GÜNDEM DİTİB Tartışması Neden Bütün Cemaatleri İlgilendiriyor?

Almanya’da 15 imama yönelik ajanlık iddialarıyla ilgili soruşturma sessiz sedasız kapandı. Hemen ardından DİTİB’in yeni yönetim kuruluyla açılan sayfanın, siyasetin “Türkiye’den kop” çağrılarına nasıl cevap vereceğini zaman gösterecek.

Elif Zehra Kandemir 3 Ocak 2018

Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (DİTİB) Almanya’da yaklaşık 900 cami cemiyetiyle ülkenin önemli İslami cemaatlerinden biri. Son birkaç yılda DİTİB, kurum isminin önüne konulan olumsuz sıfatlarla gündemde. “Erdoğan’ın uzun kolu”, “Türk devletinin uydusu” gibi atıflar, bu olumsuz nitelemelerden yalnızca birkaçı. Ciddi bir kamusal ilgiye maruz kalan DİTİB, mevcut durumda Alman devletinin kendisine yönelik katı taleplerine de muhatap oluyor. Diğer yandan Alman siyasetinin talepleri, yalnızca DİTİB’i değil, daha geniş bir bakışla diğer Müslüman cemaatleri de ilgilendiriyor. Çünkü “köken ülkeyle ilişkileri kesme” ve kendisini -yalnızca ya da ağırlıklı olarak- “Alman Müslümanlar/Alman dinî cemaatleri” olarak tanımlama yönündeki bu talepler, Almanya’daki Müslüman dinî cemaatlerin sivil kalabilme becerilerini büyük sınamalara tabi tutuyor. DİTİB’le ilgili tartışmanın, neden aslında bütün cemaatler için “sivil kalabilme” tartışması olduğunu daha iyi anlayabilmek adına, DİTİB’in kuruluş sürecine bir göz atalım:

80’li Yıllar: Almanya’da DİTİB’in Kuruluşu

12 Mayıs 1985 yılında Köln’de DİTİB’in kuruluş programında dönemin (aynı zamanda Diyanet İşleri Başkanlığından sorumlu) Devlet Bakanı Kazım Oksay, salondaki yaklaşık 10.000 kişiye şöyle hitap ediyordu: “Türklerin düşmanlarının kim olduğu açık. Ne yazık ki bunların arasında Türk pasaportu olan vatan hainleri de var. Onların kimliklerinde Türk ve Müslüman olduğu yazıyor.” [1]

Bugün sarf edilse, yeni bir Türk-Alman krizine yol açacak olan bu ifadelerdeki “Türk düşmanları”nın kim olduğunu başka bir kaynaktan öğreniyoruz. Prof. Nermin Abadan-Unat, 2002 yılında yayınlanan “Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulus-Ötesi Yurttaşlığa” isimli kitabında DİTİB’in kuruluş amacını şöyle açıklıyor: “Hâlen Avrupa’da en fazla üyeye sahip bulunan DİTİB doğrudan doğruya T.C. devletinin resmî bir kuruluşu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı bir çatı örgütüdür. Laik anayasanın getirdiği sınırlandırmalar nedeni ile tarikat ve şeriat yanlısı faaliyetlerini ancak yurt dışında geliştirebilen çeşitli dinsel derneklere karşı bir tepki olarak kurulmuş olan bu örgüt, 1984’ten beri faaliyette bulunmaktadır.”

1980 darbesine kadar birçok farklı ideolojik grubun şiddet içerikli saldırılarıyla sarsılan Türkiye’de, “devlet düşmanı” fikir ve ideolojilerin yurt dışında yayılmasını önlemek politikasıyla kurulan DİTİB, Türkiye’nin “yurt dışı din politikası”nın bir yansıması değildi. DİTİB’in kurulduğu yıllarda Türkiye Cumhuriyeti devleti için yurt dışındaki vatandaşlarına dinî hizmet götürmek öncelikli bir amaç da değildi. DİTİB’in kurulmasındaki amacın, Türkiye’de yasak olan veya bastırılan hareketlerin yurt dışında “rahatça filizlenmesini” önlemek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Kuruluşuyla DİTİB bir yönüyle Türkiye’de din-devlet ilişkileri tartışmasına eklemlenmiş, bir yönüyle de özellikle Batı Avrupa devletlerinin Türkiye’dekinden tamamen farklı olan din-devlet ilişkileri modelinin kucağına pat diye bırakılmıştır.

DİTİB’in kuruluş amacı tüzükte farklı bir şekilde kendisine yer bulmuştur. 5 Temmuz 1984 tarihli ilk tüzüğünün 2. paragraf 1. maddesinde DİTİB’in amacı “Köln’de yaşayan Türk topluluğuyla İslam dini ile ilgili her meselede ilgilenmek, onları aydınlatmak ve dinî eğitim vermek” olarak belirtilmiştir. Aynı paragrafın ikinci maddesinde de derneğin T.C. Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı iş birliğinde Köln okullarında İslam din dersi programı hazırlayacağı belirtilmektedir. [2]

Burada bir parantez açıp, kuruluşundan 33 sene sonra Almanya’daki siyasilerin, DİTİB’in Türkiye ile ilişkileri bir anda ortaya çıkıvermiş gibi tepki vermelerinin gülünçlüğünü de vurgulamış olalım.

Değişen Sosyoloji: Kalıcılık Perspektifi

DİTİB’in kuruluşu Köln’de Türkiye’den üst düzey bürokratların katılımıyla coşku içinde ilan edilir. Fakat toplumsal dönüşüm kendi yolunda akarken bazı planları da yerle bir eder. Nitekim hem DİTİB hem de Türkiye’deki devlet erkinin niteliği kökten değişir: DİTİB’i bekleyen değişim, Almanya’daki misafir işçi sosyolojisinin “kalıcılık perspektifi”yle altüst olmasıdır. Türk devletini bekleyen değişim ise, DİTİB kurulduğunda en büyük düşmanı sağ ya da sol radikalizm olan devlet erkinin zaman içerisinde kendisini mütedeyyin olarak tanımlayan ve siyasetini dinî değerlere dayandırdığını belirten bir zümreye geçmesidir. (Türkiye’deki değişim, “devlet öncelikleri”nin değişimi ve bunun başka bir ülkede “kalıcı” olan bir “dinî cemaate” etkileri açısından oldukça ilginç olsa da biz bu meseleyi burada bırakıp merceği yine DİTİB’e çevirelim.)

Yurt dışındaki misafir işçiler çocuklarını, eşlerini yanlarına alırlar ve Almanya’da kalıcı bir Türkiye kökenli topluluk oluşur. DİTİB de diğer bütün Türkiye kökenli kurumlar gibi bu değişime bigâne kalamaz. Kendisini “buralı”, ayakları buraya basan bir “dinî cemaat” olarak tanımlar ve Almanya’daki Müslümanları temsil etme iddiasını taşır. Bu iddia karşılık da bulur. Türkiye’den Almanya’ya göç yarım asrı geride bırakırken DİTİB de Almanya’daki eyaletlerde ciddi bir iş birliği partneri hâline gelmiştir. 5 yıllık müzakere süreci sonunda 2012 yılında Hamburg’da, 2013 yılında Bremen’de DİTİB ve Schura’lar ile devlet anlaşmaları imzalanır. 2013/2014 yılında Hessen eyaletindeki okullarda inanca dayalı ilk (Sünni) İslam din dersi, DİTİB ve Hessen eyaleti iş birliğinde verilmeye başlar. Kurum, 2006 yılında dönemin İçişleri Bakanı Wolfgang Schäuble tarafından -kendi deyimiyle – “Almanya’daki Müslümanlar-Alman Müslümanlar” motivasyonuyla hayata geçirilen Alman İslam Konferansı’na katılır. Konferansın ilk dönemindeki çalışma gruplarının isimlerine bakılırsa (“Alman toplum düzeni ve değer birliği”, “Güvenlik ve İslamcılık” [3]) devlet, “Alman değerler ve toplum sistemine entegre olmaya ihtiyaç duyduğunu zannettiği” bir Müslüman prototipiyle “diyaloğa” girmektedir.

Burada şu parantezi açmak gerekir: “Türkiye’nin iç güvenliğini tehdit eden unsurların yurt dışında engellenmesi” için kurulan DİTİB, kendisini Almanya’da “yerli” bir dinî cemaat olarak tanımladıktan sonra bu kez de “İslamcılık ve İslamcı radikalizm/aşırıcılık tehlikesi” karşısında Almanya’nın iç güvenlik paradigmasına eklemlenmeye çalışılmış, “Müslümanların entegrasyonu” üst başlıklı devlet politikasının muhtemel taşıyıcılarından biri olarak görülmüştür.

Peki, her şey yolunda giderken, DİTİB kendisini ağırlıklı olarak Almanya’da konumlandırmaya başlamasına ve Alman devletiyle diyalogda önemli bir iş birliği partnerine dönüşmüş olmasına rağmen, son birkaç yılda DİTİB’in kamusal bir linçe maruz kalmasının nedeni ne? Herhâlde bu soruyu şöyle sormak daha doğru olacak: Ne değişti de DİTİB bir anda günah keçisine döndü?

Değişen Şey: Türk-Alman İlişkileri

Yurt dışındaki Türk işçileri “Türk devletinin çizgisinde” tutmak için kurulan DİTİB, kuruluşundan bugüne, yaklaşık 30 sene tam da bu nedenle Alman devleti tarafından “kendisiyle iş birliği yapılabilecek”, “Alman İslam’ı”nı taşıyabilecek İslami kurumlar arasında görüldü. DİTİB’in “Alman anayasasıyla uyumlu bir İslam’ı” temsil ettiği söylendi.

Oysa bu tarz kavramsallaştırmaların çok ciddi sakıncaları bulunuyordu. “Alman anayasasıyla/Alman değerleriyle/Avrupa’yla/Almanya’yla uyumlu bir İslam” taleplerinin arkasında çok açık bir şekilde etnosentrist, eurosentrist, kültüralist ögeler vardı. Bu nitelemeler, İslam’a dair tartışmayı, “İslam’ın Avrupa’yla uyumu ya da uyumsuzluğu” gibi ön kabuller üzerinden sürdürmek zorunluluğu oluşturuyordu.

Öte yandan bu söylemin başka bir sakıncası da vardı: “Alman İslam’ı”, “Avrupa İslam’ı” tartışmalarında İslam’ın mümkün mertebe kamusal görünürlükten uzak, farklılıklarını büyük ölçüde törpülemiş, sekülerleşmiş bir din olarak yaşanması beklentisi dile getiriliyor, “dünyaya söyleyebilecek sözü olmayan bir din” isteniyordu. Bu din anlayışı, siyasetin ve devletin teklifleriyle çelişmeyen; toplumla, aileyle, değerlerle ilgili kendine mahsus bir teklifi olmayan bir din anlayışıydı. [4]

Diğer yandan “Almanya’da yaşayan her Müslüman Alman Müslümandır.” vurgusu da birçok açıdan hatalıydı. Çünkü bu vurgu, ülkede kabul görmek isteyen herkesin “Alman” olması gerektiği, “farklı” olanın kabul görmemesinin aslında normal olduğu gibi bir anlayışı besliyordu. “Burada yaşayan Müslümanlar Almandır, kendilerini Alman olarak tanımlamalıdır.” dayatması, sanıldığı gibi İslam’ı “yerlileştirmiyordu”. Bilakis, Alman toplumunun farklılıkları, örneğin kendisini Türk ya da Arap olarak tanımlayanları da bünyesinde huzur içinde barındırabilme becerisini baltalıyordu.

Fakat İslam’ın Almanya’nın bir parçası olup olmadığı tartışmaları sürerken, “Alman İslam’ı” gibi kavramlar, birçok Müslüman kurum tarafından sorgulanmadan kabul edildi. Hatta bu tarz nitelemeler, İslam’ın Almanya’da “kabul görmesi” olarak algılanıp takdirle karşılandı.

Alman devleti tarafından uzun bir süre boyunca “Alman Müslümanlar” tanımlamasının taşıyıcılarından biri olarak görülen DİTİB, aslında bir yönüyle bu “ulusal sınırlar içerisine sıkıştırılma” mekanizmasının kurbanı oldu denilebilir. Bir “Türk” kurumu olan DİTİB’in, “Alman İslam’ı”nı taşıyıp taşıyamayacağı sorusu, bozulan Türk-Alman ilişkileriyle bir anda yüksek sesle tartışılmaya başlandı. Türk-Alman ilişkileri bozulduğunda DİTİB bir taraf seçmeye zorlandı. İki devletin (İncirlik üssü, PKK ve FETÖ tartışmalarında olduğu gibi güvenlik) öncelikleri birbirinden farklılaştığında DİTİB bir “sorun” olarak daha da ön plana çıktı. Kurum, bozulan bilateral ilişkilerin projeksiyon alanına dönüştü. Alman devletinin DİTİB’le yaptığı iş birlikleri gözden geçirilmeye başlandı.

Buradaki temel kırılma noktası, 2016 yılının son ayında DİTİB imamlarına yönelik ajanlık iddialarıdır. [5] Türk devletinin iç güvenliğine bir tehdit olarak tanımladığı FETÖ yapılanmasının Almanya’da basit bir “sivil toplum kuruluşu” olarak algılanması ve 15 Temmuz travmasının etkilerinin Almanya’da bir türlü anlaşılmaması iki ülke arasındaki krizi tırmandırmıştır. Bu sırada 19 DİTİB imamının konsolosluklara muhtemel FETÖ mensuplarıyla ilgili ilettiği eğreti “raporlar” da “ajanlık” olarak yorumlanmış, bu tartışma DİTİB’e Kuzey Ren-Vestfalya’daki İslam Din Dersi Karma Komisyonu üyeliğini dondurma ve Aşağı Saksonya’da devlet anlaşması müzakerelerinin tıkanması olarak geri dönmüştür. Aynı şekilde, DİTİB’e 2017 yılında 1.47 milyon avro teşvik veren Alman devleti, 2018 bütçesini 297.500 avroya düşürmüştür.

Ajanlık tartışması DİTİB’in Alman kamuoyundaki imajını yerle bir ettikten tam 1 sene sonra, DİTİB imamlarına dair soruşturmanın kapatıldığı sessiz sedasız ajanslara düşmüştür. Geriye, kurumun tamamının haksız yere damgalanması ve Türkiye’den bağını tamamen koparması talepleri kalmıştır.

DİTİB’in Geleceği

Şu anda Almanya’da DİTİB’le ilgili (haklı ya da haksız) eleştirilerin tamamı, renklerin birbirine karıştığı bir palete benziyor. Bu palette göç kökenlilere aslında asimilasyonun kastedildiği bir “entegrasyon politikası” dayatmasına taraftar olan, bu esnada da köken ülke ile ilişkileri, “yeni gelenlerin” homojenleştirilmesi önünde bir engel olarak görenler var. Bu palette, son yıllarda Türkiye’deki demokratik standartlarla ilgili -birçoğu haklı- eleştirilerin konvoyuna katılıp çaktırmadan kendi ırkçılığını aklamaya çalışanlar var. Öte yandan bu palette bir organizasyon olarak DİTİB’in uzun vadede buralı, kalıcı bir Müslüman kimliğinin koruyucusu, destekçisi olabilmesi için kendisini yenilemesi gerektiğini savunan iyi niyetli sesler de var.

Fakat mevcut durumda bu paletteki en belirgin renk, Müslüman bir kurumu hizaya getirme, bu kurumu bütün farklı bağlarını keserek ayakları yalnızca buraya basacak şekilde dönüştürme yönünde olduğu için, mevcut durumda DİTİB’le ilgili iyi niyetli eleştirileri dile getirmek hem zor hem de çoğu zaman isabetsiz. Şunu görmek zorundayız: Alman devleti, DİTİB’in Türkiye’den kopmasını isterken “sivilleşme” değil, “devletleşme” istiyor. DİTİB’in bir devletten öbür devlete aidiyet aktarımını savunuyor. Bununla birlikte kimse, Türkiye’nin imam göndermeyi durdurması durumunda şu an birçok cemiyetin kapanacak durumda olduğunu da umursamıyor. Yani DİTİB’i Türkiye’den koparmanın DİTİB tabanının kendisinde bir karşılığı olmadığı gibi, ontolojik olarak da bir karşılığı yok. Türkiye’den “kopan” bir DİTİB’in Almanya’daki camilerin üçte birinin kapısına kilit vurmaya kadar gidecek bir sürecin başlangıcı olacağını akılda tutmak gerek.

Fakat buradaki tartışmayı gerçekleştirirken bir dengeyi gözetmek zorundayız: Hem Almanya’da DİTİB’e yönelik haksız baskılara karşı çıkmak ama aynı zamanda hem de DİTİB’in Türkiye’nin hatalı din politikasının sonucu olduğunu söylemek mümkün.

Almanya’da Müslüman mevcudiyetini devam ettirmek istiyorsak, bunu kendi dinî kimliğimizi devletleştirmeden yapabilmenin yollarını aramamız gerekiyor. Bu yolları bulabilmek için de hem Almanya’da hem de Türkiye’deki sorunları iyi analiz edebilmemiz gerek:

Almanya’nın İslam Politikasının Handikapları

Almanya’nın İslam politikasını en iyi özetleyen resim, Aşağı Saksonya’da 2003 yılından 2010 yılına kadar cami önlerinde polis tarafından yapılan kimlik kontrolleridir. Camiyi bir tehdidin buluşma alanı, Müslümanları da şiddet zanlıları olarak gören bu bakış, aslında bugün de büyük oranda değişmiş değil. Almanya, Müslümanlarla ilişkisinde güvenlik ve entegrasyon eksenli bakışından vazgeçmedi. Sadece eskiden kör göze parmak sokar gibi yapılan şeyler bugün daha sofistike hâlde ve ana akımlaşmış durumda.

Almanya’da ana akım siyaset, DİTİB’in Türkiye ile bağını kesmesini, tüzüğünü değiştirmesini, Türk diplomatik personelinin DİTİB yapılarında yer almamasını ve Türkiye’den imamların gelmemesini istiyor. Fakat bunu isterken, asıl arzusu bir dinî cemaatin kendi özerkliği içerisinde hareket etmesi değil. Tam tersine, enstrümentalize edilebilme potansiyeli olan bir yapının, hem kendi aleyhine çevrilmesinden korkuyor, hem de bu potansiyeli kendi elinde tutabilmeyi cazibeli buluyor. Yani Almanya, DİTİB’e “Türkiye devleti ile bağını kopar!” derken, bir yandan da eteklerinin dibindeki minderi gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında Alman devletinin diğer dinî cemaatlerde aklına bile getiremediği yaklaşımları Müslümanlarda uygulamaya çalışmasının alkışlanacak bir yanı olmadığı da açık.

Müslüman cemaatlerin, Alman devleti tarafından “teyit” edilme ya da “tanınma” çabaları bir nebze iyi niyetli çabalar. Fakat “devlet tarafından tanınma” Müslüman cemaat için nihai hedef değil. İslami cemaatlerin ana hedefi, Müslüman dindarlığının güçlendirilmesi ve Müslümanların Allah ile aralarındaki ilişkinin sağlamlaşması. Devletle diyalog, bu amaca hizmet ettiği oranda meşru. Bu diyalog, Müslüman dindarlığının devlet tarafından tanımlanmasına ve dönüştürülmesine uzanacak bir müdahale alanı açtığında, bunun adı artık “yerlileşme” olamaz.

Peki “Türkiye’ye bağlı bir DİTİB” yaralarımıza derman oluyor mu, bunu da Türkiye’nin handikapları açısından inceleyelim:

Türkiye’nin “Olmayan” Yurt Dışı Din Politikasının Handikapları

Türkiye’den yurt dışına gönderilen din görevlilerin maaşı, 1985 yılından (en geç) 2008 yılına kadar Dışişleri Bakanlığı bütçesinde yer alan “Türk Kültür Varlığını Koruma ve Tanıtma Projesi”nden karşılanıyordu. Bu bütçenin isminden de anlaşılacağı üzere “din hizmetleri” daha ziyade millî bir kimliği pekiştirme ve o kimliği güvende tutma aracı olarak görülüyordu.

Bugün Türkiye’nin yurt dışı din politikasına ve Diyanet-DİTİB ilişkisine bakıldığında da, DİTİB’in kuruluş amacının korunmak istendiği görülüyor. Oysa Türkiye’nin yurt dışındaki vatandaşlarına dinî hizmet götürürken, bu hizmeti “millî kimliği pekiştirici bir harç” olarak görmesi hatalı. Almanya’nın İslam’a ve İslami cemaatlere güvenlik odaklı yaklaşmasını eleştirirken, bugün Türkiye’nin de yurt dışındaki kurumlardan kendi iç güvenliğini sağlamak adına ve dış politikasının taşıyıcı ayaklarından biri olmaları için, örneğin Ermeni meselesindeki resmî devlet siyasetini sırtlanmaları gibi beklentilere girmesini de eleştirmek zorundayız.

Ortak Sorunlar: Din Anlayışları

Hem Almanya hem de Türkiye, her iki devlet de “dinin dinî cemaatlere bırakılmayacak kadar önemli olduğu” gibi bir genel kanıya sahip. Her iki devlet de dini, dindarları, dinî kuruluşları tabandan kaynaklanan, öz motivasyona dayanan değişime açık tutmuyor; tam tersi bunları üstten bir müdahale ile, devlet çıkarları doğrultusunda dönüştürmeye/kullanmaya çalışıyor.

Dolayısıyla mevcut durumda DİTİB’i tartışırken, aynı anda birçok temel tartışma da ortaya çıkıyor: Alman devletinin ülkedeki farklılıklara güvenlik eksenli bakışı ve Müslüman cemaatleri Truva atı olarak görme temayülü bir tartışma faslı. Türkiye’nin “yurt dışı din politikası”yla, yurt dışında yaşayan vatandaşlarının, tabiri caizse Truva atı olarak görülmelerine imkân tanıyan hatalı politikaları, sivil toplum bağımsızlığını görmezden gelen, dinî cemaat öznelliğini eriten, dini siyasetin ayrılmaz bir parçası olarak görüp, onu bazı bağlamlarda siyasetin hizmetine veren anlayışı da ayrı bir tartışma faslı. Özellikle Türkiye kökenli Müslümanlar olarak en çok bu ikinci tartışma faslını açmaktan çekinsek de şunu bilmek zorundayız: DİTİB’i tartışırken ortada yalnızca Almanya’daki kastilikten kaynaklanan bir sorun varmış gibi davranmak, oldukça hatalı olacaktır.

Sonuç: “Sivil Olmak Gibi Bir Derdimiz Var Mı?”

Bundan yarım asır önce Almanya’ya gelen Türk işçilerin “sivillik” gibi bir derdi yoktu. Sadece DİTİB’i değil, diğer birçok kurumu da bugün var eden ilk nesil, “sivil toplum kuruluşu” falan değil, “cami” kuruyorlardı. Bu nesil, din dersini devletin verdiği, cami imamının maaşını devletin ödediği bir ülkeden, din-devlet ilişkisinin tamamen farklı olduğu bir ülkeye geldiler.

Fakat bugün Almanya’da yaşayan Müslümanlar olarak ilk neslin derdi olmayan bu “sivillik”, üçüncü ve dördüncü nesil Türkiye kökenli Müslümanların birer sorunu. Hem de sadece Almanya’ya karşı değil, Türkiye’ye de karşı. Türkiye kökenli Müslümanlar, önümüzdeki 50 yıl ve sonrası için şu üç alternatiften birini seçmek zorunda kalacaklar: Bütünüyle Alman devletine bağlılık, bütünüyle Türk devletine bağlılık ya da her iki devlete karşı, belli sınırlara kadar kooperasyona açık, fakat eleştirel bir mesafe.

İlkinde Türkiye’nin uydusu olmaktan çıkıp, bu kez Almanya’nın uydusu olma ve ulus devlet sınırları içerisine hapsolup geleneği unutma tehlikesi var. İkinci alternatifte Almanya’daki yaşam gerçeklerinin bütünüyle ignore edilmesi ve “burada” sağlıklı bir Müslüman mevcudiyetinin kurulamaması tehlikesi var. Üçüncü ihtimalin ise tek tehlikesi, bu eleştirel ve sivil pozisyondan hareketle hem Türkiye’de hem de Almanya’da “kara koyun” ilan edilme ihtimali. Kötünün iyisini tercih edeceksek, üçüncü ihtimal, bir dinî cemaatin uzun vadede ilkeleriyle ayakta kalabilmesi adına en mantıklısı.

Dinî cemaatlerin temel besin kaynağı “öte” ile olan ilişki ve bu doğrultuda “öteden” hareketle oluşmuş ilkeleri. Bu ilkeleri bütün dünyaya sunuyor ve insanlığı kendi dinî/dünyevi ilkeleri konusunda ikna ederek “kurtuluşa” çağırıyorlar. Bu, “devlet”in işleyişinden oldukça farklı bir işleyiş. Herhangi bir dinî cemaatin günübirlik kazanımlar uğruna “devletleşmesi” demek, kendi ilkelerini sürdürebilme ihtimalinin de ortadan kalkması demek. Dinî cemaatler, devletin sunduğu teşvik fonları, personel destekleri, tanınma ve devlet nezdinde kabul görmeye mukabil eğer sivilliklerinden vazgeçiyorlarsa, devletle ilişkileri, kendi dinî ilkelerinden hareketle eleştiri geliştirmek zorunda oldukları durumlarda susmayı gerektiriyorsa, orada sivilleşmeden ve dinî cemaat olmaktan bahsedilemez.

Burada şuna vurgu yapmakta fayda var. Müslüman cemaat “res mixta” meselelerde devletle diyaloğa muhtaç; çünkü Müslümanların defnedilmesi, Müslüman mahkûmlara rehberlik sunulması gibi birçok alan, devletle diyaloğu mecbur bırakıyor. Aynı zamanda Müslümanlar “tekliflerini” daha geniş kitlelere ulaştırabilmek adına da cami cemiyetlerinin “dışına” çıkmak zorundalar. Fakat bu “uğurda” ortaya çıkan resmin, dinî cemaatlerin ilkelerinden taviz vermedikleri bir resim olması gerekiyor.

Aralık ayında yeni yönetim kurulunu seçen DİTİB’in geleceği de, Türkiye ve Almanya’yla ilişkileri de, sadece bir organizasyonun geleceği değil, aynı zamanda ülkede yaşayan Türkiye kökenli Müslümanlara yönelik yaklaşımların ve entegrasyon/İslam politikalarının da geleceği anlamına geliyor. Bu geleceğin nasıl şekilleneceği, Müslümanların basiretine bağlı.

[1]Bu alıntı, Almancadan Andreas Gorzewski’nin “Die Türkisch-Islamische Union im Wandel” isimli kitabından tercüme edilmiştir. Gorzewski, Oksay’ın bu ifadelerini Hürriyet Avrupa’nın 13.05.1985 tarihli baskısından (S. 7) alıntılamıştır. Türkçeden Almancaya, Almancadan da yeniden Türkçeye tercümede ufak farklılıklar meydana gelmiş olabilir.
[2]Bkz. Gorzewski, 2015. S. 12
[3]http://download.gsb.bund.de/BAMF/DIK/090616_DIK-Broschuere_gesamt_ONLINE.pdf
[4]Öte yandan bu “din” çağrısının sadece Almanya ve Avrupa’da değil, aslında Türkiye’de de mevcut olduğunu görmek gerekir. Neticede Türkiye’de Diyanet yapısı da, devletin kendi önceliklerinin önüne geçen ya da onunla çelişen herhangi bir iddiada bulunamaz.
[5] http://www.perspektif.eu/2017/04/11/diyanet-ditib-ve-ajanlik-iddialari/

©Flickr.com/Marco Verch

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar