DOSYA Kriz Zamanlarında Müslüman Olmak

DOSYA

Selçuk Çiçek 1 Temmuz 2016

Çocukluk yıllarımızda en sık dinlediğimiz hikâyelerin başında geliyordu ağustos böceği ile karıncanın hikâyesi. Ağustos böceği tüm yazı saz çalarak ve türkü söyleyerek geçirirken, karınca ve çevresi kışa hazırlık çalışmalarıyla meşguldür. Yaz sona erer, kış kapıya dayanır ve soğuk kış günlerinde açlıktan ne yapacağını şaşıran ağustos böceği karıncanın kapısını çalarak yardım diler. Karıncanın ağustos böceğini mahcup eden o ünlü cevabını iyi biliyoruz: “Neden bu kadar acziyet içindesin, tüm yaz ne yaptın sen?”

Çocukluk yıllarımızda anlatılan ve ders çıkarılması gereken bu hikâyenin aslında başta İslam dünyasının önemli bir bölümünün resmini çizen bir anlatım olduğunu bugün üzülerek müşahede ettiğimizi belirtmek gerek. Hikâyedeki ağustos böceği misali, ancak kriz zamanlarında asıl gündemiyle hemhal olmayı hatırlayan ve ancak kriz zamanlarında duygusal bir refleks ile harekete geçmeyi gündemine alan bir toplumsal performans portresi ile karşı karşıyayız. Bu elbette kendi gündemimizi belirleyememe sorununun tezahürü. Hatırlayalım, Bangladeş’te Şeyh Hasina dikta rejimi Aralık 2013’te Cemaat-i İslami Partisi liderlerinden Abdulkadir Molla’yı hukuki temeli olmayan gerekçelerle idam etmişti. İslam dünyasının önemli bir bölümünden büyük tepkiler gelmiş, siyasi mercilerden tutun sosyal medyada gündeme dair yorumlar yazan vatandaşlara kadar sert tepkiler oluşmuştu. Haftalar değil günler sonra bu tepki dalgasının hızlı bir şekilde dindiğini ve Bangladeş dikta rejiminin sürdürdüğü gayri hukuki baskı sürecine dair ilginin tekrar buharlaştığını izledik. Akabinde Nisan 2015’te aynı partinin Genel Sekreterlerinden Muhammed Kamaruzzaman aynı suni gerekçelerle idam edilmiş, Müslümanların Bangladeş dikta rejimine karşı tutumu yeniden gün yüzüne çıkmıştı. Kısa süre önce Bangladeş rejiminin 73 yaşındaki Motiur Rahman Nizami’yi yine gayri hukuki sebeplerle darağacına yollamasıyla Bangladeş rejiminin zulümleri Müslümanların gündemine girebildi. Kısa süre içerisinde Bangladeş’teki zulüm atmosferinin tekrar bir idam haberiyle duyurulana kadar gündemimizden tamamen düşeceği zor bir tahmin olmasa gerek.

Sivil toplum kuruluşlarından siyasi mercilere, dernek temsilcilerinden sosyal medya aktivistliğiyle münhasır olanlara kadar kriz kapıya dayanana kadarki süreç içerisinde gündemimiz ne yazık ki belirli ülkelerin haber portallarının servis ettiği manşetlere bağlı olarak bir hüviyet kazanıyor. Bizleri ilgilendiren meseleleri bulunduğumuz veya gönül bağlılığımız bulunan ülkelerin siyasileri gündeme getirdiğinde veya medya organlarının haber sayfalarına taşındığında değil, kendi fikriyatımız ve düşüncemizle gündemde tutma beceresini sergileyememe sıkıntısıyla karşı karşıyayız. Kriz kapıya dayandığında sergilediğimiz tepkisel refleksler doğru olsa dahi, kriz öncesi zamanda mevzuyla ilgili herhangi bir takibat yapılmaması, konuyla ilgilenilmemesi ve strateji belirlenmemesi nedeniyle içi doldurulamayan geçici bir duygusal tepkisel refleks olmaktan öteye geçemiyor. Müslümanca bir bilincin ve kimliğin inşasında ve diri tutulması konusunda büyük öneme haiz olan ümmetçi söylemlerimiz de sadece kriz dönemlerinde gün yüzüne çıkmasıyla söylem dışına maalesef çıkamıyor. Askerî bir darbe sonucu uzun zamandır hapis hayatı yaşayan Mısır’ın ilk seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin şu sıralar kendi medya organlarımızdan tutun sokaktaki hassasiyet sahibi vatandaşımıza kadar hiçbir şekilde gündemimizde yer almıyor olması çizmiş olduğumuz bu pasif manzaranın en bariz örneklerinden biri. Oysa Mursi’nin sağlık durumu, adil yargılanma ve insan hakları kurumlarınca takibatı, yaşadığımız ülkelerin siyasi mecralarının Mısır’ın antidemokratik yönetim tarzına karşı takınmaya devam ettiği tutum ve uluslararası kuruluşlar üzerinden Mursi’nin sürekli gündemde tutulması, sorgulanması ve takip edilmesi gibi hamlelerle mevzunun gündemden tamamen buharlaşmasına elbette mani olunabilirdi. Mursi’nin hapishanede olası kötü koşullar veya işkence nedeniyle hayatını kaybetmesi sonucunda gösterilecek kitlesel ümmetçi tepkinin de ne yazık ki herhangi bir ciddi etkisi olamayacaktır. Velhasıl Müslümanlar bulundukları ülkelerin medya organlarında duyurulan ufak konuların zihinlerini ve gündemlerini işgal etmesine izin vererek kendi gündemlerinden koparılma tuzağına düşmemelidir.

Küresel dünya sisteminin siyasi, sosyal ve bilimsel yönüyle Avrosantrizm kıskancında olduğu bir gerçek. Dünyada gelişen tüm siyasi, sosyal ve bilimsel gelişmelere bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde Avrupa merkezci bir bakış açısıyla bakılıyor. Avrosantrik dünya görüşünün koymuş olduğu ölçülere ve kavramlara dayalı bir yorumlama paradigması egemen durumda. Yeryüzünde gelişen olaylar bu avrosantrik bakış açısıyla yorumlanıyor, değerlendiriliyor ve kategorize ediliyor. Tarih ilminde bunun en net örneğini insanlık tarihinin Batı medeniyeti tarihiyle özdeşleştirilmesinde görüyoruz. Bilim dünyasında egemen olan tarih anlayışı insanlık tarihini eski Yunan ile başlatıp Roma ve Hristiyan Ortaçağ ile devam ettiren, Rönesans ile Aydınlanma süreçleriyle modern dünyaya geçiş yapan bir tarihtir. Bu akıcı ve avrosantrik tarih paradigmasına örneğin altı asırlık büyük bir maziye sahip Osmanlı medeniyetini oturtabilmek oldukça zordur. Osmanlı yukarıda belirtmiş olduğumuz tarih şemasına uyum sağladığı ölçüde değer görmektedir. Ahmet Davutoğlu’nun Medeniyetler Arası Etkileşim ve Osmanlı Sentezi adlı makalesinde belirttiği gibi Toynbee’nin medeniyet teorilerinden Wallerstein’in dünya-ekonomi tezi gibi teorilere kadar bu algı, altı asırlık Osmanlı medeniyeti karşısında bir anlamlandırma aczi göstermişlerdir.

Kuşkusuz avrosantrik bakış açısı siyaset ve bilimde olduğu gibi küresel medya ve yayın organlarında da egemenliğini sürdürüyor. Elbette dünya gündemini yönlendirme hususunda Avrupa merkezci yayın yapmakta olan küresel medya araçlarını astarlayan ve besleyen kurum ve kuruluşlar var. Avrosantrik dünya görüşünü diri tutan araştırma merkezleri, enstitüler, düşünce kuruluşları var. Avrupa merkezci paradigmanın kurum ve kuruluşları ve yayın organlarıyla sadece Avrupa gündemini değil, başta Müslümanlar olmak üzere dünya toplumlarının da gündemini belirleyebilmesi ve yönlendirmesi bu sebepten ötürü bir sır değil. Müslümanların mevcut kurumsal yapılarıyla ve entelektüel faaliyetleriyle bu tek merkezli paradigmaya alternatif sunabilmeleri şimdilik uzak bir ihtimal. Düşünce kuruluşları, araştırma merkezleri, enstitü ve bilim merkezleriyle siyaset, bilim, sanat alanlarında kurumların inşasıyla evreni çok merkezli bir boyuttan yorumlayan bir mekanizmanın inşası büyük önem arz ediyor. Elbette bu tür kurum ve kuruluşların ulusal bir coğrafyada mevcudiyetini sağlaması istenilen etkiyi ilk etapta sağlamayabilir. Bu yapıların çalışmalarının anlam kazanması için Müslümanların dünyasında kitleleşmesi gerekmektedir. Yani ancak Müslümanlar arası kolektif bir kurumsal akıl ağı ile yeni bir paradigmanın inşası mümkün olabilir. Müslümanların evreni ve insanlığı iyi okuyabilmeleri insanlığın ihtiyaç duyduğu hassasiyetleri kitleleştirebilecek bir hüviyete kavuşması için önem arz etmektedir.

Modern dünyada gelişen fiziki, astronomik ve sosyal olayları iyi okuyan ve bunu avama aktaracak bir münevver kitlesine ihtiyaç var. Bir düşünürün tabiriyle fiziksiz metafizik uğraşısı ile dünyanın istikametini belirlemede etkili olmak mümkün değil. Aksi takdirde sadece kriz dönemlerinde reaksiyoner bir tavırla kısa bir tepkisel refleks göstermekle ümmetçi söylemlerimizle dünyadaki zulümlere karşı tavrımız zayıf kalacaktır.

Araştırma alanında varlık gösteremeyen toplumların, kendi gündemlerini belirleme hususunda başarı göstermeleri mümkün değildir.

Brüksel merkezli AB Haber’in raporuna göre Türkiye’de telefon ve iletişim masraflarına 70 € (213 TL) harcayan dört kişilik bir aile, kitaplara ise bu oranın onda birini dahi zor harcıyor. Yine aynı rapora göre Türkiye’de 118 kütüphaneye yılda 18 milyon kişi giriş yaparken, 16 bin kütüphanesi bulunan ABD’de kütüphanelere yılda 1 milyar 400 milyon giriş yapılıyor.

Özetle dünya siyasetinde Müslümanları ilgilendiren kaos ortamlarından tutun insanlığı fıtratından koparıcı küresel gelişmelere kadar tüm sorunlara Müslümanca çözümler ancak Müslümanca hassasiyeti temsil edecek kurum ve kuruluşların kolektif bir akıl ağı ile hassasiyetlerimizi kitleleştirebilmesinden geçmektedir. Doğa felaketi ve krizi yaşanmadan önce İslam’ın doğa perspektifine, ekonomik krizler kapıya dayanmadan Müslümanlığın iktisadi bakış açısına, siyasi kaos ortamları oluşmadan önlem alıcı ufuklar çizecek bir işleyiş ve bilince erişmek temennimiz. Çünkü Müslümanları harekete geçirecek olan zamanın ruhuna ve şartlarına teslimiyet değil, memnuniyetsizlikleridir. Küresel çapta vuku bulan gelişmelerden Müslümanların memnuniyet duyduğu elbette söylenemez. Kendi gündemimizi ve yol haritamızı belirleyememe çıkmazından kurtulamazsak kriz zamanlarında karıncanın ağustos böceğine verdiği cevapla muhatap olmaya devam edeceğiz: “Neden bu kadar acziyet içindesin(iz), tüm yaz dönemi ne yaptın(ız)?”

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar