Kürtaj Meselesi İslami Perspektiften Kürtaj Meselesi

ABD’de Yüksek Mahkeme’nin yaklaşık 50 yıldır yürürlükte olan ve kürtajı anayasal hak hâline getiren kararı bozmasıyla kürtaj konusu yeniden gündeme taşındı. Peki kürtaj meselesine İslam’ın bakışı nedir?

Dr. Abdurrahman Reidegeld 11 Ağustos 2022

“Kürtaj” konusu son aylarda ve haftalarda sosyo-politik açıdan oldukça ilgi gören bir konu hâline gelmiştir. Bu anlamda tartışma konusu işin sadece tıbbi boyutu değildir, burada esas olarak birbirine karşıt iki temel görüş ele alınmaktadır: Bir yanda, anne karnında büyüyen çocuk ve onun hayatı hakkında karar verme sorumluluğunun ve yetkisinin tek başına annede olup olmadığı görüşü, diğer yanda ise henüz hayata gelmemiş canın, gelişiminin her aşamasında ve her koşulda korunması gerektiği görüşü.

Uygurlar

Çin'in, Uygurlara Zorla Doğum Kontrol Yöntemleri Uyguladığı İddia Ediliyor

9 Temmuz 2020

Her iki pozisyonda da önemli zorluklar ve problemler göz önüne alınmaktadır. Etik açıdan doğmamış çocuğun münferit bir insan olduğu gerçeği, onu belirli bir noktaya kadar tamamen annenin keyfi bireysel yaşam planlamasına maruz bırakmayı yasaklar. Ancak bu görüşün uygulanabilirliği noktasında birçok zorlayıcı durum söz konusudur. Özellikle eğer çocuğun doğumu esnasında annenin hayatının tehlikeye girmesi veya şu anda ABD’de olduğu gibi reşit olmayan bir kişinin tecavüze uğraması ve bunun sonucunda oluşan gebeliği devam ettirmek istememesi gibi.

Bu noktada, ideolojik olarak gerekçelendirilen uç görüşlerin, dikkatli bir değerlendirmeye tabi tutulmazsa, etik olarak gerekçelendirilebilecek adaletsizliğe ve insani olarak savunulamaz durumlara yol açacağı da aşikardır. İlgili görüşler İslami bir bakış açısıyla incelendiğinde, öncelikle birçok durumda şaşırtıcı derecede iyi yapılandırılmış bir ayrım olduğu görülmektedir. Bu makale çerçevesinde bunları ele alacağız.

Hangi Aşamada Tam Bir Varlıktan Bahsedilebilir?

İslam’da bedene ruh üflendiğinde tam bir insandan söz edilir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (S.A.V.) bu konudaki hadisleri açıktır: Gebelik oluştuktan en erken 40 gün sonra, ruh anne karnında gelişiminin erken evresinde bulunan çocuğun bedeni ile birleşir. Bazı âlimlere göre ruh, ancak 120 gün sonra anne karnında gelişiminin erken evresinde olan bedene üflenir. Bu nedenle, kürtajla ilgili tüm klasik görüşler, kadının gebe kaldıktan sonraki 40 gün öncesini, 40 ila 120 gün arasını ve 120. günden sonrasını ele alır.

Temel İslami görüş ile Batılı görüşler arasındaki farklar nelerdir? Bu anlamda temel olarak üç önemli fark dikkat çekmektedir:

  1. Tüm kararların temelinde, oluşumunun erken evresinde bulunan, bir ruhu olan ve yaşayabilir bir çocuğun varlığı yatar. Bu, İslam teolojisinde, bir bedenin başka bir beden içine yerleşmesinden bahsedildiği anlamına gelir, ancak bu, henüz doğmamış olsa bile, kendisine ruh üflenmiş bir çocukla kesinlikle aynı haklara sahip olamaz. Bütün âlimlerin ortak görüşüne göre, ruhu olan doğmamış bir çocuğun veraset taksimi durumunda dikkate alınması ve ramazan ayında bu çocuk için de fitre verilmesi gerektiği, bu noktada artık sadece annenin ya da ebeveynlerin haklarının söz konusu olmadığını açıkça göstermektedir.
  2. Bir fetüs tam olarak doğru bir şekilde anne rahmine yerleşememişse veya tıp uzmanlarının görüşüne göre gelişimi yaşayamayacak kadar kötü ise, bu genellikle gerçek anlamda kürtaj olarak adlandırılmaz. Kürtaj durumunda teolojik olarak uyulması gereken olağan kısıtlamalar da burada geçerli değildir.
  3. Ana rahmindeki erken gelişim dönemindeki bir çocuk, normal anlamda sağlıklı gelişmişse ve 40 gün geçmişse, İslam alimlerinin çoğunluğunun görüşüne göre, kürtaj sadece iki ana nedenden dolayı etik olarak caiz kabul edilir. Bunlardan bir tanesi doğum sırasında anne adayının hayatının tehlikeye girecek olması durumu, diğeri ise örneğin ensestle ilintili tecavüz durumunda hamileliği sonlandırmak için etik nedenlerin mevcut olmasıdır.

Temel olarak, İslami mezhep alimlerinin kürtaja bakışları olumsuzdur. Ancak, yukarıda belirtilen zaman dilimlerine göre kürtajın ahlaki olarak kabul edilemez olup olmadığına ne gibi durumlarda doğmamış çocuğun yaşam hakkı aleyhine veya hamile kadının münferit menfaatleri aleyhine karar verilip verilemeyeceği belirlenir. Kısacası: Burada uç görüşler değil, daha ziyade farklı mezheplerde de oldukça farklı ifade edilen çok yönlü bir değerlendirme söz konusudur.

Kürtaja Kim Karar Verir?

Bu konuda önemli bir soru da kürtajın gebe kadının isteği doğrultusunda gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceğidir. Çoğu durumda, toplumsal beklentiler nedeniyle gebe bir kadın üzerinde kürtaj yaptırma baskısı da söz konusudur. Bu durum göz önüne alındığında bir yandan birçok mezhepte, diğer yandan ilahiyatçılar arasında şüpheli durumlarda doğmamış bebeğin lehinde karar verme tutumu hakimdir.

Dosya: Koruyucu Aile Sistemi

İslam’da Koruyucu Ailelik ve Dinî Hükmü

1 Aralık 2021

Bu bağlamda, öncelikle üçüncü bir kişinin gebe bir kadının düşük yapmasına sebep olan eylemler (karna darbe, istismar veya diğer ağır ihmalkâr davranışlar gibi) gerçekleştirdiği durumlardan bahsedilmelidir. Bu gibi durumlarda, İslami öğretiler her halükârda bir tazminat yükümlülüğü getirir, ancak bu tazminat çocuğun bir fetüs mü yoksa ruhu olan bir varlık mı olduğuna bağlıdır. Burada iki noktada mutabakat mevcuttur: Bir tanesi, 120 gün sonra ortaya gelen bir düşüktür, bu durumda canlı doğan bir çocuğun taksirle öldürülmesi durumunda olduğu gibi tazminat ödenmesi gerekebilir. Diğer nokta ise 40. günden önce bir fetüsün düşürülmesine sebebiyet verilmesidir. Bu durumda daha düşük bir tazminat yükümlülüğü söz konusudur. Bununla birlikte, her iki durumda da doğmamış bir çocuğun ihmal ile tehlikeye atılması ceza gerektiren bir suç olarak kabul edilir ve sebebiyet verilen düşük, söz konusu failin işlediği ciddi bir günah olarak kabul edilir.

Embriyoya ana rahminde can verilmesine ilişkin rivayetlerin dilbilimsel belirsizliği nedeniyle, çeşitli mezhepler arasında bir konuda açık bir fikir birliği vardır: Gebe kaldıktan sonraki 40. günden önce düşüğe neden olmak, gerçek bir kürtaj olarak değerlendirilmemelidir ve ne teolojik açıdan kesin olarak günah kabul edilir, ne de yasal olarak cezaya tabidir. Ancak bazı âlimler bu noktada bu düşüğün bilinçli olarak ek bir araçla (örneğin içilen bir kürtaj ilacı) yapılıp yapılmadığı konusunda bir ayrım yapmaktadırlar. Bazıları, 40. günden önceki süre içinde bile böyle bir prosedürün kabul edilemez olduğunu düşünürken, diğerleri ahlaki olarak tercih edilmese bile prensipte izin verilebilir olduğunu düşünmektedir.

Örneğin Malikiler, belirli bir tıbbi neden olmaksızın ve bilinçli olarak ilaç alarak düşük yapılmasının kesinlikle yasak olduğuna inanmaktadır. Diğer mezheplerin bazı âlimleri de aynı görüştedir. Bununla beraber bu görüşe katılmayan oldukça geniş bir grup alim de mevcuttur. Bütün bunlar, doğmamış çocuğu doğurmama kararının tıbbi nedenlerle doğrulanmaması, yani gebe kadının bu kararı bireysel nedenlerle alması ve özellikle ahlaki veya tıbbi nedenlere dayanmaması koşuluyla geçerlidir. Bu noktada karşımıza güncel sosyo-politik tartışmada önemli rol oynayan bir nokta çıkmaktadır: Kadının karnında büyüyen varlık hakkında her durumda tek başına karar verme yetkisi olmalı mıdır, olmamalı mıdır?

Genel anlamda bakıldığında 40. günden önce kürtaj veya düşüğe sebebiyet değerlendirildiğinde iki temel görüş söz konudur: Bazı âlimler bu aşamadaki kürtaja izin verse de bazı âlimler 40. günden önce, oluşan ve bir biçim almaya başlayan çocuğun esas itibarıyla korunması gereken bir varlık olarak kabul etmektedir. Bu aşamada henüz çocuğa ruh üflenmemiş olsa bile.

Annenin Yaşam Hakkı mı, Yoksa Doğmamış Çocuğun Yaşam Hakkı mı Daha Önemli?

Gebeliğin, 120. günden sonra kasıtlı bir şekilde sonlandırılması konusunda, çocuk anne karnında şekillenmiş olduğu için âlimlerin hepsi aynı görüşte mutabıktır. Buna göre dinî açıdan 120. günden sonra kürtaja izin verilmez ve sadece belirli özel durumlarda veya annenin hayatının tehdit altında olması gibi açık tıbbi endikasyonlarda izin verilebilir. Bu noktada da çocuğun bedensel veya zihinsel bir engeli olmasından duyulan endişenin “belirli özel durumlar” kapsamına girmediğinin altı çizilmelidir.

Dosya: Kovid-19 ve Risk Toplumları

“Yaratılışın Kurallarının Zedelendiğini Görmemiz Gerek”

1 Nisan 2020

Anne, doğmamış çocuğun ve annenin ortak yaşamının temelidir. Annenin hayatının açık bir şekilde tehlikeye girdiği bir komplikasyon durumunda, bu durum gebeliğin sonunda ortaya çıksa bile, kürtaja esas itibarıyla izin verilir. Bunun dayanağı, yaşamın temeli olarak annenin çocuğa karşı önceliğinin olmasıdır.

Ancak burada, âlimlerin birçoğu, alanında uzman bir doktor tarafından anne adayı için bir risk tespit edildiğine ilişkin bir belge istemektedir. Ancak bu durumda, birkaç doktorun tutarlı bir şekilde bir risk tespit edememesi sorunu ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda evli bir çift etik ve dinî açıdan tamamen yalnız bırakılmış olacaktır. Bir yandan bir anneden kendi hayatını riske atması beklenemez, öte yandan ise olası bir kürtajın mümkün mertebe erken gerçekleştirilmemesi de etik olarak uygun değildir. Bu noktada, klasik etik anlayışının bile net sonuçlara ulaşamadığı açıkça görülmektedir. İşte kürtaj konusundaki tüm ikilemler bu noktada ortaya çıkmaktadır: Belirsiz durumlarda ne olur, devlet ve toplum karar verme anlamında yasal olarak hangi yardımları sağlamalıdır?

Gelecek Korkusu Sebebiyle Kürtaj Mümkün mü?

İslam âlimlerine yöneltilen birçok sorudan da anlaşılacağı gibi, gebe kadınlar maddi zorluklardan veya eğitimsizlikten dolayı duydukları endişeler sebebiyle kürtaj olmak istediklerini ifade etmektedir. Ancak bu konuda İslam alimlerinin görüşü açıktır; Bu gibi durumlarda kürtaj kesinlikle ve asla kabul edilemez.

Öte yandan bu tür sorular birçok genç ailenin ve gebe kadının onları bekleyen görevler karşısında yetersiz kaldığının ve postmodern toplumda sunulan toplumsal hizmetlerin ve yardım tekliflerinin artık yeterli olmadığının önemli bir göstergesidir. Bununla birlikte burada aile planlamasının çocuk sahibi olma isteğini de kapsadığı görülmektedir.

Bu soruların gelecekte İslam âlimleri tarafından daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması ve dayanaklı araştırma sonuçlarıyla cevaplandırılması gerekmektedir.

Dr. Abdurrahman Reidegeld

İslam Bilimcisi olan Reidegeld, aynı zamanda dört mezhebe göre Almanca bir ilmihalin de yazarı, İslamoloji Enstitüsü’nde idareci ve Viyana’da İslam dersi öğretmenidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Perspektif’te yayınlanan içeriklerden anında haberdar olmak için ücretsiz e-bültenimize abone olabilirsiniz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar |