AB Mülteci Krizi Mülteciler Söz Konusu Olduğunda İslami Cemaatler Üst Sınır Tanımamalı

Mülteciler, Almanya başta olmak üzere tüm Avrupa ülkelerini anayasal ve insani değerler açısından bir tutarlılık testiyle karşı karşıya bıraktı. Kendi öz tanımları itibariyla zor durumdaki insanlara yardım etmek gibi ahlaki bir iddiaya sahip olan dinî cemaatler de aynı sınanmayla karşı karşıya. Fakat kimi dinî cemaatler bu sınavdan kötü bir notla çıkacak gibi gözüküyor.

Bekir Altaş 1 Ocak 2016

Suriye’deki insani krizin mülteci dalgasıyla Avrupa’ya sıçramasının ardından Almanya başta olmak üzere birçok ülke, mültecilere insani yardım sunma ve iltica hakkı tanıma konusundaki isteksizliklerini kamusal alandaki tartışmalara taşıdılar. Bu tartışmalara siyasi pozisyonlar, kurumsal çıkarlar ya da oy hesapları damga vurmuş durumda. Tartışmanın bir yanında daha insani bir pozisyonun benimsenmesine dair talepler yer alırken; diğer yanda katı bir reel politikanın icaplarının yerine getirilmesini savunan ve bu yönüyle milyonlarca insanın içinde bulunduğu krize karşı küresel sorumluluğu yadsıyan sesler yer alıyor.

Mültecilerin kabul edilmesinde bir üst sınırın belirlenmesi ve o üst sınırdan daha fazla mültecinin ülkeye alınmaması etrafında dönen tartışma da bu kapsamdaki pozisyonları billurlaştıran noktalardan biri. Çoğu konuda birbirine zıt pozisyonları savunan partilerin mülteci sayısını kısıtlamak söz konusu olduğunda ortak kanaatte buluşması şaşırtmasa da düşündürücü olan başka bir şey var. O da dinî cemaatlerin bu konuda farklı fikirler ortaya koymaları ve mülteciler söz konusu olduğunda maalesef mutabık olamamaları. Özellikle hayırseverlik, diğerkâmlık, insaniyet ve insan onuruna saygı gibi en temel ahlaki, insani ve etik mülahazalar dikkate alındığında farklı dinî cemaatler arasındaki bu ihtilaf anlaşılır gibi değil.

Almanya’daki kiliseler mülteciler ülkeye kabul edilirken bir üst sınır uygulamasının gerçekleştirilmesini açık bir şekilde reddediyor, zira hayatlarını kurtarma derdinde olan insanlara dair bu tarz bir kısıtlamayı kendi Hristiyan inançları ve etik tasavvurlarına aykırı olarak görüyorlar. Bu bakış açısı elbette anlaşılır ve doğru.

Anlaşılır olmayan ise Almanya Yahudiler Merkez Konseyinin (Alm. “Zentralrat der Juden”) mülteciler arasında gözlemlenebilecek muhtemel bir antisemitizm sebebiyle “sınırlandırılmamış göç” kavramına karşı olduğunu belirtmesi. Belki Almanya Yahudilerinin, sahip oldukları özel konum sebebiyle bu tarz bir argümanı dile getirmiş olmaları yadırganamaz. Fakat yaşamını kurtarmak için yollara düşmüş ve ailesinin güven içerisinde olacağını düşündüğü bir ülkeye sığınmış insanlara toptancı bir şekilde “antisemitist” damgası vurmadan önce Erfurt Eyalet Hahamı Prof. Dr. Reinhard Schramm’ın yaptığı gibi mülteciler arasında –eğer varsa- antisemitizmle mücadele etmek için çözüm önerilerinin ortaya konulması daha yerinde olurdu. Bunun yerine Almanya Yahudiler Merkez Konseyi Başkanı Josef Schuster’in, “göçün daha fazla kontrol edilmesi gerektiğini, çünkü birçok mültecinin Yahudilere karşı nefret ve tahammülsüzlüğün temel unsur olduğu kültürlerden geldiğini” söylemesi mültecilerle ilgili tartışmada kültüralist argümanların ne kadar büyük rol oynadığını gösteriyor. Bu tarz argümanların sadece çoğunluk toplumundan değil, azınlık durumundaki farklı cemaatlerden de sadır olabileceğini üzülerek görüyoruz.

Tartışmanın asıl akıl sır ermeyen boyutu ise Almanya’daki Müslüman cemaatin bazı temsilcilerinin de bir “üst sınır”dan bahsetmesi. Bu temsilcilerin “anayasal değerlerimiz ve tarihî sorumluluğumuz açısından mülteci sayısına dair ahlaki olarak bir üst sınır olamayacağını, ama çok fazla ve kontrolsüz mülteci alımıyla ‘teknik bir üst sınıra’ ulaşıldığı” şeklindeki söylemlerini anlayışla karşılamak mümkün değil. Zira dinî cemaatler kendi öz tanımları itibariyle tam da acil durumlarda insaniyet bayrağını en önde taşımakla yükümlüdürler. Eğer savaş, zulüm, açlık ve yoksulluk zamanlarında dinî cemaatler harekete geçmeyecekse kim geçecektir? Halk arasında ahlak ve yardımseverlik gibi değerleri yaşadığını iddia eden en önde gelen kişiler dinî cemaatlerin mensupları değil midir?

Hristiyan Demokrat Partinin, Almanya Yahudiler Merkez Konseyinin ve şaşırtıcı bir biçimde bazı Müslüman dinî cemaatlerin tekrarladığı bu, “Mülteci sayısında artık sınıra gelindi.” imaları ve buna eşlik eden, “Daha fazla mülteci alınmasın.” talebi, Alman mülteci kurumu Pro Asyl Başkanı Günter Burkhardt’ın da belirttiği gibi Avrupa’nın temel metinlerine de aykırı aslında. Burkhardt, “CSU ve Almanya Yahudiler Merkez Konseyinin de facto olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini yürürlükten kaldırılmasını talep ediyor olmaları gerçekten de olağandışı.” diyerek işin hukuki boyutuna vurgu yapsa da, bu aktörler arasında siyaset dışında dinî cemaat temsilcilerinin de yer alması, dinî cemaatlerin kendi iddiaları değerlendirildiğinde oldukça üzücü. Zira bu talepler, Lampedusa başta olmak üzere Avrupa’nın sınır kapılarının on binlerce mülteciye mezar olmasının ve Avrupa’nın kapalı bir kaleye dönüşmesinin de vicdani müsebbipleri arasında.

Öte yandan dinî cemaatler, devletlerin zor durumdaki insanların bakımını karşılaması konusunda bir sınırlamadan bahsedecek doğru merciler de değiller. Almanya, dünya genelinde söz konusu kriz bölgesindeki yatırımlarıyla bilinen bir devlet. Eğer mültecilere yardım konusunda teknik bir sınırdan ve kapasite eksikliğinden bahsedilecekse en başta Almanya bu eksikliği giderme konusunda donanıma sahip bir ülke olarak karşımıza çıkacaktır. Bu yetkinlik ve güce dayanmaktansa kurgusal bir üst sınırdan bahsetmek ve ülkeye kabul edilecek mülteci sayısını insani yardım mantığından önce sayılara dayandırmak anlaşılır değildir.

Son olarak, her gün ırkçılık ve dışlanmalarla mücadele etmek zorunda kalan bir dinî azınlığın üyesi olarak anayasada garanti altına alınmış değerleri, belirsiz bir “üst sınır” talebine heba etmenin ne kadar mantıklı ve yerinde olacağı da sorgulanmalıdır. Bir gün talep edilen şeyin dönüp dolaşıp kişinin kendisini bulabileceği unutulmamalıdır. Zira mültecilere sınırların kapatılmasından bahsedilirken, aslında başka anayasal hakların kısıtlanmasının da birilerinin ısrarlı talepleri doğrultusunda mümkün olabileceği bilinen bir gerçektir.

Fotoğraf: ©Flickr.com/Metropolico.org

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar