Futbolda Saha Dışı

Futbol Neden Bu Kadar Önemli?

Dünya Kupası maçları dünyayı kasıp kavuruyor. Peki futbol neden bu kadar önemli? Erdal Hoş’a göre bu sorunun cevabı açık: “Futbol, bir hayale aşık etmeyi başarıyor.”

Fotoğraf: Shutterstock.com

“Mağlubun gururu kırılmamalı,

Galibin burnu büyümemeli”

Milattan önce Çin’de yazılan bu dizelerin bugünkü futbola benzeyen bir oyun için yazıldığı söylenir. Yani futbol her ne kadar 19. yüzyıl sonlarında İngilizlerin dünyaya sunduğu bir oyun olarak görülse de kelimenin tam anlamıyla kadim bir oyun…

Eski Mısır, Latin Medeniyetleri, Roma ve hatta Orta Asya Türkleri, esası bir topa tekme atmak olan oyunlar oynardı. Türklerde bu oyunun adı “tepük”, yani tepme üzerine bir oyundu. Ünlü Hollandalı tarihçi Huizinga, oyunu insanlığın ilk kültürü olarak niteler. Temelde hayatın ters yüz edilmesi olsa da bu ters yüz olma hâlinde bir ciddiyet, hatta biraz mübalağa edersek ibadet ciddiyeti vardır. Kendinden geçme ile kendine gelme arasında med cezir halleri… Bu kadar farklı ve birbirine uzak coğrafyalarda benzer bir oyunun karşılıklı etkilenmeden uzak olarak ortaya çıkışı, belli ki bir ihtiyacımızın varlığını ortaya çıkarıyor; topa tekme atmak…

Herkesin Kendine Yer Bulabileceği Bir Oyun: Futbol

Zannedilenin aksine oyun sadece küçükler için değil, yetişkinler için de bir ihtiyaçtır. Hatta bir üretimdir. Şiir, edebiyat, hatta savaşlar bile oyunun gelişmiş hâlleri olarak iyi ve kötü insanlığın ürettiği olgular olarak çıktı karşımıza. Futbol, işte bu uzun birikimin sonucunda tüm dünyanın ürettiği ve sonra İngilizlerin derleyip toparlayıp dünyaya armağan veya bela ettiği bir oyun.

Bir anlamda 20. yüzyılın sinema ile birlikte iki fenomeninden biri. Biri tüm sanatlardan ödünç aldıkları ile dünyayı sardı; diğeri ise tüm oyunlardan….

Peki neden diğerleri değil de futbol? Neden futbol, ta ilk zamanlardan beri oynandı ve önceki asrın başından itibaren dünyayı kasıp kavuran bir olguya dönüştü?

Öncelikle yazının başındaki ciddiyetsiz gibi görünen önermemizi hatırlatalım: insanoğlunun topa tekme vurma ihtiyacı. Futbol olmasaydı da muhtemelen yolda yürürken futbolu hiç bilmeyen biri önüne düşen balona yahut yuvarlak kağıt topuna vururdu. Buraya bir gülücük koyup yazıyı yumuşatabilir, hadi ordan anlamındaki tepkilerinizi azaltmak isterim😊

İkincisi futbol kolay öğrenilen, ve kolay oynanan bir oyundur. Hadi meşhur klişeye de atıf yapalım: futbol basit bir oyundur ama onu basit oynamak zordur. Herkesin kendine yer bulabileceği bir oyun futbol. Güçlü olmanız ya da zayıf olmanız şart değil. Uzun da olabilirsiniz kısa da. Hızlı olmanız iyidir; ama top tekniğiniz varsa pekala bu zafiyetiniz absorve edilebilir. En kötü ihtimal tüm yeteneksizliğinize, beceriksizliğinize oyuna uzak olmanıza rağmen eğer top sizin ise yine takımda yer bulabilirsiniz.

Dünya Kupası’nın 20 Kasım’da başlamasıyla birlikte dünyanın en büyük futbol organizasyonlarından biri olan bu uzun maraton, milyonlarca insanın dikkatini de Katar’a çekti. Perspektif, Futbolda Saha Dışı yazı dizisinde kupanın “saha dışı dinamiklerini” merkeze alarak göç, kimlik, ulusalcılık gibi fenomenleri mercek altına alıyor. Serideki yazılara buradan ulaşabilirsiniz.
TIKLA

Futbolu Özel Yapan Seyircileri

Top deyince illa eski tabirle meşin yuvarlak da şart değil. Hayır, plastik topu da kastetmiyorum. Güney Afrika Cumhuriyeti’nde Mandela’nın da yattığı meşhur hapishanede siyasi mahkûmların kağıt parçalarından toplar yaparak takım kurmaları, turnuva düzenlemeleri bir anlamda bununla hayata tutunmaları muhteşem bir hikâyedir. Hatta bir adım daha ileri gidelim: Top olmadan da hayali bir top varmış gibi yaparak oynayabilirsiniz. Bu üç olayla ilgili çok güzel film sahnelerini hatırlatmam ve okurlara tavsiye etmem gerek. İlki Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Apartheid zamanını ve mahkûmların futbol ile hayata tutunmalarını anlatan “More Than A Game” filmi. İkincisi Uruguay’da gerçekleşen darbe sonrasını anlatan “12 Yıllık Gece” filmi. Filmde 10 yıl boyunca hücrede tutulan gençlik liderinin genel hapishaneye geldiği gün tek başına hava almaya çıkış sahnesi vardır. Diğer mahkûmlar, gençlik liderini görünce önce sevinç çığlıkları atar ardından da tezahürata başlarlar gol gol diye. Gençlik lideri ayağında top varmış gibi zarif çalımlar atmaya başlar karşısında kimse olmamasına rağmen ve kaleye yaklaşır. Sonunda da güzel bir vuruşla golü atar ve tüm hapishane inler…

Demem o ki futbol oynamak için topa bile ihtiyacınız yoktur. Fiziğiniz, mekânınız, şartlarınız ne olursa olsun bu oyunu oynamanın bir yolunu bulabilirsiniz. Biraz da bu yüzden dünyanın her yerinde böylesine sevilen bir oyuna dönüştü futbol. Bütün bunlar oyunun neden çok oynandığını açıklamaya yeter sanırız; lakin asıl futbolu başka yapan şey oynayanlar değil; seyredenler…

Futbol ve Aidiyet Duygusu

Oyunun, dünyanın birçok yerinde oynanıyor olmasına rağmen neden İngiltere’de modernize edilip bugünkü hâlini aldığına dair sorarak başlayabiliriz. Futbol, İngiltere’de modernleşti; çünkü sanayi devrimi ve ilk şehirleşme orada başladı. Futbolun gelişimini önce Avrupa’daki, sonra dünyadaki siyasi, ekonomik, kültürel değişimlerden bağımsız olarak okuyamayız. Temel olarak hikâye şöyle başladı gibi görünüyor. Kırdan kente göçen, bir anda kimlik ve aidiyet problemi yaşayan yığınlar zamanla çalıştıkları fabrikalardan “boş zaman”/ “dinlenme günü” haklarını koparınca o zamanı değerlendirecek bir hobiye ihtiyaç duydular. Köyde iken ait oldukları geniş bir aile, bir köy ve köklü ilişkilerin birikimi dostlukları vardı. Şimdi şehirde, ciddi bir kimlik bunalımıyla birlikte yaşam mücadelesi verirken futbol imdada yetişti.

Liverpoollu olmak hem nispeten ucuz bir eğlence, hem de güçlü bir aidiyet sundu insanlara. Buradaki güçlü ifadesini hafife almamanız için bir örnekle durumu açıklayayım izninizle: Napoli, 1986 yılında Maradona ile şampiyon olduğunda biri gidip şehrin mezarlığının duvarına şöyle yazmış: “Neler kaçırdığınızı bir bilseniz…” Ertesi sabah yazının altında başka renkte bir boya ile şöyle yazılıymış: “Kaçırdığımızı kim söyledi?”

Futbol, bir hayale aşık etmeyi başarır. Gerçeklikten uzak bir “biz” duygusu oluşturur. Herkes gerçek olmadığını bildiği bir şeye inanmış gibi yapar. Ve bu özellikleri ile modern insana, modern yetişkine aç olduğu bir şeyi verir: oyun oynamayı. Sahadakiler değil, tribündekilerdir asıl oyun oynayanlar. Çünkü onlar hayatı 90 dakikalığına da olsa ters yüz ederler.

Tüm bu özellikler, futbolu kent ve kimlik bağlamında sanayi devrimi ile şehirleşme süreci sonucunda bulunmaz bir araç hâline getirdi. Böylelikle futbol, gittiği her yerde inanılmaz bir bağ kurdu halkla. Benzer hikâye, paralel olarak ulus-devlet sürecinde başladı. Kutsal krallardan alınmış yetkilerle yeni modern devlet süreci başladığında ahalinin bir “ulus” olduğuna, “bir” olduğuna, yani bir “hayali cemaat” olduğuna ikna edilmesi konusunda bu kez kulüpler değil; milli takımlar devletlerin ve halkın imdadına yetişti. Ve işte bugünkü dünya kupası tam da böyle bir süreçte ortaya çıktı. Onu da sonraki yazıda konuşmak üzere hoşça kalın…

Erdal Hoş

Sakarya Üniversitesi’nde öğretim elemanı olarak görev yapan Erdal Hoş, TVNET’te futbol yorumculuğu ve Yeni Şafak Gazetesi’nde spor yazarlığı yapmaktadır.

Yazarın diğer yazıları
Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.
Yorum adedi#0

*Tüm alanları doldurunuz

Son Yüklenenler