Dosya: "Entegrasyon" “Öncü Kültür Kavramı Tam Bir Saçmalık!”

DOSYA

Georg-August Üniversitesinde Kültür Antropolojisi Enstitüsünde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Sabine Hess ile entegrasyona dair paradigma değişikliklerini ve “öncü kültür” kavramını konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 3 Ocak 2018

Entegrasyon zirveleri, entegrasyon yasaları, entegrasyon zorlukları… Bütün bu kavram karmaşası içerisinde biraz genel bir soruyla başlayalım: Entegrasyon nedir, ne değildir?
Bana kalırsa asıl soru, entegrasyonun ne olduğu değil, kimin entegrasyon hakkında konuştuğu ve kimden entegre olmasının beklendiği sorusudur. “Entegrasyon” kavramı genel geçer bir kavram değil. Geçtiğimiz senelerde göç tartışmasında tamamen farklı göç gruplarına karşı içi farklı biçimlerde doldurulan siyasi bir kavram. “Entegrasyon”u olumlu anlamda kullandığımızda ise bana göre bu kavram “katılım” ve “eşit haklar” anlamına geliyor. Fakat kavram hiçbir zaman güncel siyasi tartışmada bu anlamıyla kullanılmıyor.

 

Entegrasyon kavramı Avrupa’da gündelik bir fenomen hâline geldi denilebilir mi?
Entegrasyonun günlük bir fenomen hâline gelip gelmediğini bilemiyorum. Ama bence diğer göç toplumlarında toplumsal beraberlik daha farklı şekillerde yorumlanıyor. Bana kalırsa entegrasyon zorunluluğu ya da bu kavramın anlamlandırılış biçimi çok spesifik bir şekilde Almanya’ya mahsus bir şey. Almanya’da çok uzun süre eşit haklar geçerli olmadı ya da Almanya’nın bir göç toplumu olduğu gerçeği görmezden gelindi. Bu açıdan bakıldığında entegrasyon kavramının aslında başka bir şeyi örten, suni bir kavram olduğunu söylemek mümkün: Bu kavramla göçmenler için başka bir vatandaşlık perspektifinin mümkün olmadığı gerçeği telafi edilmeye çalışılıyor. Böylece göçmenlerin başka türlü entegre olabileceği ve ancak o zaman kısmen topluma katılımı sağlayabilecekleri söylenmiş olunuyor.

 

Diğer Avrupa ülkelerinde entegrasyon tartışması Almanya’dakinden farklı mı?
Evet. Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde toplumsal birliktelik ve göç uzun bir süre boyunca farklı kurallar üzerinden regüle edildi. Bazı ülkeler sömürgeci güçtü, eski sömürge ülkelerinden vatandaşlar da eşit olarak kabul edilmediler. Yani İngiltere’de göçün kendisi de buradakinden farklı bir şekilde gerçekleşti. Almanya’nın bir göç toplumu olduğu gerçeğinin kabulünde zorlanılması ve bizim bir entegrasyon politikası uygulamak zorunda olduğumuza dair yanlış anlayış, Almanya’daki “entegrasyon” kavramını özel bir şey hâline getirdi.

 

Bu durum sadece Almanya için mi geçerli, yoksa İsviçre ve Avusturya gibi Almanca konuşulan ülkeleri de bu özel durumun içine dâhil edebilir miyiz?
Avusturya’da gerçekleşen tartışma da büyük olasılıkla Almanya’dakine benzer biçimde gerçekleşiyor, çünkü Avusturya da çok uzun bir süre bir göç toplumu olduğu gerçeğini görmezden geldi. Avusturya ulusal kimliği de büyük ölçüde kültüralist ögeler barındırıyor. Bu da özel bir durum. Nasyonalitenin kültürel kimlik üzerinden tanımlandığı yerlerde “entegrasyon” kavramı çok açık bir şekilde kültüralist, aşırı talepkar ve asimilasyonist bir kavrama dönüşür. Burada göç hakkında nasıl konuşulduğu ve kimin, ne şekilde “öteki” hâline getirildiği önemlidir.

Müslüman karşıtı ırkçılık, kendisini antisemitizmden daha farklı biçimlerde gösterir: Örneğin Arap ülkelerinden gelen insanlara gericilik ve şiddet temayülü yakıştırmasında bulunulması gibi… Bu nedenle farklı gruplara da farklı entegrasyon talepleri yöneltilir, farklı grupların önüne aşmaları gereken farklı “entegrasyon engelleri” sunulur.

Entegrasyon, bir grubun entegre olmadığı ve -bir zahmet- bir şeye entegre olması gerektiği söylendiğinde bir anlam ifade eder. Bunun için de kişilerin entegre olacakları “kollektif”in aslında ne olduğuyla ilgili bir fikrinin bulunması gerekir. Aynı şekilde “öteki”nin farklılığı ve ona olan mesafe hakkında ve bu farklılık ve uzaklığın neden aşılması gerektiğiyle ilgili de sabit bir fikir vardır. Tam da burada sorulması gereken soru, neden “farklılık” içinde yaşanılamadığı. Bu açılardan bakıldığında “entegrasyon” kavramının yüksek oranda ön kabuller ve hiyerarşilerle dolu bir kavram olduğunu söyleyebiliriz.

 

Peki, Almanya’daki tartışmaları incelediğimizde sizin “entegrasyon” kavramına dair eleştirilerinizin nadir pozisyonlar arasında olduğunu söyleyebilir miyiz?
Hayır, tam tersine. Entegrasyon kavramına dair bu eleştirel bakış, göçmen topluluklardan neşet etmiş ve 80’li yıllardan itibaren eleştirel göç araştırmalarında da kendisine geniş yer bulmuştur.

Mülteci kriziyle birlikte “entegrasyon” kavramı siyaset ve –hatta ne yazık ki- bilim tarafından temize çıkartıldı. Bu süreçte sanki toplumsal birliktelik için başka bir dil mümkün değilmiş gibi bir hava oluştu. Ama 2015 yılından önce de entegrasyon konseptine ve kavramına dair eleştiri oldukça yaygındı. Burada ciddi anlamda bir geriye dönüş yaşanıyor.

 

Entegrasyon anlayışına geri dönersek: Bir insan ne zaman başarılı bir şekilde entegre olmuş olur?
Açıkçası ben, solcu, feminist, Bayernli bir araştırmacı olarak “Alman kollektifi”ne entegre olmuş sayılıyor muyum, onu bile bilmiyorum.

Elbette entegrasyonu ölçmede siyasi açıdan ortaya konulan bir ölçüt var. Bu ölçüt her şeyden önce iş piyasasına katılım olarak görülüyor. Bu nedenle sığınmacılar, özellikle de kadınlar, ne tarz bir kalifikasyona sahip olurlarsa olsunlar düşük ücretli iş piyasasına sokuluyorlar.

Neticede entegrasyon da çifte bir mantığa sahip: İlki çok sert bir şekilde kültüralist, ikincisi ise istismara yönelik. Her şeyden önce, hangi işte olursa olsun insanların çalışması, çalışması, çalışması isteniyor. Yalnızca işi olanlar oturum hakkına sahip olabiliyorlar.

Oysa asıl olması gereken, insanların topluma eşit katılımını mümkün kılmaktır. O zaman soracağımız soruları da komple değiştireceğiz. O zaman devlete dönüp, insanların topluma eşit değerde katılımını sağlamak için ne yaptığını sormak zorundayız.

Asıl mevzu, entegrasyonu neyin engellediği, neyin “disentegrasyon” olduğudur. Bana göre entegrasyonu engelleyici olan asıl şey sosyal ve hukuki parametrelerdir.
Örneğin göç kökenine sahip çocukların bu sistemde dezavantajlı durumda olmaları ya da yabancı bir soyisme sahip olan insanların konut sektöründe ayrımcılığa uğramaları gibi. Bence entegrasyonu engelleyen süreçlerin ne şekillerde oluştuğunu anlayabilmek için asıl ayrımcılıkla mücadele barometresinin yapılması gerek.

 

Yoğun göç hareketliliği göz önüne alındığında “entegrasyon” tek çözüm mü?
Göçmenlerin olduğu yerde “mobilite” vardır. Küreselleşmiş toplumlarda bu mobilite her zaman var olmaya devam edecek. Yalnızca iş piyasasının kendisi bile bu tarz bir mobiliteyi gerekli kılıyor. Burada kendisini gösterecek olan soru, farklılık, parçalanma gibi koşullar altında toplumsal birlikteliğin nasıl organize olacağı. “Entegrasyon” bakışı bizi ileriye götürecek bir bakış mıdır? Bu bakış “farklılık” temel koşulunda bir toplumsal birliktelik inşa edebilmemize yardım edebilecek kadar akıllıca mıdır? Bunu sormamız lazım. Mevcut durumda entegrasyon, her şeyin aynı olmak zorunda olduğunu söyleyen bir şey.

 

“No integration” isimli kitabınızda entegrasyona dair iki tane anlamlandırma düzleminin olduğundan bahsediyorsunuz. İlki “eksikliğe odaklanan” ve göçmenlerden özel yükümlülükler talep eden bir anlayış. İkincisi ise “fırsat eşitliği ve katılım”. Almanya “entegrasyon” konusunda bu iki düzlemden hangisinde bulunuyor sizce?
“Eksiklik anlayışı”, toplumsal diskurun ve tartışmanın bir analizi. Çok uzun bir süre bilim de göçmenlerin “eksik insanlar” olarak görülmesine katkı sağladı ya da bu terimlerle çalıştı. Göçmenler, aynı kültürel davranış biçimlerini yerine getiremeyen insanlar olarak görüldüler. Buna bir de insanların yalnızca fakir oldukları ya da zorunda kaldıkları için göç edebileceklerine dair düşünce eklendi. Göçmenlerin güneyden, ataerkil toplumlardan geldikleri düşünüldü. Göçü ve göçmenleri bu şekilde resmeden toplumsal bir tartışma bu.

Oysa eksiklikler yerine daha çok fırsat eşitliğine odaklanmak gerek. Bütün insanlara aynı iyi hayatın mümkün kılınmasının nasıl sağlanabileceğini sormamız lazım. Bana göre asıl mevzu fırsat eşitliği, katılım ve haklar. Her şeyden önce de insanların nerede yaşamak istiyorlarsa orada yaşama haklarının olması. İnsanların, yalnızca yaşadıkları yeri değiştirdikleri için haklarını kaybetmemeleri. Asıl meseleler bunlar.

Ulus devletin, hakların bekçisi olarak ortaya çıkmasının tarihimizde görece yeni, 150-200 yıllık bir geçmişi var. Hakların nasyonaliteden türetilmesi, yalnızca nasyonaliteye bağlanması durumunu neden hep var olan bir şeymiş gibi algıladığımızı da sorgulamamız lazım.

Almanya’da toplumsal birlikteliğin, yalnızca insanların topluma katılmalarını mümkün kılarak sağlanacağı görülmüş durumda. Sosyal Demokrat Parti’nin içerisine kadar, fırsat eşitliğinin yalnızca Alman emekçiler için değil, aynı zamanda göçmenler için de geçerli olması gerektiği fikri yerleşmiş durumda. Bu fırsat eşitliğine iş piyasasına entegrasyon, başka türlü bir eğitim sistemi gibi şeyler de dâhil. Ama realiteye baktığımızda birçok şeyin hâlâ ağır aksak ilerlediğini görüyoruz. Almanya’ya gelen göçmenlerle ilk defa 2015 yılında karşılaşmadığımız gerçeği göz önüne alındığında bu oldukça korkutucu.

 

Kitabınızda “Konteyner Modeli” anlayışından kopulması gerektiğini, ve göçe dair bir “anaakımlaştırma“ (İng. “mainstreaming”) yapılması gerektiğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Kritnet isimli “Eleştirel Göçmen ve Sınır Rejimleri Araştırmaları Ağı”ndaki bilim insanları olarak, bütün araştırmaların, bilimsel alanların ya da siyasi departmanların göçün getirdiği soruları ele almak zorunda olduğunu düşünüyoruz.
Adacık şeklinde, kopuk bir göç araştırması inşa etmek doğru değil; göçü bütün alanların, sosyal politikanın, iş piyasası politikalarının, eğitim ve kadın politikalarının bir kesişme konusu olarak görmek ve bu şekilde konumlandırmak gerek. Diğer yandan göç araştırması, bir “göç toplumu araştırması” olarak anlaşılmalı ve bu kapsamda göç toplumu bir bütün olarak ele alınmalı.

 

Almanya’da üçüncü büyük parti olan sağ popülist AfD’nin seçim başarısı ele alındığında “göç”ü ve “entegrasyon”u yeniden düşünmek ütopik değil mi?
Eğer ütopyalarımız yoksa, o zaman küle dönüşmek dışında başka bir şansımız da yok demektir. Ben, toplumun statik, monolitik bir yapı olmadığını biliyorum. Bu ülkede çok büyük değişimler yaşadık. Özellikle göç alanında, “Biz bir göç toplumu değiliz”den, entegrasyonu oldukça eleştirel bir şekilde değerlendiren ve 2015 yılında sınırları mültecilere açan bir Merkel’e kadar uzanan bir değişim yaşandı. Bu bana göre toplumsal güç ilişkileriyle ilgili bir mesele ve burada bizim tam anlamıyla mücadele etmemiz gerekiyor. AfD ve diğerleri elbette güzel gelişmeler değiller. Ama eğer, daha farklı bir toplumun mümkün olduğuna inanmazsam, şu an yaptığım şeyi yapmamam gerekir.

 

“Öncü kültür” (Alm. “Leitkultur”) Almanya’da 2000 yılının en kötü kelimesi seçilmişti. Öncü kültür tartışması eski gibi görünse de aslında bugüne kadar uzanıyor. Geçtiğimiz senenin nisan ayında İçişleri Bakanı Thomas de Maizière bir makale yazarak “Alman öncü kültürü”nün temel esaslarını belirlemişti. “Öncü kültür” hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hiçbir şey. Bu kavram tam bir saçmalık. Sosyal bilim eğitimi almış insanlar olarak toplumun sınıflardan, cinsiyetlerden, alt kültürlerden oluştuğunu biliyoruz; aslında okulda toplum bilimi dersi almış olan De Maizière’nin kendisi de bunu biliyor olmalı. Göç konusunu tamamen görmezden gelip yalnızca bu açıdan baksak bile “öncü kültür” meselesi tam bir zırva. Eğer öncü kültür meselesine olumlu açıdan bakıp, bunun bir değer tartışması olduğundan yola çıkarsak, o zaman insanımızın yüzde 13’ünün AfD’yi, dolayısıyla sağcı ve faşist fikirleri seçmesi, dolayısıyla iyi entegre olmamış olmaları gibi bir sorunumuz var demektir. Bu açıdan bu tartışma tamamen absürt.

Sosyal ve toplum bilimleri ile pedagoji gibi bilimsel alanlarda, entegrasyon konusuyla eleştirel şekilde ilgilenen sayısız kitap var. Bu nedenle “öncü kültür” tartışmalarını saçma bulan seslerin nadir ya da marjinal olduğunu da düşünmüyorum, her ne kadar Alman toplumu, “mülteci krizi” nedeniyle yeniden entegrasyon aldatmacasına düşmüş olsa da…

Oldukça iyimsersiniz…
İyimser değil, politiğim. Toplumsal söylemlerin dinamik olduğunu ve kişinin kendi fikrini bu söyleme güçlü bir şekilde katmak zorunda olduğunu biliyorum.

Entegrasyon konusunun şimdi mülteci kriziyle birlikte yeniden ortaya çıkması ve bundan 7-10 sene önce dile getirdiğimiz bütün eleştirilerin yeniden formüle edilmesi ihtiyacının kendini göstermesi oldukça ilginç. Ama bu biraz da bu tartışmanın saçma unutkanlığıyla alakalı; bu tartışmaya dair eleştiri çok önceden, hem de oldukça geniş bir şekilde vardı.

 

Bu bağlamda siyasete çağrınız nedir?
Bence mesele güvenli bir oturumun ve güvenli bir yaşam perspektifinin sağlanması ve Merkel’in 2015 yılında mülteci kriziyle ilgili dile getirdiği “Bunun üstesinden gelebiliriz” ifadesine çok açık bir şekilde bağlı kalınmasıyla ilgili. İnsanlara hukuki ve sosyal şartlar sunulmalı. Aile birleşiminin engellenmesiyle meseleyi zorlaştırmak yerine -ki bu ancak anti-entegrasyon etkisi yapar- buraya gelen insanların buradaki hayata katılımlarının güvenceye alınmasının yasal sinyallerinin verilmesi gerek.

©Shutterstock.com/Istvan Csake

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar