Dosya: Avrupa'da Hospis ve Palyatif Bakım Palyatif Bakım Görevlisi: “Bizim İçin Hiçbir Ölüm Sıradan Değil”

Almanya’da terminal dönemdeki hastalara yönelik iyi yapılandırılmış bir bakım sistemi var. Birçok hastanede palyatif bakım ünitelerinin yanı sıra, hospis isimli kurumlarda yaşamın son zamanlarında bakım sağlanması da mümkün. Müslüman bir hastanın son günlerini nasıl geçirdiğini, Münih’in en büyük hastanesinin palyatif bakım ünitesinde çalışan Neşe Ebel’le konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 1 Kasım 2020

Ölüm, herkes için nihai durak. Bu durağa yaklaştığı doktorlar tarafından tespit edilen hastalar, hastanelerdeki palyatif bakım ünitelerinde, hospislerde ya da evlerinde yaşamlarının son zamanlarını geçirebiliyor. Birçok Avrupa ülkesinde hospisler ve palyatif bakım üniteleri, “güzel ölüm” konseptinin vücut bulduğu kurumlar olarak görülüyor. Ölüm döşeğindeki hastalara uygun bir konaklama imkânı, sevgi, şefkat ve acılarını dindirecek ilaçların sunulduğu bu kurumlar, son yıllarda Müslüman hastaların da uğrak yeri.

Neşe Ebel, 9 senelik meslek hayatı boyunca kaba bir hesapla en az 5.000 ölüm görmüş bir hemşire. Mesleği, ölüm döşeğinde olan hastalar ve yakınlarıyla ilgilenmek olan Neşe Hanım, sakin ve sevecen bir ses tonuyla bu mesleğe nasıl başladığını anlatıyor. İlk mesleği olan hemşireliğe 2011 yılında Münih’teki bir hastanenin en büyük palyatif bakım ünitesinde başlamış. Onkoloji ve ağrı terapisi alanlarında çalışan Neşe Hanım, hastanede palyatif bölümü açılınca oraya geçmek istemiş. Nedeni sorulduğunda şöyle yanıtlıyor: “Cerrahideki ya da başka bölümdeki hastalar da ağır hasta, ama onlara bakış daha farklı. Hastanenin diğer ünitelerinde hastaların yaralarını sarıp eve gönderiyorsunuz. Ama palyatif hastalar ve yakınlarıyla ilişkiniz çok farklı. Palyatif bölümünde ya da hospiste çalışan doktor ya da hemşireler özel eğitim almak zorunda. Bu işi severek yapmazsanız, hiç yapamazsınız.” Neşe Hanım daha sonrasında hep palyatif bölümde kalmış, fakat bu arada sosyal çalışmacı eğitimi alarak tıbbi alandan psiko-sosyal alana geçiş yapmış. 

Dosya: Avrupa'da Hospis ve Palyatif Bakım

Ölüme Ramak Kala: “Yalnız Ölen Müslümanların Sayısı Artıyor”

30 Ekim 2020

Palyatif bakım istasyonu denildiğinde akla sadece ölüm, kasvet ve yas geliyor. Neşe Hanım bu düşüncenin her zaman doğru olmadığını söylüyor: “Palyatif bakım istasyonunda her gün gözyaşı yok. Bir hastamız, kansere yakalandıktan sonra tedavileri nedeniyle sevdiği kadınla evlenememişti. Ölmeden önce son isteği evlenmekti. Ona burada nikâh töreni düzenledik. Nikâhtan üç gün sonra vefat etti. 30 sene boyunca kardeşiyle görüşmemiş bir hastamızın kardeşini bulup getirdiğimizde sevinç dolu anlar yaşadık. Genç bir hastamız, atını özlemişti. Atını hastanenin bahçesine getirdik. Bunlar güzel hatıralar olarak hayatımızda yer ediyor.” 

“Her Hasta Evde Bakılamaz”

Ebel, birçok Türk hastanın hospislere mesafeyle yaklaştığını görmüş. “Doktorlar bazı hastaların eve taburcu olamayacağını, hospise gitmelerinin daha iyi olacağını söylüyor. Bazı aileler bu durumu kabullenemiyor. Oysa her hasta evde bakılamaz. Evde bakım bazen hastaya ve ailesine ağır gelebilir. Mesela akciğer kanseri olan, nefes alamayan ve acı çeken hastalar var. Çok büyük yarası olan hastaların yaralarının evde temizlenmesi mümkün değil. Tümörleri vücutlarından taşan, etrafa koku yayan ve sürekli temizliğe ihtiyaç duyan hastalar var. Bu hastalar için hospis bazen tek alternatif olabiliyor.”

Özellikle koronavirüs döneminde birçok hasta yakını, hastayı son günlerinde ziyaret edememe endişesiyle hospislere mesafeyle yaklaşıyor. Ebel ölüm döşeğindeki kişilerin kalabalığa ihtiyacı olmadığını vurguluyor: “Ölüm anı 2 saat ya da 2 gün sürebilir. Hastaya kendisini o şekilde birisinin görmesini isteyip istemediğini soramıyorsunuz. Zorla nefes alırken, ağzından bazı sıvılar gelirken ya da altına kaçırırken başkalarının hastayı görmesi gerçekten de gerekiyor mu, bunu düşünmemiz gerek.”

ÖZEL DOSYA

Avrupa'da Hospis ve Palyatif Bakım

DOSYA YAZILARI İÇİN TIKLAYIN

Ebel, ölüm döşeğinde yapılan hasta ziyaretlerinde empati yoksunu birçok kişiyle karşılaşmış: “Palyatif istasyonun önüne gelip telefonla konuşan, ‘Vah vah, durumu hiç iyi değil. Bir görsen nasıl zor nefes alıyor. Durumu şöyle kötü, böyle berbat’ diyen insanlarla karşılaşıyorum. Bunlar ne hastaya, ne de aileye yardımcı oluyor.” Palyatif bakım görevlileri ölüm öncesindeki süreçte hastaya ve ailesine karşı dürüst oluyor ve moral vermek adına boşuna ümit vermekten kaçınıyorlar. Hastayı kandırmak ya da iyileşeceğine dair ona boş bir ümit vermek, palyatif bakım görevlilerinin müracaat etmediği bir yöntem.

“Zaten bir hastayı gördüğümüzde ne kadar ömrü kaldığını az çok tahmin edebiliyoruz.” diyen Ebel’in gözlemine göre özellikle Müslüman hastalar, ölüm öncesi süreçte aileleriyle birçok konuyu konuşmaktan imtina ediyor: “Eşlerden biri tedavisi olmayan bir hastalıkla savaşırken karı-koca birbirleriyle bir türlü konuşamıyor. Örneğin ölmek üzere olan kişi eşini ne kadar sevdiğini, çocuklarının nasıl yetiştirilmesini istediğini, nerede gömülmek istediğini ya da ölümünden sonrası için arzularını bir türlü anlatmıyor. Bu konuları konuşmak birçok insana acı geliyor. Oysa bu konular konuşulduğunda ölümden sonraki süreç duygusal olarak daha kolay atlatılıyor.”

“Duygusuz Olursam Bu Mesleği Doğru Yapmıyorum Demektir”

Palyatif bakım, çok daha farklı bir sosyal ve duygusal yeterlilik gerektiriyor. Neşe Hanım, bu duruma şöyle dikkat çekiyor: “Tanık olduğum onca ölüme rağmen, hiçbir ölüm benim için sıradan değil. Her hastaya, mesleğe yeni başlamışsınız gibi muamele etmeyi öğreniyorsunuz. Her an, her dakika empati yapmak durumundasınız. ‘Benim eşim, annem, evladım orada yatıyor olsaydı, nasıl muamele görmek isterdim’ diye düşünmek zorundasınız. Bazı hastalarla yoğun bağım olduğunda, benim de gözlerimden yaşlar akıyor. Soğukkanlı ve duygusuz olursam, bu mesleği doğru yapmıyorum demektir.”

Ebel palyatif ünitelerin ya da hospislerin kötü yerler olduğu algısıyla da mücadele ettiğini söylüyor: “Ölüm üzücü bir ayrılık, ama biz bu ayrılık esnasında onların yanındayız. Burada vefat eden hastaların aileleri, ölüm anını çok farklı yaşıyor. Burada hastalar sakin, dua ederek ve rahatça ruhlarını teslim edebiliyorlar. Bunun için ortam sağlıyoruz. Bir hastanın ruhunu teslim edeceğini hissettiğimizde, sorumlu hemşire ölüm döşeğindeki hastanın yanına gidip başında bekliyor. Bu esnada kişi Hristiyan ise dua ediyor. Müslüman ise ve yetişirse imam çağırıyoruz. Müslüman olup hiç kimsesi yoksa başında Yâsîn okuyacak kişiler geliyor.”

Elif Zehra Kandemir

Lisans eğitimini Münster Üniversitesinde Sosyoloji ve Siyaset Bilimi bölümlerinde çift anadal olarak tamamlayan Kandemir, Duisburg-Essen Üniversitesinde sosyoloji yüksek lisans eğitimini sürdürmektedir. Ağırlıklı çalışma alanları göç sosyolojisi ve ulusaşırı Türk toplulukları olan Kandemir Perspektif dergisi editörüdür.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar