Tunus'ta Sistem Krizi Tunus’un Yeni Anayasası Üzerine Bazı Mülahazalar

Tunus’ta Devlet Başkanı Kays Said’in yaptığı darbe ile Tunus derin bir sistem kriziyle karşı karşıya kaldı. Referanduma sunulan yeni anayasa demokratik bir metin olarak görülse de, ülkede demokratik bir anlayışın pekiştirileceğine dair öngörüler hâlâ belirsiz.

Arap dünyasındaki halk devrimlerinin ardından başarılı bir geçiş sınavı veren ve demokratikleşme konusunda önemli adımlar atan Tunuslular, 25 Temmuz 2021’de devlet başkanı Kays Said’in siyasete doğrudan müdahalesiyle günden güne derinleşen bir sistem kriziyle yüzleşmeye başladılar. Başbakan Hişam el-Meşişi’nin yanı sıra adalet ve savunma bakanlarının görevden alındığı ve meclis faaliyetlerinin geçici olarak dondurulduğu süreç, toplumun birçok kesimi tarafından anayasal bir darbe şeklinde tanımlandı. Said’in yürütme mekanizması üzerine tek söz sahibi olması ve milletvekillerinin dokunulmazlığının askıya alınması, ülkenin devlet başkanı tarafından olağanüstü koşullarda yönetileceği anlamına gelmekteydi. Tunus Anayasası’nın 80 ve 83’üncü maddelerine atıfla kendini meşrulaştırmaya çalışan Said’in, kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düşecek biçimde hamleler yapması, Tunus siyasal sisteminin ciddi bir savrulma ile karşı karşıya kaldığı anlamına gelmekteydi. 

Halk devrimlerinin gerçekleştiği Mısır, Libya ve Yemen’e nazaran Tunus’ta sağlıklı bir geçiş sürecinin yaşanmasında, toplumun farklı kesim ve eğilimlerini temsil eden siyasal elitlerin devrimin kazanımlarını korumak adına her daim diyalog ve uzlaşıyı önemseyen yaklaşımları büyük rol oynamıştı. 2011’de yüzde 90’ı aşan bir katılım oranıyla gerçekleşen seçimler sonucu görevine başlayan Kurucu Meclis’in 2014’te başarıyla tamamladığı anayasa çalışması, Tunus halkının demokratikleşme konusundaki iradesinin en önemli göstergesiydi. Anayasa yapımının yanında başarılı ve şeffaf bir şekilde meclis, cumhurbaşkanlığı ve yerel yönetimler seçimlerini tamamlayan Tunus halkı, demokratikleşme sürecinde kat edilmesi gereken tüm aşamaları büyük bir özveri ile tamamlayarak tüm dünyaya olumlu mesajlar vermişti. Bununla birlikte Covid-19 salgının tüm dünyada oluşturduğu olumsuz etkinin siyasal ve ekonomik açmaza sürüklenen Tunus’ta kırılganlığı artırması ve Tunuslu siyasi elitler arasındaki ihtilafların ülke içindeki insicama zarar vermesi, Said’in siyasal sistem üzerinde tekel kurmasını sağlayan başlıca faktörlerdi. 

Tunus

Tunus’ta Sistem Krizi

19 Eylül 2021

Kays Said’in Siyasal Sisteme Müdahalesinin Arka Planı

Devrime sahip çıkma söylemi üzerinden yaptığı hamleleri meşrulaştırmaya çalışan Said, sisteme müdahalesini sadece yürütmenin kontrolü ve yasamanın etkisizleştirilmesi ile sınırlandırmamış ve ilerleyen dönemlerde yargıya müdahale yoluyla da Tunus’ta örtülü bir otoriter sisteme doğru meyletmiştir. 7 Şubat 2022’de Yüksek Yargı Konseyi’nin feshedilmesinin ardından yargı bağımsızlığı büyük oranda sona ermiş ve Said, yargı mekanizması üzerinde ciddi bir hakimiyet kurmaya başlamıştır. Ülkenin en üst düzey yargı organının feshine yönelik siyasilerden ve yargı mensuplarından ciddi tepkiler gelmesine rağmen cumhurbaşkanı kararından geri adım atmamış, hatta ilerleyen süreçte Yüksek Seçim Kurulu da dâhil olmak üzere birçok organa atama ya da görevden alma yoluyla doğrudan müdahale etmiştir. Yargı Konseyi’nin feshinde Said’in ilgili kurumun fazla siyasileştiği, yargı mekanizmasının iyi çalıştırılmadığı ve siyasilerin kurulu sürekli manipüle ettiği yönünde yaptığı açıklamalar bir taraftan Said’in attığı meşruiyet arayışına işaret ederken diğer taraftan da bu tür hamleler devrim esnasında karşı blokta yer alan Tunusluları memnun etmekteydi. Özellikle devrimin kurucu unsurları arasındaki mesafenin ciddi şekilde artması, Said’in anti-demokratik hamlelerine karşı güçlü bir bloğun oluşmasını da engellemekteydi.

Kays Said, ana akım bir siyasi partiyi temsil etmeksizin bağımsız aday olarak cumhurbaşkanlığı seçimine katılmıştı. Raşid el-Gannuşi liderliğindeki Nahda’nın ya da önde gelen siyasi oluşumların adaylarının seçimlerin ilk turunda aldıkları oy oranının beklentinin çok altında kalması, Kays Said’in seçimlerde büyük bir sürpriz yapmasıyla sonuçlandı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde çok fazla aday yer almasından mütevellit oyların belirli isimlerde toplanmaması, Said gibi bağımsız bir adayın anayasa hukukçusu kimliği ve demokrasi vurgusu ile özellikle genç ve eğitimli kesim üzerinde etki kurmasını beraberinde getirdi. İlk tur seçimlerinde aldığı yaklaşık yüzde 18,5 oy oranı ile ikinci tura kalan Said’in cumhurbaşkanlığına giden süreçteki en büyük şansı şüphesiz seçimlerde yarışacağı rakibiydi. Tunus’un Kalbi Partisi’nin başkanlığını yürüten iş insanı Nebil el-Karavi gibi adı yolsuzlukla anılan ve seçimler esnasında hapiste bulunan biriyle aynı turda yarışmak Tunus toplumundaki birçok kesimin Said’e yönelmesini sağladı. Devrimin kazanımlarını muhafaza etme yönündeki söylemleri ve demokrasinin önemine dair vurguları, Kays Said’e seçimleri kazandıran unsurlardı. 

Tunus

Tunus, Cumhurbaşkanı Said’in İktidarı Ele Geçirmesiyle Derin Bir Siyasi Krizde

25 Ağustos 2021

Kays Said, seçimlerin ikinci turunda Tunus’taki çok farklı kesimlerin oyunu alabildiği için bu durumun kendisinden menkul bir başarı olduğu yönünde bir yanılgıya kapıldığı görülmektedir. Siyaset üstü bir misyon üstlenen Said’in hukukçu kimliğinin verdiği özgüvenle siyasal, toplumsal ve ekonomik meselelere yaklaşımı, aldığı kararların yansımalarını ve sonuçlarını dikkate almadığı bir noktaya evirilmiştir. Anayasa metinlerine lafzi yaklaşımı ve aşırı/zorlayıcı yorumlamalarla katı çıkarımlarda bulunmak suretiyle anayasaya atıfla elde ettiği meşruiyet üzerinden Said mutlak bir otorite kurmayı başarmıştır. Hukukçu kimliği nedeniyle meselelere oldukça teknik bir zaviyeden bakan Said, bir hamlenin siyasal ve sosyo-ekonomik sonuçlarını göz ardı etmiş ve ülkeyi krizden çıkarma iradesiyle çıktığı yolda farkında olarak ya da olmayarak Tunus’u daha derin bir krizin içine sürüklemiştir.

Referandum Süreci ve Yeni Anayasanın İçeriği

2014’teki anayasanın siyasal sisteme müdahalesine kimi imkânları tanımasına rağmen aynı zamanda ciddi sınırlılıklar da koyması, Said’i yeni bir anayasa yapım sürecine mecbur bıraktı. 25 Temmuz’da yapılan referandumun ardından 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanan ve yürürlüğe giren yeni anayasa, meşruiyete yönelik tartışmalar nedeniyle Tunus devriminin uzlaşı eksenli havasını ortadan kaldırırken aynı zamanda bir sistem değişikliğini de beraberinde getirmiştir. Referanduma katılım oranının yüzde 27 bandında kalması, yeni anayasaya Tunus toplumunun ciddi bir tepki verdiğinin ilk göstergesidir. Ülkenin önemli siyasi geleneklerinin büyük bir kısmının protesto ettiği referandum, yüze doksanı aşan bir katılımla teşekkül eden kurucu meclisin yaptığı 2014 anayasasının yürürlükten kaldırılmasının ilk adımıydı. Tunusluların benimsemediği bir anayasa yapım sürecini topluma dayatan Said, kendi tasarladığı sistemle ülkeyi yöneteceğini herkese duyurmaktaydı.

Burada özellikle en-Nahda’nın süreçteki rolüne kısaca değinmek de yerinde olacaktır. Said’in askıya aldığı ve yasama faaliyetlerini kısıtladığı meclisin başkanlığını Raşid el-Gannuşi’nin yürüttüğü göz önüne alındığında Kays Said’in hamlelerinin genel anlamda tüm yönetici elitlere karşı olsa da özelde Gannuşi’nin Tunus’taki etkisini yok etmeye yönelik özel bir çaba olduğu da dikkatlerden kaçmamaktadır. En-Nahda’ya yönelik baskının son dönemlerde artması ve haziran sonunda Gannuşi’nin de içinde yer aldığı 33 kişi hakkında “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla dava açılması, Said’in ülkedeki kontrolünü artırma girişiminde muhalefeti sindirmeye yönelik ne tür adımlar attığına örneklik teşkil etmektedir. Bu süreçte Gannuşi ve en-Nahda’nın en baştan itibaren Said’e karşı kararlı bir tutum sergilemesi ve anayasa referandumuna karşı toplumu sandığa gitmeme konusunda mobilize etmeye yönelik önemli bir rol üstlenmesi, referandumun meşruluğuna dair tartışmaların yapılabiliyor olmasında oldukça önemli bir etmendir.

Katılım oranı dikkate alındığında söze mahal bırakmayacak şekilde bir meşruiyet sorunun bulunduğu anayasanın dibacesinde halk devriminin mirasına sahip çıkma söylemiyle bu girişimi meşrulaştırmaya çalışan Said, “ikinci cumhuriyet” vurgusu ile de 25 Temmuz 2021 tarihini bir milat olarak ilan etmiştir. 25 Temmuz’daki demokratik olmayan müdahalesiyle demokrasiyi kurtarma savını öne süren Said, bu hamlenin ardından siyasal sistemdeki yerini yeni anayasa ile farklı bir boyuta taşımıştır. 2014 Anayasasında siyasal sistem yarı başkanlık şeklinde tasarlanmıştı. Cumhurbaşkanına çeşitli alanlarda güçlü yetkiler vermekle birlikte 2014 Anayasasında Başbakan, yürütme mekanizmasında en etkin figürdü. Bununla birlikte yürürlüğe giren yeni anayasada Said, yarı başkanlık sistemini değiştirerek başkanlık sistemini tesis etmiştir. Yürütmede yine başbakanın yer aldığı bu yeni sistemsel tasarımla, Said başbakanlı başkanlık sistemini hayata geçirmiştir. Başbakanın yetkilerinin ciddi şekilde sınırlandırıldığı bu yeni sistemde Said, ülkenin ana politika belirleyicisi olmuştur. 

Yeni anayasa yürütme erkindeki sistemsel değişim haricinde özellikle yasama ve yargı mekanizmasına dair köklü değişimler getirmemiştir. Diaspora ve sonradan vatandaşlık edinenlerin seçilme hakkına yönelik sınırlandırmaların dışında [1] genel prensipler ve özgürlükler kapsamında yeni anayasanın 2014 anayasasının genel çerçevesine sadık kaldığı görülmektedir. Bunun yanında yeni anayasaya dair yapılan tartışmalar arasında en fazla öne çıkan husus devletin dini ibaresiyle ilgiliydi. Önceki anayasanın ilk maddesinde Tunus devletinin özellikleri tanımlanırken dininin İslam olduğu ibaresi yer almıştı. Yeni anayasada bu ibarenin bulunmaması birçok kesim tarafından ülkenin sekülerleştiği şeklinde yorumlandı. Ülkede yarı başkanlık sisteminden başkanlık sistemine geçilirken yeni dizaynın ne şekilde olabileceğinin dahi önüne geçen devletin dini konusundaki tartışma, aslında Said’in aklındaki teknik bir yorumlamadan kaynaklanmaktadır. Said, devletin tüzel bir kişilik olması nedeniyle dininin olamayacağını, ancak toplumdakilerin bir dine mensubiyetinin bulunabileceğine inanmasından ötürü bu maddenin anayasada yer almasını istememiştir. Bunun yerine yeni anayasanın beşinci maddesinde devletin ana görevinin İslam hukuk literatüründe Makasıdü’ş Şeria olarak bilinen şeriatın ana gayelerinin korunması olduğu vurgulanmaktadır. Böylece can, mal, nesil, akıl ve inancın korunması yönündeki bu yaklaşımla yeni anayasada din bahsi daha işlevsel bir formda yer almaktadır.

Said’in yürürlüğe koyduğu yeni anayasanın metinsel kısmı itibarıyla halk devrimine sahip çıkma, demokrasiyi ve özgürlükleri koruma gibi bir içeriğe sahip olduğunu belirtmek gerekir. Her ne kadar içerik olarak demokratik bir metinden söz ediyor olsak dahi bu noktada vurgulanması gereken husus, anayasanın sistemin felsefesini ve genel çerçevesini çizen kurucu metin olmakla birlikte kurumsallaşmamış demokrasilerde ya da kurumsallaşan otoriter rejimlerde anayasanın çoğu zaman bir manevra aracı işlevi gördüğüdür. Yani anayasanın demokratik geleneğe uygun bir hüviyete sahip olması, onun demokratik bir anlayışı pekiştireceği anlamına gelmemektedir. Bu bağlamda Tunus örneği için de yeni anayasasının bireysel özgürlükler, siyasal haklar, kuvvetler ayrılığı gibi ilkelere dair verdiği garantilerin ne düzeyde hayata geçirileceği önümüzdeki zaman diliminde açıklığa kavuşacak ana meseledir.  

Dipnot

[1]Yeni anayasada seçilme hakkına dair en önemli sınırlama cumhurbaşkanı adaylığına dairdir. Anayasaya göre cumhurbaşkanı adayının ikinci bir ülke vatandaşlığının olmaması, Tunuslu bir anne ve babadan doğması ve büyük ebeveynlerinin de yine Tunuslu olması gerekmektedir. Bu madde aracılığıyla anayasa, 1980’lerde ülkenin koşulları nedeniyle yurtdışına yerleşen vatandaşların ikinci ülke vatandaşlığı edinen ya da başka bir ülke vatandaşı ile evlenenlerin çocuklarının adaylığını engellemektedir. Her ne kadar Kays Said, devrimi korumaya yönelik bir söylem üzerinde dursa da bu madde aracılığıyla dahi devrim sonrası ülkeye dönenlerin siyasal sisteme katılımının önüne önemli bir set koymaktadır.

Dr. Muhammed Hüseyin Mercan

Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapan Mercan, Orta Doğu Siyaseti, İslami Hareketler ve İslamcılık alanlarında akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Perspektif’te yayınlanan içeriklerden anında haberdar olmak için ücretsiz e-bültenimize abone olabilirsiniz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar |