Dosya: "Avrupa'da Cami Mimarisi" Merkezî Avrupa’da Cami Mimarileri

DOSYA

Avrupa’da inşa edilecek camiler için minare ve kubbe gibi geleneksel kültür kodları devam mı ettirilmeli yoksa yeni bir mimari gelenek mi oluşturulmalı? Gelinen coğrafyaların cami mimarisi, yerleşilen coğrafya ile bir ilişki kurmaya mecbur olduğuna göre, bu ilişki nasıl olmalı?

Kadri Akkaya 28 Haziran 2019

Günümüzün Almanya’sında dört, Fransa’da altı milyonluk Müslüman nüfusu, diğer merkezî ülkelerdekilerle toplarsak, toplam on üç milyon; yani Lüksemburg’la Belçika’dan daha fazla bir nüfus eder. Avrupa’daki Müslüman toplumun artık Avrupa ülkelerinin ayrılmaz bir parçası olması; onların kültürleriyle, özellikle de mescit ve cami mimarileriyle de görünür olan yeni mimari sanat akımlarını da beraberinde getirdi ve getiriyor. 

Avrupa’da Geleneksel Cami İnşası

Müslümanlar 1960’lı yıllarda toplu ibadet ihtiyaçlarını baraka içlerinde, eski fabrikaların hangarlarında veya bayram namazları için kiralanan geçici mekânlarda gideriyorlardı. Daha sonraları Avrupa’da kalıcı olduklarını idrak eden ve çözümü ancak “gurbeti vatan yapma” ülküsünde gören Müslümanlar, Heidelberg’deki mescidin açılmasına vesile oldu; geçici bodrumlardan Regensburg Cami Derneğine öncülük etti ve Almanya’nın diğer bölgeleriyle, Fransa, Hollanda, İngiltere veya Belçika’daki “birinci nesil” öncülerinin özverileriyle ilk camileri kurmaya başladı.

Avrupa başkentlerinde ortaya çıkan mescit ve camilerin mimari tarzları ise, o ülkelerin ya eski sömürge coğrafyalarındaki mimari tarzına ya da o camilerin inşasına maddi destek çıkmış kimi Müslüman devletlerin mimarilerinin cami tarzına uygunluk gösteriyor. Birleşik Krallık’taki ilk camilerden Woking Cami (1883) Hint üslubunu; Paris’teki Ulu Cami (1926) dış duvar yüzündeki kabartmaları, iç süslemeler ve dikdörtgen minaresiyle Kuzey Afrika’da görülen “Mağrip mimari özelliklerini” yansıtıyor. Viyana veya Cenevre’dekiler, minaresi ve içerisindeki cami iç süslemelerinde görüldüğü gibi, maddi yardımda bulunan Arap Yarımadası ülkelerinin mimari üslubunu aksettiriyor.

Merkezî Avrupa’da Mevcut Olan Cami Mimari Tarzları

Tahmini olarak Müslümanların Fransa’da 1600, İngiltere’de 1200, Belçika’da 400 ve Almanya’da 2600 kadar ibadet mekânı bulunmakta. Bunların yaklaşık 350 kadarını kubbeleri ve minareleriyle geleneksel tarzdaki camiler oluşturuyor.

Merkez Avrupa’sında ise üç çeşit cami mimari tarzı gözlemleniyor: Minare ve kubbesiyle “geleneksel cami mimarisinin devamı” (Berlin Şehitlik Cami); geleneksel üslupla yaşanılan toplumun mimari tarzını birleştiren (Cenevre, Viyana ve Almanya Köln Merkez Camii gibi), yani geleneksel kubbeli, minareli mimariyi yeni çevreye uyarlayan “sentez mimari” ve de geleneğe dayanmayan, yani kubbe ve minaresi olmayan veya hiç fark edilmeyecek şekilde tasarlanan “modern mimari” tarz. Alen Jasereviç’in tasarlayıp Penzberg’de 2005 yılında inşa ettiği cami, bu mimariye örnek teşkil ediyor.

Bu üç tarzın hem cemaat hem de mimarlar arasındaki savunucuları ve özellikle de geleneksel mimari ile modern mimari arasındaki mutabakatı engelleyen sorun şu: Bir kesim cami mimarisinde hem özgün hem de çağdaş/modern bir yorumdan yana tavır sergilerken, diğer kesim -taklit ve tekrar bile olsa- mutlaka klasik/geleneksel tarzdaki cami tasarımını tercih ediyor.

Bir bina kamu için tasarlanacağı ve inşa edileceği zaman o binanın çevresinden geçenler de onu algılamaya mecbur oluyor. Dolayısıyla bir binayı, hele bu bir camiyse, tasarlamak ve inşa etmek, mimarın üzerine -hem o binayı sürekli kullanacaklar hem de hiç kullanmayacaklar açısından- büyük bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluk, cami içinde ibadet anındaki tek tek şahıslara karşı olduğu gibi, tasarım ve süslemelerden ibadet eden cemaatin toplamına bir yabancılık vermeyecek şekilde, yani bir nevi onların kendilerini “evinde/yurdunda” hissedecek tarzda olması gerekliliğine de vurgu yapıyor.

Taklit ve Tekrarı Sürdürmek ya da Avrupa’ya Özgü Yeni Bir Cami Mimarisine Sahip Olmak

Merkezî Avrupa’da yaşayan Müslüman toplum, geçici göçmenliğinin getirdiği kira evlerden yerleşikliğinin de işareti olan kendi sahipleri olduğu meskenlere geçişinin, yaşanılan coğrafyaya yerleşikliğinin, yaşadığı yöreyi mümkün olduğunca vatan yapma duygusallığının ön planda olduğu bir zaman dilimi içerisinde bulunuyor. Müslümanların Avrupa’da mezarlıklarının, camilerinin çoğalması da buna işaret. 1990’lı ve 2000’li yıllara dek az da olsa cami inşaatı gerçekleşmişse de; hem mimari tasarıma hem de geleneksel cami mimarisine uygunlukları olan, kendilerine özgü telif tasarımlarıyla Avrupa genelinde veya Almanya özelinde cami mimarisinde kayda değer camiler ise yeni bir olgu olarak karşımızda duruyor.

Avrupa Türk İslam toplumunun kendi medeniyet tasavvurunu fiziki planda cami mimarisi olarak ortaya koymak, bu zamana dek inşa edilen Batı’daki camilerin devamıyla birkaç nesil sonraki alacağı mimari karakterin ancak “Geleneksel Avrupa Müslümanları Cami Mimarisi” şeklinde kendini göstereceği muhakkak. Bu mimari, taklit ve tekrar tuzağına düşmeden, yaşanılacak çağın malzeme ve anlayışını da kucaklayan yeni ve tevhidî yorumlu her eserde bir adım daha kendini geliştirecek ve cami inşa edecek mimarların yetişmesiyle birlikte de murat hasıl olmuş olacak. Buradaki en büyük sıkıntı ve zorluk, Müslümanların gelenekten geleceğe uzanan medeniyet tasavvurlarının, artık yerleşmiş oldukları Avrupa’nın merkez ülkelerinde de ortaya konulması ve geliştirilmesi meselesidir.

Osmanlı mimarisinin yüksek düzeyini dünya mimarisinin zirve yerine ulaştıran, Sinan’ın yapılarındaki kubbelerinin büyüklüğü ya da minarelerinin çokluğu veya yüksekliği, hatta onun etnik kökeni değildir. Aksine, Sinan’ın fıtri özelliklerine önem veren bir toplumdan daha çok tevhit inancı ve ehliyete önem veren bir toplumun bu kabiliyeti görerek, yani onun mimari sanatının, onun her yeni tasarımındaki taklide gitmeyen telif ve ustalığını takdir etmiş olmasıdır aslında onu “ustaların ustası” ve devrinin mimarisini de en büyük yapan. İşte böyle ustaları örnek alarak, günümüzde onun acaba nasıl bir tasarımcı/mimar olabileceği sorusuna şuurlu cevaplarla telif eser verecek mimarlara çok ihtiyaç var.

“Cami Mimarisi Statik Değildir, Zaman İçerisinde Tarz ve Tasarım Değişebilir”

Avrupa’da yaşayan Müslüman Türkler yaşadıkları toplumların kültürlerinin de bilincinde olarak, kendi medeniyet düşünce sistemi içinde yetiştirecekleri yüzlerce mimar, taş yontucu, nakkaş, çini ustası, oymacı, süsleme ustası, kalem işi ustası ve hattatın kendine özgü geliştireceği Avrupa Türk İslam cami mimarisi üslubuna kavuşacağı zamana dek bu tartışmaların devam edeceği muhakkak. İslam kültürünün kadim değerleri, nitelikleri zedelenmeden, mahallî kültür ürünü, sanatı; dolayısıyla mimari yeni tarzlar üretmenin mümkün olduğu özgüveninde olmak gerekir. Cami mimarisi statik değildir ve zaman içerisinde tarz ve tasarım değişebilir. Bir cami yapısının mimariyle “söylediklerini” ve “gösterdiklerini” onun “kabuğunda” yani “minaresinde” değil; insana, özellikle de orada ibadet edeceklere vereceği “ruhi ve manevi atmosferinde” aramak gerekir. Bu arayış tek başına mimarları, sanat tarihçilerini, hatta din âlimlerini ve yerel cemaati aşan, aksine hepsinin paydaş olduğu ve birlikte yapılan şûra çalışmaları neticesinde ancak murada erer.

Avrupa’daki Müslümanların cami mimarisi meselesi tek bir konu olmayıp; edebiyat ve müzik gibi diğer kültür ve sanat konularıyla birlikte ve beraberce düşünülmesi gerekir. Bu anlamda Avrupa coğrafyasında yaşayan Müslüman toplumu birebir ilgilendiren ve onun da benimsediği cami mimarlığı, ancak derinlemesine bir medeni/felsefi kimlik ve vizyonla ortaya konulabilir. Bu vizyon ise hem kendi inanç ve kültürel köklerine derin bir bakış hem de yaşanılan yerli toplumun baskın gelenek ve kültürüne eleştirel ama ön yargısız bir bakış olmadan mümkün değildir. Kendine has ama yaşanılan toplumun mimarisini de göz ardı etmeyen, doğru yorum ve anlayışlarla üsluplaştırıp, yeni bir telifle Avrupa Müslüman Türk cami mimarisi sanatının güzel örnekleri verilebilir.

Aslında camileri asıl güzelleştiren ögelerin başında şahsi ve toplumsal ehilliklerini kültür, ilim ve sanatla hemhâl olarak yaşayan ve de çevrelerinin kendilerinden emin olduğu kişilerin ve cemaatlerin geldiğinin bilincinde olmak bulunuyor.

Not: Bu yazı ilk olarak Sabah Ülkesi dergisinin 55. sayısında yayımlanmış olup, “Avrupa’da Cami Mimarisi” ismini taşıyan dosyamız için kısaltılarak yayımlanmıştır.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar