Avusturya'da İltica Traiskirchen Muhasebesi: “Bize İnsan Olmayı Öğrettiler”

Avusturya’nın Traiskirchen kentinde ufak bir cami cemiyetinin ramazan boyunca her gün 2.000’den fazla mülteciye yemek vermesi büyük ilgi topladı. Bu büyük gönüllü çalışmanın arkasında yaşananlar ise gözlerimizi yumduğumuz bir sorunun nasıl büyümekte olduğunu ortaya koyuyor.

Erdal Kaymaz 1 Eylül 2015

Derneğimizde ilk defa bir ramazan ayında cemaatle birlikte iftar yapmamızın üzerinden neredeyse 16 yıl geçti. Başlangıçta iftar programı Avrupa’daki birçok cami cemiyetinde olduğu gibi sadece üyelerimiz, ailelerimiz ve arkadaşlarımız için düzenleniyordu. Fakat her geçen yıl daha çok sayıda kardeşimizin sadece 200 metre uzağımızda bulunan mülteci kampından cemiyetimize iftar için geldiğini fark ettik. İlk zamanlarda sadece birkaç yüz misafire ikramda bulunurken, özellikle son yıllarda bu sayı artmış ve geçen yıl camide binin üzerinde misafir ağırlanmıştı. Bu yıl ise ramazanın henüz ilk günlerinde binden fazla insan iftar için gelmiş ve ağırladığımız misafir sayısı ramazanın ilerleyen günlerinde artarak, bizimki gibi küçük bir dernek için inanılması güç bir rakama ulaşmıştı: Tam 2.800 kişi!

Bu durum kendi hâlinde küçük bir kültür derneği olan cemiyetimiz için elbette kolay olmadı. Hemen her gün 40’a yakın gönüllümüz bize yemek hazırlığı, sıra oluşturma, yemek dağıtımı, bulaşık yıkama, günlük temizlik işleri ve organizasyon gibi konularda yardımcı oldu. Gönüllülerimizin yarısından fazlasını insani sorumluluklarının bilincinde olan ve bunun gereğini yerine getirmek isteyen, şehir halkından ve yakın çevreden komşularımız oluşturuyordu. Ramazan organizasyonumuz için değerli zamanlarını feda eden, üstelik harçlıklarını bu etkinliğe bağışlayan öğrenciler de ziyadesiyle yardımda bulundular.

Başlangıçta bu görevi kendi imkânlarımız dâhilinde yerine getirmeyi ve yine kendi maddi imkânlarımızla finanse etmeyi düşünüyorduk. Fakat kısa bir zaman sonra bu projenin çok daha geniş çevrelere duyurulması gereken bir proje olduğunu fark ettik. Böylece bir yandan medyada haklarında sürekli olumsuz haberler yapılan biz Müslümanlara dair olumlu haberlerin yer almasını, diğer yandan da mülteci kampındaki zor durumun kamuoyuna duyurulmasını sağlayabilirdik. Bu çabamızın arkasındaki bir diğer amaç ise olabildiğince çok sayıda insanı bu projeye destek olmaları için ikna etmekti. Neticede sosyal medya, ayrıca ulusal ve uluslararası medya üzerinden çok sayıda insana ulaşmayı ve onları seferber etmeyi başardık. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle mülteciler için verdiğimiz bu iftarlarla insanlara güzel bir örneklik sunmuş durumdayız. Bu etkinliğe öncülük eden bizler insaniyet, hayırseverlik ve bilhassa din ve mezhep farkı gözetmeksizin mağdurlar ile dayanışma içinde olmak adına ciddi bir misal ortaya koymuş olduk.

Traiskirchen cemiyetimize birkaç yüz metre uzaklıkta bulunan ve sadece 500 kişi kapasiteli mülteci kampı, 1.500’ünü kimsesiz çocukların oluşturduğu takriben 4.300 mülteci ile kapasitesini fazlasıyla aşmış durumda. Bu durum işletme sahibi şirketi de türlü zorluklarla karşı karşıya bırakıyor. Cemiyetimize gelen mültecilerden edindiğimiz bilgilere göre kampta yalnızca günlük yemek dağıtımı bile saatlerce sürüyor. Mültecilerin çoğu geceyi tıka basa dolu koridorlarda, yatacak yer dahi bulamayanlar ise bütün gün ve gecelerini açık havada geçirmek zorunda. Bu durumda çoğu misafirimiz için birlikte yaptığımız iftar günün en önemli anı oldu. Bu buluşmalar onlara gün boyu yetecek enerji ve motivasyonu sağladı. Bu insanların yemek dağıtımından iki-üç saat öncesinde disiplinli bir şekilde, tek sıra hâlinde beklemelerinde ne verilen yemeğin miktarı ne de tadı etkili olmuştur. Sanıyorum onlar için önemli olan daha ziyade onlara hissettirdiğimiz kalplerimizden gelen samimiyetimizdi.
Bizim için bu projenin en önemli kısmı ise tartışmasız 400 çocuk ile birlikte kutladığımız Ramazan Bayramıydı. Küçük kardeşlerimizin boyanmış, sevinç dolu yüzleri, bir ellerinde küçük bir külah dondurma, diğerinde hediyeler içeren, şefkatle hazırlanmış küçük torbalarla mutlu hâlleri çektiğimiz bütün zorlukları unutturup koca bir ay taşıdığımız sorumluluğun ağırlığını üzerimizden atmamızı sağladı.

Siyasetin Sustuğu Yerde Gönüllüler Konuştu

Mültecilerin Avusturya’ya ayak bastıklarında ilk yerleştirildikleri yer olan bu merkez ve genel olarak iltica politikaları aslında hem Avusturya hem de uluslararası medyada sıkça konu edilmesine rağmen hükûmet yetkilileri maalesef herhangi bir yorum yapmadı ya da bu sıkıntılı durumu hafifletmek ve yardım talep edenlerin yaşamlarını kolaylaştırmak için herhangi bir adım atmadı. Oysa birçoğu büyük travmalar yaşamış olan mülteciler çeşitli sebeplerden dolayı vatanlarını terk etmek zorunda kalmış ve son derece hayati tehlike arz eden birçok serüveni geride bırakmışlar. Bu insanların tek hedefi yeni bir hayata başlayabilecekleri güvenli ve huzurlu şartlara sahip olmak. Fakat Avusturya’nın genelinde onları, buranın koşullarına kıyasla çok daha kötü bir durum bekliyor.

Mültecilerin karşılaştığı çok sayıda engelin ilki, anlaşılmaz bir şekilde yürütülen yerleştirme süreci. Bunun yanı sıra şu an insan onuruna yakışmayan ikamet şartları ve Avusturya’da kalıp kalamayacaklarına ilişkin kararın verilmesine kadar sürecek uzun ve belirsiz bir süreç var önlerinde. Hijyenik şartlar, sağlık koşulları ve ayrıca gerekli hukuki ve psikolojik destek ve danışma gibi konular ise bu aşamada oldukça “lüks” konular.

Bizler mülteci kampı ve sığınma tartışmaları arasında yaşanan bu dramı yakından görme ve buna tanıklık etme şansına sahip olduk. Çoğu kez yardım etmeye çalışan gönüllüler olarak mültecilerin dertleri bizi 24 saat meşgul ettiği için ramazan ayı boyunca kendi evlerimizde de hiçbir şey boğazımızdan geçmedi.

Mültecilerin bir az olsun hafifletmeye çalıştığımız sıkıntılarını anlatmaya aslında kelimeler yetmez: Onların içinde bulunduğu durumu anlamak bizim gibi şımartılmış Avrupalılar için gerçekten zor. Örneğin Suriyeli bir soğutma ve havalandırma mühendisinin Şam’da 20 kişilik bir işletmesi varken bir anda tüm varlığının elinden alınması, gördüğü zulümler ve nihayetinde ülkesinden kaçmak zorunda kalışı ne yazık ki bizim idrakimizin ötesinde bulunuyor.

İltica girişimi esnasında ailesinden birçok kişiyi kaybetmiş çok sayıda insan var. Birçok mülteci Avrupa yolunda yakınlarının ölümlerini bizzat seyretmiş ve insanlık onuruna yakışır bir şekilde onlara veda dahi edememişler. Örneğin Somalili bir genç önce okumak için Türkiye’de yaşadığını ve akabinde 9 kişilik ailesinin geçimini sağlamak için tekrar ülkesine döndüğünü anlattı. Kendisi gibi “yasak olarak” yurt dışında öğrenim gören bir arkadaşını hükûmet yanlısı askerler gözleri önünde bıçaklamış. O zamandan beri kaçtığını ve ailesini muhtemelen bir daha göremeyeceğini gözleri yaşlı bir şekilde bize anlatmaya çalışıyordu.

Karnı burnunda hamile bir kadın, kapasitesini fazlasıyla aşmış bakım merkezinde yatacak yer dahi bulamadığından uzunca bir süre geceyi dışarıda geçirmek zorunda kalmış. Dünyaya yeni gelmiş üç haftalık bir bebek de annesi ile birlikte sadece ince bir battaniye ile yetinip açık havada yatmak zorunda kalanlardan.
Bir kadın, tüberküloz teşhisi ile hastaneye kaldırılmış olan kocasını tam iki hafta boyunca nafile bir şekilde aramış ve ancak aynı dili konuşan bir doktorun şans eseri orada bulunması ile durum hakkında bilgi sahibi olabilmiş.

Çaresiz bir anne ise bir televizyon kanalı ile yaptığı röportaj esnasında mültecilerin yerleştirildiği merkezdeki kötü durum hakkında korku dolu bir ses tonuyla şu ifadelerde bulunuyor: “Burası geldiğim yerden bile daha kötü. Benim geldiğim yerde savaş vardı. Ya bize koruma ve güvenlik sağlayın ya da geri dönmemize izin verin!”

Burada bulunan hemen herkes benzer şekilde acı ve sıkıntı dolu bir geçmişe sahip. Şu anda bizim yaşadığımız gibi iyi koşullarda yaşayamayan bu insanlara insanlığımızı gösterebilmek ve onlara hiç değilse biraz olsun umut verebilmek ufak cami cemiyetimizi gururlandırıyor. Onlar bize yeniden insan olmayı öğrettiler!

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar