Dosya: "Zor Zamanlarda Diyalog" “İhtilafların Tefrikaya Dönüşen Neticesi Olamayız”

DOSYA

İslam Toplumu Millî Görüş (IGMG) İrşad Başkanı Celil Yalınkılıç ile Müslümanların iş birliği fıkhı, bunun etrafındaki soru ve sorunları konuştuk.

2 Şubat 2016

Müslümanlar, farklı inançtan ve farklı mezhepten insanlarla iş birliği yaparken nelere dikkat etmek durumundalar?

Müslümanların farklı inanç ve mezhep mensuplarıyla ilişkilerini ana hatlarıyla düzenleyen temel ilke ve prensipler elbette mevcut. Kur’an’da konuyu ifade eden birçok ayet ve Efendimizin sünnetinde yeterli sayıda örnek uygulama bulmak mümkün.

Terim anlamı bakımından iş birliği, iki veya daha fazla taraf arasında herhangi bir mesele üzerinde konuşma, karşılıklı görüşme olarak ifade edilir. Dolayısıyla aynı din mensupları arasında olabileceği gibi, farklı din mensuplarının görüşmesi, ortak hareket etmesi anlamında da olabilir. Bu tür çabalar çok doğal olarak bugün olabileceği gibi yarın da olacak. Ortak çalışmalar yapmak bir zorunluluk, ancak sınırların iyi belirlenmesi gerek.

Burada temel mesele bu iş birliğinin hangi inanç mensuplarıyla, hangi zeminde, hangi alanlarda, nereye kadar ve hangi ilkeler çerçevesinde yapılabileceğinin baştan tespit edilmesidir. Müslümanlar farklı inanç ve mezhep mensuplarıyla iş birliği konusunda baştan ön kabul veya ret ile meseleye yaklaşmazlar. Ortak iyinin ve adaletin egemen kılınması, kötülüğün ortadan kaldırılması konusunda ortak inisiyatif geliştirilmesine katkı sağlamada ve hatta bunda öncü olmada bir sorun yoktur. Bu bilakis teşvik edilir. Efendimizin nübüvvetten önce Mekke’de vicdan sahibi müşriklerin öncülüğünde haksızlığa uğramış insanların zararını tazmin etmek ve mahalli çetelere karşı ortak hareket etmek üzere kurulmuş Hilfulfudul cemiyetinin aktif üyesi olması buna örnektir. Öyle ki yıllar sonra Medine’de kendisine Hilfulfudul çalışmaları hatırlatılınca, “Bugün de benzer bir derneğe ihtiyaç duyulsa, yine gider aktif rol alırım.” diyerek haksızlığa karşı güzelliklerin egemen kılınması uğrunda farklı din ve inanç mensuplarıyla iş birliği yapmanın değerini ifade etmiştir.

Diğer inanç mensuplarıyla ortak çalışma alanlarının dinin ibadet ve inanç esaslarına dair olmaması gerekir. Ayrıca bu iş birlikleri dini tanımlama ve taşıyıcı temel kavramları yeniden yorumlama gayesiyle de olmamalı, kavramların içinin boşaltılmasına fırsat verilmemelidir.

Diğer taraftan iş birliğini sağlamaya çalışırken zaman zaman maksadı aşarak diğer dinlerle İslam arasında bir kısım ortak noktalar teminini önceleyen bir iş birliğinden de söz edilmemesi gerekir. Ayrıca bu iş birliği çalışmaları bir dönem çok gündem olan ortak amentü arayışlarına benzer bir çabaya da dönüşmemelidir.

Diğer cemaatlerle iş birliği yapmak, muhakkak onlarla benzeşmek ya da diğer alanlarda da ortaklaşa hareket etmek gibi bir zorunluluğu beraberinde getirir mi?

Böyle bir durumun olmasına ihtimal vermediğim gibi bu yaklaşımı doğru da bulmuyorum.Müslümanlar diğer cemaatlerle aynı ülkede, aynı sorunlarla iç içe bir hayatı yaşıyor. Sorunları kolay aşmanın yolu topluca hareket etmeyi zorunlu kılıyorsa bunun adı benzeşmek değildir. Ortak menfaat ve maslahat için yardımlaşmadır. Bu da çok tabiidir. Burada iş birliği için kendi prensiplerinizi ve temel çizgilerinizi ortaya koymanız gerekir.

Bakınız bütün dünyada, özellikle Avrupa’da önü alınamayan en temel sorunların başında uyuşturucu ticareti, çocukların cinsel istismarı, fuhuş, alkol gibi konular geliyor. Bu durum sadece belli bir grubu değil, Müslümanları, Hristiyanları ve tüm toplumu tehdit ediyor. Bu tür tehlikelere karşı Müslümanın diğer din mensuplarıyla, hatta ateistlerle iş birliği yapması, “Ortak tehlikeye karşı ne yapabilirim?” sorusuna cevap araması son derece tabii ve gereklidir. Müslümanlar için, “İyilik ve takvada yardımlaşın, günah ve düşmanlıkta değil.” ayeti belirleyicidir.

Müslüman cemaatlerin, diğer cemaatlerle belli bir konu ve coğrafya için anlamlı olan iş birlikleri, dünya ölçeğindeki diğer pozisyonlar nedeniyle “Nasıl anlaşılır?” endişesine kurban gidiyor mu sizce? Örneğin Yahudilerle Müslüman cemaatlerin, ayrımcılıkla mücadeleye karşı aynı platformlarda buluşmasının önünde böyle bir engel var mı?

Kategorik olarak böyle bir engelin olduğunu düşünmüyorum ancak gerçeklikler bize böyle olmadığını gösteriyor. Dünyanın başka bir yerinde Müslümanlara veya başka din mensuplarına yönelik yapılan haksızlıklara duyarlı olmak ve tepki vermek insan olmanın tabii gereği. Vicdan sahibi her insan buna meşru ölçüler içerisinde tepki gösterir, göstermelidir de.

Ancak haksızlığa yönelik tepki aklımızın, vicdanımızın ve imanımızın önüne geçen kontrolsüz bir tepkiye dönüşüp gözümüzü kör, kulağımızı sağır etmemeli. Avrupa’da komşularımızla, okulda, iş yerinde arkadaşlarımızla aramıza mesafelerin girmesine, ön yargıların artmasına asla vesile olmamalı. Tepki ve tavrımız haksızlığı yapan kimseye yönelik olmalı.

Peki, Yahudilerle Müslümanların ayrımcılıkla mücadeleye karşı aynı platformda buluşmasının önünde engel var mı?Bölgesel bir sorunu Avrupa’ya taşıyarak sorumluları burada ararsanız sorunu yerli bir sorun hâline getirmiş olursunuz ve ortak iyinin egemen kılınması için atılacak müspet ortak adım ve doğru iş birliklerinin önünü tıkamış olursunuz ki bu doğru değil.

Farklı mezhepten Müslümanlar arasında geliştirilecek iş birliklerine dair hassasiyet, gayrimüslimlerle iletişimlerde olduğundan daha mı yüksek sizce?

Doğrusu benim böyle bir izlenimim olmadı. Yıllardır Avrupa’da Müslümanlarla birçok alanda ortak çalışmalar ahenkle devam ediyor. Bizler Müslümanlar olarak çok kolay bir araya gelebiliyoruz ve bizi bir araya getiren o kadar çok sebebimiz var ki, ihtilaflarımızın ittifak ettiğimiz konuların zekâtı bile etmeyeceğini biliyoruz.

Tabii ki her konuda aynı düşündüğümüz söylenemez. Ama her şeyden evvel bizler dinde kardeşiz ve her birimiz bu ümmet ailesinin bir ferdiyiz. Mezhepsel farklılıkların olması tabii olmakla birlikte bu farklılıklar bugünün meselesi değil. Farklılıkları önceleyip tefrikaya dönüştürmemek gerek. İttifak ettiğimiz konularda birbirimizi desteklemek, ihtilaf ettiğimiz konularda birbirimizi mazur görmek temel şiarımız olmalı.

Meseleyi biraz daha somutlaştırmak adına: Şii cemaat ile sadece mezhebi değil, tarihsel ya da siyasi anlamda da farklılıklar söz konusu. Bu durumda Şii cemaatle Sünni cemaatin ortak platformlarda buluşmasının getirileri ve götürüleri neler olabilir?

Mezhepsel farklılıkların tarihî ve siyasi boyutlarının olduğu bir gerçek. Bunu görmezlikten gelmek mümkün değil. Müslümanların ortak tarihi olmakla birlikte tarihin tozlu sayfaları arasında yerini almış mezhepsel ya da siyasi kavgaları bugüne taşıyıp canlı tutmak ve buradan iman ve itikat esasları üretmek Avrupa’daki Müslümanların sorunlarının çözümüne katkı sağlamaz; bilakis zorlaştırır. Bu tarihî-siyasi çekişmeler bizim sorumluluğumuz değil. Bugün bu farklılıkları ortadan kaldırmaya yönelik bir sorumluluğumuz da söz konusu değil. Bizler bu ihtilafların tefrikaya, yani fitneye dönüşen neticesi olmamalıyız.

Avrupa’da dinî ve kültürel değerleriyle varlık mücadelesi veren ve dolayısıyla Müslüman kimlik inşası çabasında olan azınlıklar olarak, gerek Sünni gerek Şii ortak sorunlarımız var. İş birliklerimiz çözüm odaklı olmalı.

Buradaki Sünni ve Şii Müslümanlar bir şeye karar vermeli: Bizler Avrupa’da yaşıyoruz ve bizim buraya yönelik çözüm bekleyen sorunlarımız var. Ancak güç birliği yapabilirsek bu sorunların üstesinden gelebiliriz. Ne İran’dan ne de bir başka yerden birileri gelip bunları çözecek değil. Yaşadığı ülkenin sorunlarını bilen, topluma yabancı olmayan siyasiler ve sivil toplum örgütleriyle diyalog içerisinde, kendini yaşadığı topluma anlatabilecek çalışmalarda bulunabilecek bir organizasyon içerisinde ortak çalışmalar yapmak gerekiyor.

Sünni-Şii ortak platformları Müslümanlardan bir şey götürmez ama çok şey getirir. Dünyaya Müslümanlar olarak bizlerin sayılamayacak kadar çok ortak noktamız olduğunun söylenmesi gerek. İhtilaflı meselelerimizi konuşmaktan rahmete neden olan ittifak noktalarımızı konuşamaz olduk. Oysa bir selam bile sorunlarımızın yarısının çözülmesi için ne değerli.

Avrupa’da Sünni ve Şii cemaatlerin aynı platformda bulunmaları çatışmaya sürüklenen İslam ülkelerindeki Müslümanlar için güzel örneklik teşkil edebilir.

İspanya’da din derslerinin kaldırılmasına yönelik çabalara karşı Katolik, Yahudi ve Müslüman cemaat ortaklaşa hareket ediyor. Aynı şekilde Almanya’da Schleswig-Holstein eyaletinde anayasaya “Tanrı” kavramının alınması için birlikte mücadele veren Hristiyan, Müslüman ve Yahudi cemaat var. Dindarların yaşam alanının giderek kısıtlandığı günümüzde farklı dinlerin mensupları arasında “sekülerizm-dindarlık” gerilim hattı üzerinden bir iş birliği kurulabilir mi?

Sekülerizmin dinî değerleri ve dinî yaklaşım biçimini tahrip ettiği, dinî kavramların içini boşaltarak hayatın elle tutulabilir şeylerden ibaret olduğunu dayattığı doğrudur. Sekülerizm dindarlar ve dinî değerler için büyük bir handikap. Öyle ki onu modern zamanların ürettiği yeni bir din olarak görmek de mümkün.

Ortak bir kanaat var: İnsanlık giderek dinden uzaklaşıyor ve dini, maddi bir değer olarak görüyor. Peki, buna yönelik nasıl ortak çalışmalar yapılabilir? Öncelikle şunu ifade etmek gerek. Dindarların ve dinî değerlerin önünü açacak eşit düzeyde bir çabanın ortaya konulması, her dinin eşit seviyede kendini ifade edecek özgür bir ortamın sağlanması konusunda ortak çalışmaların hazırlanması mutlaka anlamlı olacaktır. Dindarlara ve mabetlere kendilerini ifade edecekleri özgürlük alanlarının açılması çabasına dönük ortak çalışmalar şüphesiz gereklidir.

Aynı ülkeden gelen, aynı mezhebe mensup ve aynı din görüşünü paylaşan dinî cemaatler Avrupa’da takvim konusunda bile anlaşamıyorlar. İrşad Başkanlığı Din İstişare Kurulu kararıyla Hicret Takvimi’nde 1 Ocak 2016 tarihinden itibaren namaz vakitlerinde yeni bir uygulamaya geçti, siz de farklı cemaatler arasındaki bu uyuşmazlığı gidermek adına çaba sarf ettiniz. Bize takvimler konusundaki değişiklikten ve bu uyuşmazlığın nedenlerinden bahsedebilir misiniz?

Aslında ümmetin bütün zamanlardaki ortak problemi, sorunu kendi bağlamı dışına taşımak suretiyle tali nedenlerden kurtulamayıp problemi çözümsüz hâle getirmek.

Biz şuna inanıyoruz: Bir coğrafyada yaşayan Müslümanlar dinî meselelerini kendi dinamikleri içerisinde usul ve esaslar çerçevesinde anlama ve çözüme kavuşturma imkânına sahiptir. Fıkıhta buna yeteri kadar alan tanınmıştır. Takvim konusuna gelince; bu konu Avrupa’daki Müslümanların en kolay çözülebilir meselelerinden biriyken sanki çözümsüzmüş gibi yıllarca bekletilerek bugüne getirildi. Takvimler arasındaki dakika farklılıklarından dolayı cemaatler arasında ciddi tartışmalar ve gereksiz tatsızlıklar meydana geliyordu. Benzer durum ramazan ayı ve ramazan bayramı ilanlarında da söz konusu. Bizler diaspora Müslümanları olarak küresel ölçekte ümmetin çözemediği bu sorunun bir parçası olmak değil, yaşadığımız kıtada ramazana birlikte başlayıp birlikte bayram yapmak, birlikte iftar etmek ve aynı vakitte teravih namazı kılmak imkânına kavuşabiliriz. Bunun önünde hiç bir engel yok.

İşte bu hassasiyetten dolayı “Avrupa’da takvim birliğine gidebilir miyiz” diye bir çalışmamız oldu. Bu minvalde Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığıyla iki yıl içerisinde farklı zamanlarda geniş çaplı üç görüşme gerçekleştirdik. Alacağımız prensip kararlarıyla birlikte yeniden hazırlanacak takvim hem cemaatlerin hazırladığı takvimler arasındaki dakika farklılığını ortadan kaldıracak, hem de özellikle yaz mevsiminde günlerin uzamasıyla iftar ve sahur vakitlerindeki vaktin darlığından kaynaklanan zorluğu hafifletmiş olacak ve böylece özellikle uzun yaz günlerinde gecelerin kısaldığı zamanlarda çalışan kardeşlerimiz için bir kolaylık gerçekleşmiş olacaktı.

Bu çalışmamız kapsamında bu alanda dünyadaki en yetkin âlimlerden birisi olan Prof. Muhammed Havari vefatından kısa süre önce Aachen’de evinde ziyaret edilmiş ve onun da kanaati alınmıştır. Son olarak Norveç’te haziran ayında Avrupa Fıkıh Konseyi üyeleriyle birlikte yapılan toplantıda bizim hazırladığımız bu takvim teklifi müzakere edilmiş ve sözlü olarak kabulü teyit edilmiştir. Bizim amacımız Avrupa’daki Müslümanların bu sorununu çözüme kavuşturmaktı. Diasporadaki Müslümanlar bu birlikteliği ve vahdeti hak ediyor. Bu bağlamda zikrettiğimiz bu gerekçelere yaslanarak Avrupa takvim birliğine gitme çalışmasını başlatmış olduk. Evet, belki bu konuda henüz başarılı olamadık. Ama, “Bu meseleler artık çözüme kavuşturulmalı” noktasına gelinmesi ve bir konsensusun oluşması bile sevindirici. Demek ki vakti gelmedi. İnşallah en kısa zamanda bu sorunun da aşılmış olduğu göreceğiz.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar