Dosya: "Kriz Zamanlarında Müslüman Olmak" “Müslümanlar Birlik İçinde Ama Bağımsız Olmalı.”

DOSYA

Cambridge Üniversitesi İslam Çalışmaları bölümünde öğretim üyesi ve Cambridge Müslüman Koleji Direktörü olan Timothy Winter, Müslüman olduktan sonraki ismi Abdal Hakim Murat ile ilkesel tutumlar üzerine konuştuk.

1 Temmuz 2016

Günümüzde temel İslami kavramların algılanışında büyük bir değişim söz konusu. Örneğin Almanya’da cihat kavramı Afganistan Rusya ile savaşırken veya 1. Dünya Savaşında Almanya Osmanlı ile müttefik iken olumlu çağrışımlara sahipti. Şimdi ise terörizmi çağrıştırıyor. Benzer bir dönüşümü tekbir için de söyleyebiliriz. Özellikle gayrimüslim çoğunluk toplumlarında azınlık olarak yaşayan Müslümanların bu durum karşısındaki tutumu nasıl olmalı sizce?

İslam ilim dinidir. Bilgelik doğruluğun iki temelinden biridir, diğer temel ise inançtır. Kullandığımız sözcükleri dışarıdakilerin nasıl algıladığı, bizim bu sözcükleri nasıl kullandığımızı etkilemez.

Cihat mevzusuna gelince: Tarihsel olarak bakıldığında Müslümanlar çoğunlukla dört Sünni mezhebin usullerine bağlılar. Bu dört mezhep de sivil halkın hedef alınmasının çok büyük bir günah ve alçaklık olduğu konusunda mutabık. Terör ve sivillerin bombalanması, Fransız İhtilali’nden sonra icat edilmiş ve en çok Rus Bolşeviklerle anarşistler gibi diğer Avrupalı devrimciler tarafından benimsenmiştir. Conrad’ın romanı Gizli Ajan bu psikolojinin klasik teşhisidir. Bu durum önce radikal Arap ulusalcılığı ile, sonrasında ise aşırıcı Selefizm yoluyla İslam dünyasında yayıldı. Selefiler kendilerini geleneksel dört mezhebe de ait hissetmediklerinden ve Kur’an ile sünneti kendi duyguları ve yargılarına göre yorumladıklarından, bu aşırıcı fikirleri hoş gören hukuki mekanizmalara sahipler. Tekfir etme mevzusu bunun tipik bir örneği: İmam Cüveynî Sünni inanışta tekfir etmenin çok zor olduğunu sık sık vurgular. Fakat yeni yetme Selefi aktivistler tekfir etmeye oldukça meyilliler.

Bu tür arızalara yönelik üretilecek çözüm her zaman daha çok ilim ve irfandır. Kütüphaneleri yeniden mesken tutmalı, medreseler inşa etmeli ve küresel anlamda İslam’a böyle bir leke süren aşırıcı Selefizmi yenebilmek için klasik geleneksel mezhep bilgilerimizi kullanmalıyız.

Bir söyleşinizde Batı’daki Müslümanların cemaat ve kimlik meseleleri ve kurumlar tesis etmekle uğraşmalarını onaylamadığınızı ima ediyorsunuz. Fakat öte yandan Avrupa’daki Müslümanların karşılaştığı bazı somut sorunlar var. Örneğin hapishanelerdeki ya da ordudaki Müslümanların dinî sorunlarıyla ilgilenilmesi, Müslüman mezarlıklarının kurulması, ayrımcılıkla mücadele… Tüm bunlar Avrupa’daki Müslüman mevcudiyetinin korunması adına kurumsallaşmayı da gerekli kılıyor. Kurumsallaşmayı neden bir çözüm olarak görmüyorsunuz?

Günümüzde hâlihazırda mevcut olan Müslüman organizasyonlara girebilmek oldukça zor. Örneğin cemiyette sadece Urdu dilinin kullanılacağına karar veren bir cami cemaatini bunun aksi yönünde ikna etmek hayli zor. Mevcut kurumlar çoğunlukla ulusalcı ve dar görüşlüler. Bu nedenle yeni ve alternatif kurumlar inşa etmemiz lazım. Örneğin biz Cambridge Müslüman Kolejiyle bunu gerçekleştirmeye çalıştık. Herhangi bir hükûmetin ya da cemaatin, hareketin ya da temayülün enstrümanı olmamaya dikkat etmek gerek. Müslümanların hem birlik içinde hem de bağımsız olmaları gerektiği bir dönemdeyiz.

Biraz kendimizi eleştiren sorularla devam etmek istiyorum: Bugün Müslümanların ümmete bakışında genel bir duygusallık geçerli. Bu duygusallık manipülasyona da açık hâle getiriyor Müslümanları. Örneğin Doğu Türkistan, Filistin ve Bosna’daki meseleler şimşek hızıyla gündemimize girip şimşek hızıyla gündemimizden çıkıyor. Diğer yandan Orta Afrika, Sudan ya da Nijerya hiç gündemimizde değil. Bu dengesiz tutumu nasıl aşabiliriz sizce?

Almanya’daki durum Birleşik Krallık’takinden farklı olabilir. Burada, Birleşik Krallık’ta, örneğin Orta Afrika Cumhuriyeti ve Uganda meselesi konusunda ciddi uğraşılar var.

Sorunuzda bahsettiğiniz sorunun çözümü ise Müslümanların daha eğitimli ve daha az duygusal hâle gelmeleriyle mümkün. Ne yazık ki medya, özellikle de internet çağı, ciddi bir âlimi ayırt edebilecek kadar bilgileri olmayan ve dinî bir eğitim de almamış genç bireylerin kendi liderlerini seçmelerine olanak tanıyor ve bu gençler doğal olarak yüksek sesli ve duygusal konuşmacı ve liderlerden etkileniyorlar. Maalesef bu sorunun çözümü için verilebilecek basit bir cevap yok.

Bir önceki sorudan hareketle, Müslümanların ancak “kriz” anlarında, yani Müslüman toplumları hedef alan hâlihazırdaki bir problemin daha da kötüleştiği zaman harekete geçtiklerini gözlemliyoruz. Bu da meselenin derinlemesine incelenmesini ve yapıcı bir iletişim kurulmasını engelleyen aceleci tepkilere neden oluyor. Müslüman toplumların sorunlarını ele alırken duygusal reaksiyonların üstesinden gelerek ve böylelikle daha verimli stratejiler üretebilmek için nasıl davranmalı?

Cahiliye dönemindeki Araplar kabilecilik ve duygusallık ile hareket ediyorlardı. Kur’an “hâmiye” denilen bu ateşli duygusal tepkiyi reddetmektedir. Adalet ve hikmet tarafsızlığı gerektirir. Ancak bunun yerine bazı genç Müslümanlar kabaran duygularıyla oturup kalkıyorlar ve bu şekilde meseleleri sakince ve tarafsızca göremiyor, içgüdülerine yenik düşüyorlar. Kimi zaman genç Müslüman cemaatler günümüzde Müslüman dayanışması ruhuyla hareket ettiklerini sandıkları hâlde İslam’dan daha çok Cahiliye ruhuyla hareket ediyorlar. Bunun çözümü İslam’ın öz terbiye, yani nefsin riyazeti ile ilgili boyutunun yeniden canlandırılmasıdır.

Nefis terbiyesi, tasavvufun şerî ilmi olup, İmam Kuşeyrî ve İmam Kalabazî’nin kıymetli eserlerinde tasvir edilir. Çalkantılı hissiyatımızı kontrol edebilmek için dâhilî mekanizmalarımız olmazsa, hep bu hislerin kurbanı olacak ve aklıselim bir şekilde hareket edemeyeceğiz. Âlimler ilimsiz bir İslam’ın başsız bir tavuk gibi, tasavvufsuz bir İslam’ın da kalpsiz bir tavuk gibi olduğu konusunda hemfikirler. Bu tarz biri rastgele, tehlikeli ve amaçsız olan, sürekli hata yapan ve felaketlere dalan bir canlı gibidir. İslam’ın özüne dönebilme cesaretini gösterebilmemiz gerek; yani özellikle Suudi Arabistan’dan gelen fonlar nedeniyle ihmal edilmiş olan sünnetin tüm manevi boyutlarını kabul eden İslam’a.

Bizi birtakım İslami ilkeler üzerinden düşünüp hareket etmekten ve dinî aidiyetlerine bakılmaksızın suçluları kınamaktan alıkoyan engeller nedir?

Birleşik Krallık’ta Müslümanlar, bazı Müslümanların suç içeren davranışlarının farkında. Bu nedenle Selefist grupların birçok üyesi Selefizmi bırakıp geleneksel dört mezhebe yöneliyor. Suudi Arabistan’da, Adil Kalbani ve Şerif Avni gibi âlimler IŞİD aşırıcılığını açıkça Vahhabilik ile ilişkilendiriyorlar. Yani birçokları meseleye Kur’an’ın emrettiği hakikat çerçevesinde yaklaşıyor: “Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun.” (Nisâ suresi, 4:135) Dolayısıyla hâkim atmosfer epey değişti, çoğunlukla da iyi yönde değişti. Ancak Avrupa’da bizler henüz küçük bir topluluğuz ve bizi yönlendirecek daha fazla âlime ihtiyacımız var. Kur’an ve sünnet ihtiyaç duyduğumuz tüm cevapları barındırıyor ama âlim sıkıntısı yaşıyoruz!

Radikallikle mücadele Avrupa’daki Müslümanların önüne sürülen gündem maddelerinden birisi. Sizce devletlerin aşırılığı önleyici tedbirler, aşırılıktan arındırma, deradikalizasyon gibi girişimleri karşısında Müslümanların tavrı nasıl olmalı?

Hükûmetler Selefizm ve Vahhabilik konusunda endişeliler ve buna bir çözüm getirmeye çalışmakta haklılar. Ancak dinî düşüncedeki sapkınlıklar söz konusu olduğunda hükûmetler verimli olamaz; hatta meseleyi daha da kötü hâle getirirler. Zira ellerindeki araçlar teolojik olmaktan ziyade hem sosyal hem de cezai niteliktedir. Bu tarz hükûmet inisiyatiflerinden uzak durmak en iyisi, zira bu inisiyatifler tehlikeli bir şekilde ters etkiye neden olarak şüphe ve yabancılaştırma atmosferini şiddetlendiriyor. Bunun yerine Kur’an ve sünnetin hakiki öğretilerini genç Müslümanlara öğretmek için uğraşmalıyız. Bu öfkeli genç bireylerin, özellikle de daha önce suç işlemiş olanların ya da narkotik tecrübeler yaşamış olan gençlerin kırık kalplerini onarmalı, onları asla uzaklaştırmamalıyız. Bu gençlere ulaşarak “dava”ya özellikle ihtiyaç duyulduğu yerlerde yaşadığımızı ve âlimlerin öğretilerine ters dinî yorumları benimseyerek insanları reddetmemek ve İslam nefretçilerine koz vermemek gerektiğini anlatmalıyız. Mesele Müslüman toplumların onurudur ve bu onur tam da bu aşırıcılar nedeniyle lekelenmiş durumda. En cahil kişi bile bunu anlayabilir.

Almanya ve genel olarak Avrupa’da mülteci krizi en üst noktaya ulaştı. On binlerce insan kapatılmış Avrupa sınırlarında umutsuzca bekliyor. Biz Müslümanları bu felaketi engellemek adına daha fazla sorumluluk ve inisiyatif almaktan alıkoyan nedir?

Bu konudaki en büyük sorun Müslüman ülkelerdeki siyasi gücün birlikte çalışamaması. Libya’da şu an doksandan fazla silahlı grup var! Hizipçi ve etnik nefretler günümüzdeki yeni Cahiliyenin bir parçası hâline geldi; bu da düşmanlarımızı mutlu ediyor. Çalkantılı duygularımızdan bir an evvel kurtulmalı ve bizimle asla iletişime geçmeyen gözü dönmüş aşırıcılar hariç, başka mezheplerden olan insanlara ulaşmalıyız. Şayet İslam Suriye ve Iraklıları birleştirememişse, bizi Avrupa’da da birleştiremez ya da birlikte hareket ederek mültecilere destek olmamızı sağlayamaz. Bu tarz bir İslam anlayışı yanlıştır. Taviz vermeyi reddeden, kucaklayıcı nitelikteki gerçek İslam ilerlemenin ancak kardeşlik sorumluluğuyla mümkün olduğunu söyler.

Fotoğraf:Timothy Winter

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar