Dosya: "Fransa Müslümanları ve Hak Arayışları" Fransa’da Laisizm ve Müslümanlar

Fransa’da laisizm uygulamalarını ve bunun Müslümanlara yansımasını anlamak için Fransız tarihine ışık tutmalı. Özellikle Fransa’nın kilise tarihinde oynadığı rol, aydınlanmacı düşünce biçimi ve Fransızların Müslümanlarla laisizm ve sömürgecilik üzerinden yaşadıkları deneyim, Müslümanların günümüzde maruz kaldığı ayrımcılığın temelinde yer almaktadır.

Prof. Dr. Ömer Çaha 4 Nisan 2022

Fransa’da laisizm uygulamalarının ve bunun Müslümanlara yansımasının temelinde yatan zihniyet kodlarını anlamak için Fransız tarihinin arka planına gitmek gerekir. Üç husus özellikle önemlidir. Birincisi, Fransa’nın kilise tarihinde oynadığı rol ve bu rolün modernleşmeyle birlikte kiliseyle bir hesaplaşmaya ve hatta kanlı mücadeleye dönüşmesi; ikincisi, Fransız modernleşmesinin dayandığı aydınlanmacı düşünce biçimi ve laikliğin bu düşünce üzerinden kazandığı mahiyet; üçüncüsü ise Fransızların Müslümanlarla laisizm ve sömürgecilik üzerinden yaşadıkları deneyim. Müslümanların bugün Fransa’da ayrımcılık, dışlanma ve ikinci sınıfa itilme yönünde maruz kaldıkları muamelenin temelinde birbiriyle bağlantılı bu üç husus yer almaktadır.

“Kilisenin Büyük Kızı”ndan “Tanrı’yla Hesaplaşan Fransa”ya

Dosya: "Fransa Müslümanları ve Hak Arayışları"

Müslümanların Fransızlıkla İmtihanı

4 Nisan 2022

Fransa’nın ana unsurunu oluşturan Frankların 496 yılında Hristiyanlığı topluca kabul etmesinden dolayı dönemin Katolik Kilisesi ve Papalığı Fransız kralı Birinci Covis’i “kilisenin tek çocuğu”, Fransa’yı da “kilisenin büyük kızı” ve “Tanrı’nın gölgesinde bir millet” olarak ilan etti. Fransa, kilise tarihinde bunun yanında bir de Müslüman Arapları Puvatya Savaşı’nda yenmesinden dolayı özel bir öneme sahip olmuştur. Endülüs üzerinden Avrupa içlerine yönelen Müslümanları, Fransa’nın başını çektiği Haçlı ordusu 732 yılında bugünkü Lyon kenti yakınlarında yenince Müslümanların Avrupa’da yayılmaları, oradan da Konstantinopolis’e inmeleri engellenmiş oldu.

Fransa böylece 1789 devrimine kadar kilise tarihinde diğer Avrupalı devletlere göre farklı ve ayrıcalıklı bir konuma sahip olmuştur. Fransa’da devletle kilise 1300 yılı aşkın bir süre iç içe geçmiş, sahnenin ön planında krallar yer almasına rağmen Fransa’yı fiilî olarak kilise yönetmiştir. Kilise öte yandan Fransız toprak aristokrasisiyle de iç içe geçmiş, böylece Fransız ekonomisinin önemli bir kısmına sahip olmuştur. Fransız Devrimi patlak verdiğinde Fransız topraklarının yaklaşık yüzde 17’si kilisenin mülkiyetindeydi. Din adamları birçok şehirde toplumun yaklaşık yüzde 10’luk bir kesimini oluşturmaktaydı.

Bu da modernleşmeyle birlikte kiliseye karşı büyük bir tepkinin ve hatta öfkenin uyanmasına yol açtı. Bu tepki ve öfkenin sonucunda gelişen Fransız Devrimi, sadece siyasi yapının şahsında somutlaşmış olan eski rejime (ancient regime) değil, aynı zamanda kiliseye karşı da savaş açmış ve binlerce din adamını ölüme göndermiştir. Fransız Devrimi, Fransa’yı “Cumhuriyetçiler” ve “Katolikler” şeklinde iki cepheye yarmıştır. Bu iki cephe bugün de Fransa’da varlığını sürdürmeye devam etmekte ve birbiriyle çatışmaktadır.

Fransa’da Din-Devlet İlişkisi ve Laisizm

Fransa’daki laiklik anlayışı Avrupa’da gelişen jakoben aydınlanmacı düşünce geleneğine dayanır. Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda ana hatlarıyla iki tür aydınlanma düşüncesi ortaya çıkmıştır.

Bunlardan biri John Locke, David Hume ve Adam Smith gibi liberal aydınların merkezinde yer aldığı İskoç aydınlanma düşüncesidir. Bu tür aydınlar devletle kilise arasında bir ayrılık duvarı öngörerek ikisini birbirinden ayırmıştır. Bu anlayışa göre laiklik, sistemin bir özelliği olup laik bir sistemde devlet inançlar karşısında kör ve sağırdır. Dolayısıyla, laiklik farklı inançları özgür kıldığı gibi onların barış içinde bir arada yaşamasını mümkün kılmaktadır.

Oysa Denis Diderot, Jean Jacques Rousseau ve Voltaire gibi Fransız aydınları tarafından geliştirilen Fransız aydınlanması, din karşıtlığı üzerinden gelişmiştir. Onlara göre laiklik sadece sistemin değil, aynı zamanda insanın da bir özelliğidir. Kamusal alanın yanı sıra insan zihninin de dinsel değerlerden ve dogmalardan arınması gerekir. İnsanın aydınlanması ve özgürlüğü ancak bu şekilde mümkün olabilir. Dolayısıyla bu aydınlanma geleneği tanrının yerine insanı, vahyin yerine de insan aklını koymaya çalışmıştır. Fransız Devrimi bu düşünce üzerinden gelişmiştir. Nitekim devrimden üç yıl sonra Cumhuriyetçiler “akıl festivali” adı altında bir etkinlik düzenler ve bunu Notre Dame Katedrali’nin önünde kutlarlar. Bu kutlamalar esnasında katedralin önündeki Meryem Ana heykelini kaldırır, onun yerine devrimin sembolü olan Marianne’nin heykelini yerleştirirler. Fransa’da laik Cumhuriyetçiler devrim yıl dönümlerinde akıl festivalini hâlâ kutlamaya devam etmektedirler.

ÖZEL DOSYA

Fransa Müslümanları ve Hak Arayışları

DEVAMINI GÖR

Fransa’da devrimden sonra din-devlet ilişkisi iki döneme ayrılabilir. Birinci dönem, Napolyon tarafından Papa ile 1801’de imzalanan ve 1905 yılına kadar devam eden Konkordat ekseninde seyreden dönemdir. Konkordat ile birlikte Fransa’daki kiliseler Papalıktan koparılmış, devletin altında dinî hizmet veren birer kurum hâline getirilmiştir. Din adamları da Vatikan ile bağları koparılarak maaşlı devlet memuru hâline getirilmiş ve Fransız devletine sadakatle bağlı kalacaklarına dair yemin etmek zorunda kalmışlardır.

Fransa’da din-devlet ilişkisiyle ilgili ikinci dönem 1905’te temelleri atılan ayrılık yasasıyla başlayan ve bugün hâlâ devam eden dönemdir. Bu yasa, devletin din adamlarına maaş ödemesine son vermiştir. Yasayla birlikte dinler birer “kült” olarak kabul edilmiş; Katolik, Protestan ve Yahudi tüm mabetlerin mülkiyeti devlete geçmiştir. Yasa gereği devlet bu mabetleri birer kültürel varlık olarak kabul etmekte, bunların onarım ve restorasyonunu kendisi yapmaktadır. Bu mabetlerin mülkiyeti karşılığında devlet bunların kullanımını ilgili cemaatlere tahsis etmektedir. 1959 yılına geldiğimizde, Debray Yasası adıyla yapılan bir düzenlemeyle eğitim kurumlarıyla ilgili olarak Katoliklerle bir anlaşma yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre devletin öngördüğü üç-dört dersten oluşan müfredatı kendi müfredatlarının yanında okutmaları durumunda Katolik eğitim kurumlarında çalışan öğretmenlerin maaşları devlet tarafından ödenecek ve bu okulların masraflarının bir kısmı devlet tarafından karşılanacaktır. Fransa’da bugün din-devlet ilişkisiyle ilgili cari olan sistem ana hatlarıyla budur.

Fransız Laisizmi ve Müslümanlar

Müslümanlar Fransa’da iki temel nedenden dolayı ikinci sınıf muamelesi görmekte ve ayrımcılığa maruz kalmaktadırlar. Birincisi Fransız laiklik anlayışından kaynaklanmaktadır. Yukarıda ifade edildiği gibi, Fransa’da laiklik anlayışı 1905 ayrılık yasasına dayanmaktadır. Bu yasa çıkarıldığı zaman Fransa’da Müslümanların henüz bir ibadethanesi bulunmamaktaydı. Bu bakımdan Müslümanların mabetleri bu yasa kapsamının dışında kalmıştır. Bu da Müslüman ibadethanelerinin devlet yardımından yoksun kalmasına yol açmaktadır. Müslümanların 2500 civarında cami veya mescit statüsünde ibadethaneleri bulunmaktadır. Ancak bunların hiçbiri devlet tarafından desteklenmemektedir.

Fransa’da cari olan laiklik anlayışına göre kamusal alan devlete ait olup burada özel kimliklere veya aidiyetlere yer yoktur. Örneğin Fransa’da mezarlar kamusal alan olarak kabul edildiği için herkesin devletin öngördüğü şekilde gömülmesi gerekir. Dolayısıyla Müslümanların da ölülerini Hristiyanlar gibi başları doğuya gelecek şekilde defnetmeleri istenmektedir. Müslümanların bu zorluğu aşması için müstakil bir Müslüman mezarlığına da -istisnalar hariç- izin verilmemektedir. Bugün Müslümanların Fransa’da yaşadığı en önemli zorluklardan birisi budur.

Dosya: "Fransa Müslümanları ve Hak Arayışları"

“Fransa’daki Müslüman Karşıtı İklimin Mimarı Fransız Elitleri”

4 Nisan 2022

Yine laiklik anlayışından dolayı Fransa’da devlet okullarında kız öğrencilerin başörtüsü takmasına izin verilmemektedir. Müslüman kız öğrenciler 2005 yılında yürürlüğe giren yasadan sonra ilk ve orta öğretim kurumlarında başlarını örtememektedirler. Fransa’da başörtüsüne karşı başlatılan sürek avı birkaç yıl sonra burkayı da kapsamış ve Fransız sokaklarına kadar yaygınlaştırılmıştır. Okullardaki başörtüsü yasağından sonra sokaklarda burkaya da yasak getirilmiştir.

İkinci Sınıf Vatandaş Olarak Müslümanlar

Fransız laikliği, devrimin üç söylemi olan eşitlik, kardeşlik ve özgürlük anlayışından beslenmektedir. Fransız devleti, bu üç değer üzerinden özel kimlik ve aidiyetleri reddetmekte, herkesi eşitlik temelinde soyut birer vatandaş olarak kabul etmektedir. Devlet, Müslümanları farklı kimliği, inancı, yaşam biçimi olan Müslümanlar olarak değil, “İslam kökenli Fransız” olarak tanımlamaktadır. Ne var ki, Müslümanları Müslüman gibi görmemek onları Fransız yaşam biçimine zorlamaktadır. Müslümanları Fransız değerleri üzerinden Fransızlarla eşitlemek beraberinde asimilasyon sorununu getirmektedir.

Müslümanları ikinci sınıf vatandaş konumuna düşüren diğer bir husus da sömürgecilik bilinçaltıdır. Bundan dolayı Müslümanlara bir zamanlar kendilerinin kolonileri olan, yoksul, geri kalmış, potansiyel terörist, medenileşmeye ihtiyacı olan varlıklar olarak yaklaşılmaktadır. Son yıllarda DEAŞ terör örgütü tarafından gerçekleştirilen eylemler de bu bilinçaltını pekiştirmiştir.

Müslümanlar Fransız toplumunun yaklaşık yüzde 10’luk bir kesimini oluşturmaktadır. Ancak buna rağmen Fransız Ulusal Meclisinde temsil oranları çok düşüktür. 2017 yılında Fransız Ulusal Meclisinde sadece 8 tane Müslüman milletvekili yer alabilmiştir. Bu da 577 kişilik milletvekili üzerinden yüzde 1,4’e denk gelmektedir. Ne yazık ki, başta beyaz yakalı meslekler olmak üzere Müslümanların diğer sektörlerdeki durumları da farklı değildir. Kısaca, laiklik anlayışı ve sömürgeci bilinçaltı Müslümanları Fransa’da ötekileştirmekte ve ikinci sınıf vatandaş konumuna itmektedir.

Prof. Dr. Ömer Çaha

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Prof. Dr. Ömer Çaha, Siyaset ve Sosyal Bilimler alanında doktora yapmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

    Hakkımızda

    Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

    YAZININ DEVAMI
    Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar |