Yeni Zelanda'da Terör Saldırısı Christchurch ve Alman Medyasının İki Yüzü

Christchurch saldırısı hakkında Alman medyasında çıkan bazı haberler, kurbanlar ve hayatta kalanları değil failleri öne çıkarıyor. Yeni Zelanda ise ülke olarak nasıl hareket edilmesi gerektiğini ortaya koydu.

Ali Mete 1 Nisan 2019

Her terör saldırısından sonra toplumun çeşitli aktörleri tarafından mutlaka bir reaksiyon ortaya konulur. İnsanlar üzülür, yas tutar, siyasetçiler, medya ve dinî cemaatler taziyelerde bulunurlar, olayı kınarlar ve saldırıyla aralarına mesafe koyarlar. Saldırıya karşı nasıl tepki verildiği, tepki verenlerin konuya yaklaşımı hakkında ipuçları verir. Christchurch’te iki camiye karşı düzenlenen terör saldırısından sonra ortaya konulan tepki ve medya haberleri de aynı şekilde bizlere bazı ipuçları sunuyor.

15 Mart 2019 günü cuma namazının hemen öncesinde 28 yaşındaki bir terörist, Al Nur Camii’ne hücum ederek ateş açtı ve güpegündüz 49 insanı katletti. Daha sonra, aldıkları yaralar dolayısıyla iki kişi daha hayatını kaybetti. Vakit, mekân ve saldırganın ırkçı ideolojisini gösteren yazıların olduğu silah ile birlikte, bıraktığı sözde “manifesto” saldırganın temel motivasyonunu ortaya koymada hiçbir tereddüde yer bırakmıyor: İslam nefreti. 

Bir Madalyonun İki Yüzü

Kamuoyu ve medya saldırıya nasıl tepki gösteriyor? Madalyonun bir yüzünde samimi bir alaka, empati ve merhameti görüyoruz. Saldırıdan hemen sonra Başbakan Jacinda Ardern bunun bir “terör saldırısı” olduğuna vurgu yaptı. Takip eden günlerde de bizzat Müslüman cemaat ile birlikte olma gayreti gösterdi, Müslümanlarla birlikte yas tuttu.

Avrupa’da Fransa’dan sonra en büyük Müslüman nüfusa sahip ülke olan Almanya’da, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler saldırıyı nefretle kınadılar. Büyük dinî cemaatlerin temsilcileri açıkça şunu ortaya koydu: Irkçılık ve İslam düşmanlığının sonuçları çok ağır oluyor. Ülkede matem yürüyüşleri ve siyasetçilerle sivil halkın katıldığı dayanışma toplantıları düzenlendi.

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ifadesine göre “namaz kılanlara ve camilere karşı alçakça bir saldırı” söz konusuydu. “Müslümanlara karşı yapılan bu saldırı aynı zamanda Yeni Zelanda demokrasisine, açık ve hoşgörülü Yeni Zelanda toplumuna karşı da yapılmış bir saldırıydı.” Saldırı sonrasında Avrupa’da çok sayıda insan camileri ziyaret etti veya camilerin önlerine çiçeklerle taziye mesajları bıraktı. Limburg Piskoposluğu “Friday’s for Prayer” aksiyonu düzenleyerek gayrimüslimleri, bir dayanışma göstergesi olarak cuma namazını ziyarete davet etti. Bu da madalyonun bir yüzüydü.

Ama, madalyonun öteki yüzünde sorumsuz ve ahlaken sorgulanması gereken haberler de yer aldı. Kimi medya organları, İslam düşmanlığı ve ırkçılığın daha geniş bir taban kazanmasına ortak oluyordu. Buradaki menfur örneklerden birisi, kendisini “modern bir bulvar gazetesi” olarak tanımlayan Berlin gazetesi BZ’nin manşetidir. 16 Mart 2019 tarihli bu gazetenin manşeti: “Katil, masum insanları, Breitscheidplatz’daki terörün intikamını almak için öldürdü.” şeklindeydi. Üstelik bir de teröristin bir fotoğrafı ile birlikte yan tarafta teröristin ideolojisini ortaya koyan yazıların bulunduğu katliam silahı da gösteriliyordu.

Gazete bununla ne söylemek istiyordu acaba? Facebook’a göre 200 kişinin izlediği canlı yayın eşliğinde onlarca insanın soğuk kanlılıkla öldürülmesinden bir gün sonra bu gazete hangi mesajı vermek istiyordu? Suç aslında sizin mi demek istiyordu? “Bana ne yaparsan ben de sana yaparım” mı demek istiyordu? “Göze göz, dişe diş” mi demek istiyordu? Bu başlığın demek istediği, saldırganın kendini “savunmaktan” başka yapacak bir şeyi olmadığıydı. Saldırgan sanki “meşru müdafaa” sebebiyle saldırmıştı.

Yeni Zelanda'da Terör Saldırısı

Gözler Önüne Serilen Uluslararası Irkçılık Tehdidi

1 Nisan 2019

Medya da Suça Ortak

BZ gazetesi, aynen diğer bir kısım medya gibi suça iştirak ortak oluyor. Bunlar teröristleri görünür kılıyorlar, isimlerini yayıyorlar, neden böyle davrandığını ve hatta neden böyle davranmak zorunda kaldığını açıklıyorlar. Teröristlerin manifestolarından, herhangi bir düzenleme yapmadan alıntı yapıyorlar. Görünen o ki, böyle bir hassasiyetleri yok. Hatta bu insan onurunu zedeleyen videodan kesitleri veya bunlardan fotoğrafları yayınlayanlar bile var. Bild gazetesinin saldırıdan bir gün sonra yaptığı gibi. Aslında muhteva olarak bu, korku ve dehşeti yaymaktan başka bir işe yaramıyor. Mağduru anlatmak yerine, daha çok saldırganı anlatıyorlar. Saldırıya karşı verilen yığınla tepkileri, dayanışma hareketlerini ve insanların matemini anlatmak yerine, aslında cinayet masası polislerinin yapması gereken, failin yıkık psikolojisinin derinliklerini ve eylemini tahlil ediyorlar. 

Bu durum basın ahlak ilkeleri bakımından da etik olarak da tam anlamıyla sorumsuzluktur. Böyle yaparak teröristin hedefine ulaşmasına yardımcı oluyorlar. Bir kısım medya böyle yaparak teröristin kendisine ve ideolojisine şöhret kazandırma, dehşet saçarak adını duyurma hedef ve stratejisine hizmet ediyorlar. Aynı zamanda bu tür eylemler için hazır bekleyenleri de motive etmiş oluyorlar.

Tüm bunların yanında, Ronen Steinke’nin “Süddeutsche Zeitung” gazetesinde, Christchurch saldırısının bir yerel terör sorunu olarak değerlendirilemeyeceğini, teröristlerin dünya çapında bir ağ kurduklarını dillendiren yazısı umut verici. ZDF televizyonu, olayın videolarını hatta bir bölümünü bile yayınlamaktan uzak durdu. “Hamburger Morgenpost” 16 Mart 2019 tarihindeki siyah boş sayfa manşetinde “Christchurch katili, tüm dünyada yayılsın diye, canice eylemini filme aldı. Ama bu gazetede yer bulamayacak.” diye yazdı.

Yeni Zelanda da bunun güzel örneklerini gösterdi. Ülkenin başbakanı katilin adını anmaktan kaçındığı gibi onun hakkında konuşmaktan da uzak durdu. Başbakan bunun yerine, geride kalanlarla konuştu, mağdurları andı. Popülizm ve ırkçılığın yaygınlaştığı bir dönemde başbakanın bu duruşu Nobel Barış ödülünü hak eden bir davranış oldu.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar