müslüman) göçmen grubu sorun olarak görülebilmektedir? Benim düşünceme göre bu tartışmalar, son on yılda özellikle kuvvetlenmiş olan Batılı-modern toplumların problemine işaret ediyor: Gerçek çeşitlilik içerisinde millî homojenliğin ve devlet kontrolünün korunabilmesinin zorluğu.

Almanya’da 90’lardan beri politikacılar tarafından Müslümanlara karşı şüphe ve kaygı mekanizması kışkırtıldı. Bununla birlikte vatandaşın, devletin kontrol gücüne yönelik şüphesi de güçlendi. Bu şüpheler, kimsenin ilgilenmediği bir sorunu teşhis ettiğini düşünen kesimi radikalleşmeye götürmektedir. Bunun sonucunda problemlerin nedeni olarak teşhis edilen kimselerin radikal ya da “geri” olduğu öne sürülür. Bu gelişmeler Almanya’da hâlâ gözlemlenmektedir.

Peki bu sorunu düzeltmek için ne yapmalıdır? Her şeyden önce ortak projelerin uyuma olumlu etkisi vardır. Daha geniş toplumsal birliktelikler oluşturmanın yanında örneğin Müslüman arabulucular (Streitschlichter) da bütünleştirici bir potansiyel barındırması açısından ilginç bir fenomendir (Schirrmacher, 2013).

Devlet tarafından -ilgili göçmen gruplarıyla ortak bir şekilde – bu uygulama biçimlerinin uyum potansiyellerini nasıl destekleyeceği ve aynı zamanda olumsuz gelişmelere nasıl karşı konulacağı aydınlatılabilir. Bu tür projelerde tüm katılımcılar, kamu yararına olacak çalışmalar ortaya koyabilirler. Ancak bu uygulamalar aracılığıyla paralel toplum tartışmalarında soyut problem kurgularının üstesinden gelinebilir.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar