Dosya: "Azınlık Fıkhı" Müslüman Azınlık Hukuku Çözüm Mü?

Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanların dinî yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlamak ve karşılaştıkları bazı problemleri çözmek amacıyla, bir Müslüman Azınlık Hukuku geliştirilip geliştirilemeyeceği hususunda ciddi analizlerin yapılması gerekir. Sorulması gereken soruların başında, geliştirilmesi planlanan bu azınlık hukukunun pratiğe aktarılma imkânının olup olmadığı gelir. İkinci soru da İslam Hukuku’nun belirli hükümlerinin azınlıkta oldukları devletlerde yaşayan Müslümanlar açısından farklı bir şekilde uygulanmasının sınırlarına dairdir.

Macit Kenanoğlu 1 Kasım 2014

Kimliklerin muhafazasında en önemli vasıtalardan birisi dindir. Dinde hassasiyet sahibi olan toplulukların, kendi varlıklarını koruma ve içinde bulundukları toplumda eriyip yok olmama noktasında daha avantajlı olduğu bugüne kadar birçok hadise tarafından ispat edilmiştir. Bir kere zorda kalma gerekçesiyle Müslümanlar için ruhsat yolunu kolayca açmak, dinde hassasiyet duygusunu zayıflatma tehlikesi bir yana, bu tür uygulamaların normal olduğu düşüncesini uyandırıp yerleştirerek azınlık konumunda yaşayan Müslümanların düşüncelerinde dinî kurallara uyma mecburiyeti konusunda olumsuz netice verecektir. İkincisi bu yolun her zaman için bir çözüm sağlaması da pek mümkün görünmemektedir. Zira içinde yaşanılan toplumda siyasi otoritenin hangi sınırlamaları getireceği ve faraza Müslümanların hiçbir dinî uygulamasına izin vermeme tavrına karşı nasıl bir cevap verileceği önceden kestirilemez. Bu da Azınlık Hukuku denen şeyin içeriğinin belirsizleşmesine sebebiyet verir. Yani okulda oruç tutmasına izin verilmeyen bir öğrenciye Müslüman Azınlık Hukukunca oruç tutmaması veya başörtüsünün yasaklanması hâlinde başını rahatlıkla açabileceği, okuldaki zorunlu din dersine katılmaya mecbur tutulması hâlinde hiç itiraz etmeden bu dersleri takip etmesi gibi bir yaklaşım sergilenecekse bir dine inanmanın ve dinin emir ve nehiylerinin gereğini yerine getirmenin pek anlam ifade etmeyeceği açıktır. Üstelik bu tür uygulamaların ne kadar süreceğini kestirmek de mümkün değildir. Bu tür zorlamalarla her gün karşılaşan ve nasıl olsa kendi dininin bu gibi durumlara cevaz verdiğini düşünen bir Müslüman’ın zaman içerisinde hassasiyetini kaybetmesi kaçınılmazdır.

Bugün Avrupa’da yaşayan Müslümanlar açısından ruhsatla değil azimetle hareket etmek, dinî hassasiyetin kaybedilmemesi noktasında elzemdir. Zira Müslüman Azınlık Hukuku, hangi uygulamalarla karşılaşacağını önceden kestirip buna tedbir alacak bir konumda değildir. Sürekli gelişmeleri arkadan takip etmek durumunda kalacak ve bu da belirsizliğe sebep olacaktır. Bu ancak geçici bir tedbir olabilir.

Mevcut Hukuk Sisteminde Tabii Haklardan İstifade Etmek

Baştan ifade etmek gerekir ki iman ve İslam akidelerine zarar vermemek kaydıyla muamelat bahsinde yeni izah ve yorumlara ihtiyaç olduğu kesindir. Müslüman hukukçular, dünya hukuk sistemlerindeki gelişmeleri de dikkate almak durumundadırlar. Bugün klasik Zimmet Hukuku uygulamasıyla bir toplumdaki yabancıları idare etmenin mümkün olmadığı ortadadır. Aynı şey “dârülharp”teki Müslümanlar için de söz konusudur. Birtakım yeni kavram ve uygulamaları sisteme adapte etmek kaçınılmazdır. Öte yandan, teori geliştirirken bu gelişmelere göre farklı uygulamaları benimsemek mümkün olabilir. Müslüman hukukçuların başlangıçta takip ettiği metodun (Hz. Ömer’in ayetin zahiri manasına aykırı gibi görünen, zekâttan “müellefe-i kulûb”a pay ayrılmaması gibi içtihadı) sosyal hayatta Müslümanlar lehine sonuç verdiği durumları göz ardı etmemek ve hukukta lafzî yorumdan ziyade gaî (amaçsal) yorumu hedeflemek gerekir.

“Müslüman Azınlık Hukuku geliştirme dışında başka bir alternatif olabilir mi?” sorusu da bu çerçevede anlaşılabilir. Örneğin Avrupa toplumlarında yaşayan Müslümanların, içinde yaşadıkları toplumun hukuk sisteminden tabii olarak istifade ederek kendi dinî inançlarını ve temel hak ve hürriyetlerini hiçbir baskı ve sınırlamaya uğramadan, üstelik farklı hukuk sistemlerinin çatışması sonucunu doğurmayacak biçimde kullanıp kullanamayacakları göz önüne alınabilir. Bu yol gerçekleştirilebilirse, İslam hukuk sistemi ile ilgili devletin hukuk sisteminin çatışmasına meydan verilmeden dinî kuralların esnetilmesine ihtiyaç kalmayacak, Müslümanlar ibadet ve muamelatla ilgili diğer dinî ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabileceklerdir.

Mevcut Hakların Gerçekleştirilmesi

Bu meyanda örneğin seçme ve seçilme gibi siyasi haklar da dâhil olmak üzere kişiye bağlı olduğu devletin taahhüt ve garantisi altında olan diğer hakları sunan vatandaşlık kavramı din ve ırka bakmadığı için Müslümanlar için de geçerlidir. Batı hukuk sisteminde yer alan ilke ve prensipler Müslümanlara bu imkânı verecek niteliğe sahiptir. Bir Müslüman, vatandaşı olduğu devletten bu talepte bulunabilir. Birçok Avrupa devletinin zaten peşin hükümle yaklaştığı İslam Hukuku gibi farklı bir hukuk sistemi yerine, modern hukukun her türlü ayrımcılığı yasaklayan hükümlerinin vatandaş kavramı temelinde Müslümanları da kapsaması daha kolay olacaktır. Çünkü sadece başka bir ülkeden gelen bir Müslüman’ın değil, örneğin daha önce Hristiyan olup sonradan Müslüman olan bir kimsenin de ancak bu yolla hak ve hürriyetlerini elde etmesi daha gerçekçi bir talep olacaktır.

Bugün Batı Avrupa toplumlarında, Müslümanları birtakım imkânlardan istifade ettirme konusundaki isteksizlik, Avrupa ülkelerinin hukuk sistemi içerisindeki prensip ve kuralları öne çıkararak hiçbir dini kayırmama, her dine eşit mesafede davranma, her türlü ayrımcılığın reddi gibi mevcut hukuki prensipler savunularak daha kolay çözülebilir. Aksi takdirde İslam Hukuku’nun uygulama ve teorilerini ileri sürerek Avrupa’da bir kısım hakları elde etmeye çalışmak, bu duruma göre neredeyse imkânsızı istemek demektir. Avrupa devletlerinin hukuki sistemlerinde vatandaşları için belirledikleri prensiplerden istifade etmek, hakların bu toplumlarda yaşayan herkese eşit biçimde uygulanmasını talep etmek Müslümanların daha rahat bir ortama kavuşmalarını sağlama açısından daha kolay olacaktır.

Avrupa devletlerinin, hukuk sistemlerinin ayrımcılığa yer vermediği yolundaki kendi iddialarından yola çıkarak gerekli altyapıyı ve kurumsal mekanizmaları geliştirmeleri ve Müslümanların bundan yararlanmaları sağlanmalıdır. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar hem sayı, hem örgütlenme itibarıyla bunları bir hak olarak talep edebilecek konumdadırlar ve bunu bir hak olarak talep edebilecek pozisyonda olmak Müslümanlar açısından bir avantajdır. Bu yol kalıcı, sürekli, kurumsal, zamandan zamana değişmeyen, geçici olmayan, kişiye bağlı olmayan, mezhepler arası ihtilaflara konu olmayacak bir sistemi kurmak anlamına gelir.

Şu hususu da göz ardı etmemek gerekir ki, bugün Avrupa’da yaşayan Müslümanlar açısından itirazsız tabi olacakları bir İslami otorite mevcut değildir. Farklı mezhebe mensup olan Müslümanlar açısından ortak bir otorite tesisi de zordur. Bu da geliştirilmesi düşünülen Müslüman Azınlık Hukuku açısından bir handikaptır.

Avrupa’da yaşayan Müslümanların çoğu bugün içinde bulundukları devletin ya vatandaşıdırlar ya da vatandaşı olmayıp geçici olarak ikamet eden yabancı statüsündedirler. Her iki durumda da sözü edilen yol Müslümanların haklarına daha çabuk ulaşmalarına imkân tanır. Çünkü yabancılar da bugünkü hukuk sisteminde seçme ve seçilme gibi siyasi haklar hariç her türlü temel hak ve hürriyetten yararlanma hakkına sahiptir. Avrupalı devletlerin kendi mevzuatlarında yer alan hakları, vatandaşları olan Müslümanlara tanımama konusundaki isteksizlikleri bir engel gibi görünse de, İslam Hukuku’na dayalı bir modelin kısmen de olsa gerçekleşmesi yerine bu ülkelerin hukuk sistemlerindeki prensip ve uygulamaları gündeme getirmek daha kısa sürede netice verecek bir yöntem gibi görünmektedir.

Değişim, Devletin İnisiyatifiyle Olur

Müslümanların terörle bağlantılı gösterilmesine dönük peşin hükümlü Avrupa toplumlarının yaklaşımı yine Müslümanlarca ortadan kaldırılabilir. Müslümanların tavır, davranış ve beşerî münasebetlerini İslami ahlak esaslarına dayalı olarak sürdürmeleri, bazılarınca yürütülen siyasi nitelikli ve planlı anti-İslam propagandalarını kamuoyu nezdinde geçersiz kılabilir. Bu mücadelenin sorunsuz yürümeyeceğini kabul etmek gerekir. Ama ortada hukuk düzenine dayalı, kurallı ve sistematik bir uygulamanın yürütülmesi isteniyorsa, bunun ancak bir devlet desteğine dayalı kurallar manzumesinin icrası ile olabileceği, yoksa kişilerin inisiyatifine bırakılacak bir takım fetva ve ruhsatlarla etkin, sürekli, belirli bir hedefe yönelik uygulamaların yürütülemeyeceğini kabul etmek gerekir.

İslam Hukuku’nun Avrupa toplumlarında tümüyle uygulanmasının mümkün olmadığı bir gerçektir. Siyasi otoritenin onayına bağlı olanla bireysel olarak uygulanabilecek olanı ayrıştırsak bile, bazen bireysel olan bazı meselelerin de bir anda toplumsal bir probleme dönüşebilecek potansiyel taşıdığını görmek gerekir. Mesela basit bir başörtüsü bir anda siyasi bir sembol, bir propaganda vasıtası olarak kabul edilmekte ve birçok yasaklamanın konusu olabilmektedir. Bu tür uygulamaların önüne, geliştirilecek Müslüman Azınlık Hukuku ile geçmek mümkün değildir. Yaşanan örnekler de dikkate alındığında cami inşası, başörtüsü veya burka yasağı, dinî sembollerin kullanımı, Müslümanların kendi okullarına sahip olmaları gibi birçok konuda yaşanan sıkıntılar da göstermektedir ki bu problemlerin çözümü sadece Müslümanların talepleriyle değil, aynı zamanda Avrupa devletlerinin hukuk sisteminin peşin hükümsüz ve ayrımcılık yapmaksızın Müslümanları da kapsayıcı şekilde uygulanması ile mümkündür. Avrupa devletlerinin hukuk sistemi, dinî azınlıklar bağlamındaki acemiliğe ve tecrübesizliğe rağmen bu uygulamayı gerçekleştirecek potansiyele ve prensiplere sahiptir.

Elbette İslam Hukuku da diğer hukuk sistemleri gibi gelişmiş bir hukuk sistemidir ve birçok toplumsal ve bireysel problemi meşru daireler içinde çözebilecek potansiyeli vardır. Ancak, Avrupa’daki Müslümanların problemlerini çözmede tümüyle İslam Hukuku bağlamında düşünmek yerine devletlerin hukuk sistemleri içerisinde bir çözümün nasıl üretilebileceğine mesai harcamak gerekir. Bu gerçekleştirilebilirse kişilerin dinleriyle olan bireysel iç çatışmaları ya da hukuk sistemlerinin birbirleriyle olan rekabetlerine gerek kalmaksızın bir çözüme ulaşmak mümkün olacaktır.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar