Unutmanın Anatomisi: Hafıza Neyi, Niçin Geride Bırakır?
Unutmak, hafızanın kusuru olabileceği kadar düşünmenin, hatırlamanın ve yaşamaya devam etmenin de koşulu. Kusursuz belleğin felaketinden toplumların seçici hafızasına ve dijital çağın silinmeyen kayıtlarına uzanan bu gerilim, geçmişten neyin kalacağı ve neyin geride bırakılacağı sorusunu yeniden düşündürüyor.
“Davacı kimsenin tanımadığı bir avukat
‘Unutturun beni’ dedi Google’a
Kazandı, şöhret oldu”
The Right to Oblivion – Ali Oturaklı
Paris’te bir buçuk yıl evinde yaşadığım Sylvia Roubaud-Bénichou, o sırada 86 yaşındaydı ve bir şeyleri unutmaya başlamıştı. Bazen bir ismi bulamıyor, bazen konuşma sırasında aradığı kelimenin yerine uzun bir sessizlik bırakıyordu. Kimi zaman da daha önce anlattığı bir olaya, sanki ilk kez hatırlıyormuş gibi yeniden dönüyordu. Yaşlandıkça gelen unutkanlığın gündelik hayata nasıl sinsice sızdığını onun yanında gördüm: Bir anda değil, küçük eksilmelerle; önce isimleri, sonra ayrıntıları, sonra da bir cümlenin nereye varacağını alarak.
Bir gün konu hafızadan açıldığında bana Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in Türkçeye “Bellek Funes” ya da “Funes ve Sonsuz Bellek” gibi isimlerle çevrilmiş öyküsünden söz etti. Öyküyü o zamanlar henüz okumamıştım. Yıllar sonra okuduğumda, o konuşmanın tuhaflığını fark ettim: Her şeyi unutmaya başlayan bir yaşlı kadın, bana hiçbir şeyi unutamayan bir adamı anlatmıştı.
Sylvia, Borges’in dünyasını yakından tanıyordu. Borges, Bénichou ailesinin dostuydu. Sylvia, babası Paul Bénichou ile birlikte Borges’in kitaplarını Fransızcaya çevirmişti. Ancak bu öykünün yer aldığı kitap onun çevirisi değildi. Sylvia bana kendi çevirdiği bir metni değil, belki kendi yaşlılığı içinde yeni bir anlam kazanan öyküyü anlatmıştı.
Sylvia’nın neden özellikle Funes’ten söz ettiğini bilmiyorum. Kendi unutkanlığının karşısına unutamayan birini mi koyuyordu, yoksa konuşmanın çağrıştırdığı sevdiği bir öyküyü mü hatırlamıştı? Yıllar sonra bu konuşmaya döndüğümde, meselenin yalnızca hatırlamak ile unutmak arasındaki karşıtlık olmadığını fark ettim.
Hafıza hiçbir düzeyde geçmişi olduğu gibi saklamıyor: Birey bazı ayrıntıları eleyerek bir hayat hikâyesi kuruyor, toplumlar ortak geçmişi seçerek düzenliyor, dijital sistemler ise bir kez kayda gireni yeniden ve yeniden görünür kılıyor. Asıl soru bu yüzden ne kadar hatırladığımız değil, geçmişin hangi parçalarının kalıcılaştığı, hangilerinin geri çekildiği ve bu seçimin kimin elinde olduğudur.
Asla Unutmamak: Hiçbir Şeyden Vazgeçememenin Trajedisi
Borges’in öyküsü, “Onu hatırlıyorum.” cümlesiyle başlar. Fakat anlatıcı hemen kendisini düzeltir: Bu fiili kullanmaya hakkı olmadığını söyler; çünkü gerçek anlamda hatırlama hakkına sahip tek insan Funes’tir. Daha ilk cümlede sıradan bir fiil şüpheli hâle gelir. Anlatıcının hatırlamak dediği şey ile Funes’in yaptığı şey aynı değildir.
Ireneo Funes, Uruguay’ın Fray Bentos kasabasında yaşayan tuhaf bir gençtir. Bir at kazasının ardından felç olur. Fakat kazanın başka bir sonucu daha vardır: Funes’in algısı ve hafızası kusursuzlaşır. Artık gördüğü hiçbir şeyi unutmaz. Yıllar önceki bir sabahın bulutlarını, bir kitabın yalnızca bir kez gördüğü mermerimsi desenleriyle karşılaştırabilir. Rüyalarını ve yarı uykulu imgelerini bile eksiksiz biçimde yeniden kurabilir. Bir gününü zihninde baştan sona yaşaması yine tam bir gün sürer.
İlk bakışta bu, insanlığın en eski arzularından birinin gerçekleşmesidir. Sınavlardan önce, yaşlılık korkusu karşısında veya geçmişimizin kaybolduğunu düşündüğümüzde, daha güçlü bir hafıza isteriz. Unutmayı, zihinsel deponun sızıntısı gibi görürüz. Depo ne kadar doluysa insanın o kadar bilgili olacağını varsayarız.
Funes ise bu varsayımın felakete dönüşmüş hâlidir.
Mesela biz birbirinden farklı ama aynı tür olan sayısız hayvanı tek bir kavramın altında toplar ve “köpek” deriz. Ancak Funes için bütün köpekler farklıdır. Hatta aynı gün saat 15:14’te gördüğü köpek ile 15:15’te gördüğü aynı köpek dahi aynı kelimeyle adlandırılamayacak kadar farklıdır. Her nesnenin, hatta her nesnenin her anının kendine ait bir adı olmalıdır.
Ne var ki dil böyle çalışmaz. “Köpek” diyebilmek için tek tek köpeklerin renkleri, büyüklükleri, duruşları ve zaman içindeki değişimleri arasındaki farkları ihmal etmek gerekir. Kavram, gerçekliğin bütün ayrıntılarını koruyarak değil, bazılarını eleyerek oluşur. Sayılar da böyledir. Funes, her sayıya ayrı bir özel ad vermeye çalıştığında bir matematik sistemi değil, sonu gelmeyen bir isim listesi üretir.
Borges’in hükmü bu nedenle acımasızdır: Funes’in hafızası kusursuz olabilir, ama onun düşünmeye pek yetenekli olmadığından kuşkulanır. Çünkü “düşünmek, farklılıkları unutmak, genellemek ve soyutlamak” demektir.
Funes’in sorunu belleğinde çok fazla şey bulunması değildir. Sorunu, bunların arasından vazgeçebileceği hiçbir şeyin bulunmamasıdır. Önemsiz ile önemliyi ayıramaz; çünkü ayrıntılar arasında bir hiyerarşi kurmak, bazılarını geriye itmek demektir.
Funes’in trajedisi hiçbir şeyi kaybetmemesi değil, hiçbir şeyden vazgeçememesidir.
Hatırlamak İçin Neden Unutmak Gerekir?
Unutmayı bir kusur olarak düşünmemizin nedenlerinden biri, hafızayı kayıt cihazına benzetmemizdir. Oysa kişisel geçmişimizi kamera görüntüsü gibi saklamayız. Yaşadığımız bir günün sıcaklığından, yüzlerce karşılaşmasından, işittiğimiz seslerden ve yaptığımız küçük hareketlerden geriye ancak birkaç sahne kalır. Sonra bu sahneleri birbirine bağlar, onlardan “benim hayatım” dediğimiz anlatıyı kurarız. Burada unutma, hatırlamanın karşıtı değildir. Hatırlanabilir bir geçmişin üretilmesinde çalışan görünmez editördür.
Antropolog Marc Augé, unutmayı bahçıvanın yaptığı işe benzetir: Seçmek, budamak ve bazı filizlerin büyüyebilmesi için diğerlerini ayıklamak gerekir. Ona göre unutmayı bilmek, yalnızca şimdiki zamanda yaşayabilmek için değil, geçmişi anlayabilmek için de gereklidir. Bir bahçe, içindeki hiçbir bitkiye dokunulmadığında daha “eksiksiz” olmayabilir; aksine birbirini boğan dallar arasında biçimini kaybedebilir. Funes’in hafızası tam da budanmamış bir bahçeye, hatta kendi deyişiyle bir çöp yığınına benzer.
Bu fikir, unutmanın üç farklı işlevini birbirinden ayırmayı gerektiriyor.
İlki, düşünebilmek için unutmak. Kavramlar, ayrıntıların tamamını taşımadıkları için işe yarar. Her sandalyeyi, daha önce gördüğümüz bütün sandalyelerden ayrı bir varlık olarak algılasaydık “sandalye” kavramını kuramazdık. Dünya kusursuz ayrıntılarla değil, kullanılabilir benzerliklerle anlaşılır.
İkincisi, hatırlayabilmek için unutmak. Bir çocukluk gününü anlamlı yapan, o günün her saniyesinin korunması değildir. Belki mutfaktaki bir koku, pencereden giren ışık veya birinin söylediği tek bir cümle kalır. Geri kalanının silinmesi, kalan parçanın bir hatıraya dönüşmesine izin verir. Hafıza geçmişi aynen saklamaz; onu sürekli yeniden düzenler.
Üçüncüsü, yaşamaya devam edebilmek için unutmak. Her acı, küçük düşme ve kayıp ilk günkü duygusal yoğunluğuyla geri dönseydi, geçmiş gerçekten geçmişte kalamazdı. Unutma burada olayın bütünüyle yok olması değil, onun bugünün üzerindeki ağırlığının değişmesidir.
Fakat unutmayı da romantikleştirmemek gerekir. Bir ayrıntıyı eleyerek anlam kurmakla, bir isme, yüze veya ortak hatıraya ulaşmayı sağlayan bağı kaybetmek aynı şey değildir. Funes’in unutamaması bir felaketti; Sylvia’nın unutması da bir özgürlük değildi. Biri hiçbir ayrıntıyı geride bırakamıyor, diğeri saklamak isteyeceği bazı şeylere artık ulaşamıyordu.
Bireyin zihninde büyük ölçüde kendiliğinden gerçekleşen bu ayıklama, toplumsal düzeye geçtiğimizde başka bir nitelik kazanır. Zihin ayrıntıları çoğu zaman farkında olmadan geriye iter; toplumlarda ise neyin korunacağına arşivler, okullar, anıtlar, mahkemeler ve siyasal kurumlar karar verir. Unutma böylece zihinsel bir işlev olmaktan çıkar, ortak geçmişin kim tarafından ve hangi ölçülere göre kurulacağına ilişkin bir mücadeleye dönüşür.
Toplumsal Bellek Kim Tarafından, Neye Göre Kurulur?
Toplumların hatırlayan ya da unutan tek bir zihni yoktur. Onların yerine arşivler, okullar, anıtlar, müzeler, mahkemeler ve ortak anlatılar vardır. Yaşanmış milyonlarca hayatın kamusal hafızada eşit yer bulması mümkün değildir. Geçmişi korumak için kurulan her araç, aynı zamanda neyin korunmaya değer olduğuna ilişkin bir seçim yapar.
Bireysel hafızada ayrıntıları elemek anlam kurmayı sağlıyorsa, toplumlar açısından soru şudur: Yaşanmış sayısız hayattan hangileri ortak geçmişin parçası hâline gelir? Kanadalı düşünce tarihçisi Marc Angenot, toplumların geçmişten devraldığı metinlerin ve anlatıların yalnızca küçük bir bölümünün sonraki kuşaklara ulaştığını söyler. Geriye kalanlar tamamen yok olmasa bile dolaşımdan çıkar, okunmaz veya yeni sorularla ilişkilendirilmez. Onun “unutma uçurumu” benzetmesi tam da bunu anlatır: Kamusal hafıza, geçmişin bütünü değil, büyük bir kaybın üzerinde ayakta kalan ince bir tabakadır.
Ancak toplumsal seçim yalnızca bazı olayların dışarıda bırakılmasıyla da gerçekleşmez. Bazen geçmiş korunur, fakat daha güçlü bir anlatının içine yerleştirilerek etkisizleştirilir. Elena Morenkova’nın Sovyet sonrası Rusya üzerine çalışması bu ikinci mekanizmayı gösterir. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Rusya’daki kamusal hafıza tartışmalarını inceleyen siyaset bilimci Elena Morenkova, Stalin döneminin farklı dönemlerde nasıl yeniden yorumlandığına bakar. Çalışmasında resmî söylemleri, kamusal tartışmaları ve geçmişe ilişkin değişen anlatıları karşılaştırır. Gördüğü şey şudur: Stalin döneminin baskıları bütünüyle inkâr edilmez; fakat sanayileşme, savaş zaferi, ulusal büyüklük ve devlet sürekliliği anlatılarının gölgesinde bırakılır. Geçmiş silinmez, fakat ona verilen anlam değişir. Bir olay biliniyor, kayıtları korunuyor ve adı anılıyor olabilir; yine de bugünün sorularıyla ilişkilendirilmediğinde ağırlığını kaybeder.
Bu ayrım önemlidir. Çünkü siyasal unutma çoğu zaman belge yakmak veya bir olayın adını yasaklamak kadar açık değildir. Bazen olay anlatılmaya devam eder, fakat ahlaki anlamı dönüştürülür. Kurbanların yaşadığı şiddet “modernleşmenin bedeli”, sömürgecilik “ulusal ihtişamın bir evresi”, iç savaş ise “kaçınılmaz bir kardeş kavgası” olarak sunulabilir. Geçmiş kaybolmaz; fakat bugüne yöneltebileceği sorular zayıflar.
Toplumun Hafızası Her Yaşanmışlığı Saklayabilir mi?
Geçmişi yeniden çerçevelemek yalnızca susturma yoluyla yapılmaz; resmî olarak hatırlamak da seçici olabilir. Fransa’daki anma törenleri üzerine bir çalışma, hatırlamanın da neyin unutulacağını düzenleyebildiğini gösteriyor. Tarihçi Patrick Garcia, yıl dönümlerinin ve resmî anmaların geçmişi yalnızca korumadığını, onu belirli bir anlatı içinde düzenlediğini öne sürer. Bir olay anılırken çatışmaları yatıştıran ortak bir ilerleme hikâyesi kurulabilir; fakat bu sırada bazı deneyimler ve ayrımlar görünmez hâle gelebilir. Geçmişi susturmak kadar, onu tek bir tören dili içinde dondurmak da seçilmiş bir hafıza üretir.
Burada Funes’in paradoksu toplumsal ölçekte başka bir biçim alır. Funes hiçbir ayrıntıyı geriye itemediği için düşünemiyordu. Toplumların sorunu ise çoğu zaman fazla hatırlamaları değil, hangi ayrıntıların ortak anlatının merkezine yerleşeceğine herkesin eşit biçimde karar verememesidir.
Bireysel hafızada bazı ayrıntıları unutmak düşünmenin koşulu olabilir. Kamusal hafızada ise seçmek kaçınılmaz olsa da masum değildir. Çünkü seçimin dışında kalan yalnızca bilgi değildir; insanların uğradığı haksızlıklar, verdikleri mücadeleler ve kendileri hakkında anlatmak istedikleri hikâyeler de geri plana itilebilir.
Seçmenin kaçınılmaz, fakat sonuçlarının eşitsiz olduğu bu noktada mesele artık yalnızca hafızanın nasıl çalıştığı değil, nasıl adil olabileceğidir. Filozof Paul Ricœur’ün “adil hafıza” arayışı burada önem kazanır. Ricœur, geçmişin bütün ayrıntılarını eksiksiz saklamayı önermez; bunun hem imkânsız hem de istenmeyen bir hedef olduğunu söyler. Onun sorusu daha çok etik bir sorudur: Seçmenin kaçınılmazlığını kabul ederken geçmişte yaşamış insanlara karşı borcumuzu nasıl koruyabiliriz? Hafızanın doğal seçiciliğiyle geçmişin bilinçli biçimde susturulması aynı şey değildir.
Bu nedenle asıl mesele seçimin nasıl yapıldığıdır: Hangi acılar ortak tarihin parçası sayılır? Hangileri özel alana kapatılır? Bugünün kimliği, geçmişte yaşamış hangi insanların ve deneyimlerin geri plana itilmesiyle kurulur?
Toplumsal hafıza uzun süre geçmişi seçerek korudu: Bazı olayları merkeze aldı, bazılarını gölgede bıraktı. Dijital çağda ise sorun tersine dönüyor gibi görünüyor. Artık yalnızca neyin unutulduğunu değil, bir kez kayda giren şeylerin neden unutulamadığını da düşünmek zorundayız. Seçim ortadan kalkmadı; devletlerden arama motorlarına, platformlara ve sıralama sistemlerine geçti.
Hiçbir Şeyin Tamamen Silinemediği Bir Çağda “Unutulma Hakkı”
2010 yılında İspanyol avukat Mario Costeja González, adını Google’da arattığında La Vanguardia gazetesinin 1998’de yayımladığı iki ilanla karşılaşıyordu. İlanlar, sosyal güvenlik borçlarının tahsili amacıyla yürütülen bir haciz sürecindeki taşınmaz satışına ilişkindi. Süreç yıllar önce kapanmıştı; fakat arama motoru bu eski kaydı her isim sorgusunda yeniden bugüne taşıyordu. Costeja, adını arayanların bu eski kayda doğrudan ulaşmasını engellemek istiyordu.
Costeja’nin hukuki süreci sonunda Avrupa Birliği Adalet Divanı 13 Mayıs 2014’te, belirli koşullar altında arama motorlarının kişi adlarıyla yapılan aramalarda bazı bağlantıları sonuçlardan kaldırmakla yükümlü olabileceğine hükmetti. Mahkeme kararı, daha sonra “unutulma hakkı” diye anılan tartışmanın simgesi hâline geldi.
Fakat davanın bir Borges öyküsüne yakışacak bir sonucu oldu: Costeja, unutulmak için verdiği mücadele sayesinde dünyaca tanındı. Onu geçmişinden kurtarmayı amaçlayan dava, adını dijital hafızanın en kalıcı örneklerinden birine dönüştürdü.
Bu ironi, Costeja’nın talebinin ne olduğunu kolayca gözden kaçırmamıza yol açabilir. O, geçmişteki olayın hiç yaşanmamış sayılmasını istemiyordu. İtirazı, yıllar önce kapanmış bir meselenin her isim aramasında yeniden bugünkü kimliğinin önüne konulmasıydı. Bir bilginin doğru olması, onun sonsuza kadar aynı görünürlük ve bağlam içinde dolaşmasını gerektirir mi?
Dijital çağdan önce de insanlar mektupları, fotoğrafları ve günlükleri saklıyordu. Ancak bu kayıtlar çoğu zaman bir çekmecede, aile albümünde veya arşiv kutusunda kalıyordu. Bugünkü fark, geçmişin yalnızca korunması değil; aranabilir, çoğaltılabilir, sıralanabilir ve beklenmedik anlarda yeniden karşımıza çıkarılabilir olmasıdır. Geçmiş artık yalnızca belleğimizde yaşamaz. Arama motorlarının, sosyal medya platformlarının ve veri tabanlarının içinde, bize danışılmadan yeniden güncelleşebilir.
Dijital dünya seçimi ortadan kaldırmadı; seçimin önemli bir bölümünü arama motorlarına, platformlara ve sıralama sistemlerine devretti. Bir kaydın arşivde bulunması kadar, hangi aramada, hangi sırada ve hangi bağlam içinde karşımıza çıktığı da önem kazandı. Costeja kararında ilanlar gazete arşivinden silinmemişti. Tartışma, kişinin adı arandığında bu eski kayıtların onun hakkında ilk öğrenilen şeylerden biri olmaya devam edip etmeyeceğiydi. Silinmek ile bulunamaz olmak aynı şey değildir; fakat bulunabilir olmakla sürekli öne çıkarılmak da aynı şey değildir.
Ama burada kolay bir cevap yoktur. Bir siyasetçinin yolsuzluk geçmişini arama sonuçlarından kaldırtmasıyla, sıradan bir insanın yıllar önce kapanmış bir olayın ömür boyu kimliğine yapışmasını engellemesi aynı talep değildir. Güçlülerin geçmişi temizleme imkânı kamusal hafızayı zayıflatabilir. Buna karşılık hiç kimsenin değişmesine izin vermeyen eksiksiz bir dijital hafıza da adaletsizdir.
“Hafıza-i Beşer Nisyan ile Malûldür” Sözünü “Hatırlarken”
İnsanların ahlaki hayatı yalnızca yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmelerine değil, aynı zamanda artık eskisi gibi olmadıklarının kabul edilebilmesine dayanır. Bir toplum hiçbir şeyi unutmazsa hesap verebilirlik güçlenebilir; fakat bağışlama, dönüşüm ve yeniden başlama imkânı daralır. Bu açıdan unutulma hakkı, gerçeği yok etme hakkından çok, geçmiş ile kişi arasındaki ilişkinin zaman içinde değişebilmesi hakkıdır. Dijital çağda ise soru, geçmişin saklanıp saklanmayacağından çok, hangi kaydın kimin karşısına, hangi sırada ve ne kadar süreyle çıkarılacağıdır.
Funes’in zihninde her ayrıntı eşit derecede canlıydı. İnternet de bazen on yıl önceki bir olay ile dün gerçekleşen bir olayı aynı arama sayfasında yan yana getirir. Fakat zamanın geçmesi yalnızca kronolojik bir olgu değildir. İnsan hayatında bağlamı, sorumluluğu ve anlamı değiştirir. Dijital kayıt, geçmişi korurken kişinin ve olayın zaman içinde değişen bağlamını görünmez kılar.
Sylvia bana Funes’i anlattığında bunların hiçbirini düşünmemiştim. Şimdi o konuşmayı hatırlarken, kendi hafızamın sahneyi değiştirmiş olabileceğini de biliyorum. Belki yer, zaman veya kullandığı kelimeler farklıydı; belki öyküyü unutkanlığından değil, bambaşka bir çağrışımla anlatmıştı. Elimde bir kayıt yok. Hatıranın çevresindeki ayrıntılar silindi; geriye, unutmaya başlayan bir kadının unutamayan bir adamdan söz ettiği sahne kaldı. Bu eksilme, hatırayı değersizleştirmiyor; belki de onun bugün taşıdığı anlamı mümkün kılıyor. Ama Sylvia’nın kaybettiklerini “yararlı unutma” diye adlandırmaya da hakkım yok.
Sylvia, saklamak isteyeceği bazı şeylere artık ulaşamıyordu; Funes ise hiçbir şeyi geride bırakamıyordu. Unutmak tek başına ne kusurdur ne de erdem. Asıl mesele, kime unutma ve unutulma imkânı tanındığı, kimin hatırasının ise unutulmaya bırakıldığıdır.