Dosya: "Etnosentrizm" “İnsanı İçinde Yaşadığı Kültür Oluşturur, Genetik Özelliği Değil”

Roni Margulies, ırkçılıkla mücadele anlamında akla gelen ilk isimlerden bir tanesi. Fakat Margulies’in kimliğini tamamlayan başka unsurlar da var: Margulies sosyalist, devrimci, şair, yazar, siyonizm karşıtı ve belki en son olarak da Yahudi. Margulies ile ırk, ulus ve etnik kökenler ve tüm bu ayrışmaların doğurduğu sorunlar üzerine konuştuk.

Elif Zehra Kandemir 1 Mart 2014

Avrupa’da göçmenlere karşı olumsuz bakış, “Göçmenler işimizi kapıyorlar” gibi “akılcı” bahanelerin arkasına saklanabiliyor. Bu anlamda, Yahudilere karşı etnosentrik bakış kendisini hangi “makul” bahanelerin arkasında göstermiştir?

Yahudilere karşı Avrupa’daki ırkçılığın da Müslümanlara yönelik ırkçılıkla benzer bir temeli var. Örneğin 1900’lerin başlarında doğu Londra, doğu Avrupa’dan gelen göçmen Yahudilerin bölgesi ve hepsi işçi ve yoksul olan bu Yahudilere karşı o zaman bugünküne çok benzer bir dil kullanılıyor; yani, “İşimizi çalıyorlar, konutlarımızı dolduruyorlar.” gibi ekonomik temelli bir ırkçılık var. Bugün Avrupa’da antisemitizm, Müslümanlara karşı dile getirilen ırkçılıktan çok da farklı değil bence, ama çok daha köklü. Zira Avrupa’nın geçmişte İslam’la doğrudan bir teması yok. İslam’a karşı ırkçılığın kökeni, İslam’ın ortaya çıkmasıyla başlıyor, Haçlı Seferleri, Osmanlı’nın İstanbul’u alması, Viyana Kuşatması ya da Balkanları Osmanlı’nın ele geçirmesiyle pekişiyor. Bütün bunlar Avrupa’da travmatik etkiler yapıyor. Ama Balkanlar dışında batı Avrupalı birisi, İslam’la birebir karşılaşmıyor. Karşılaşmaya başlaması bizim göçümüzle başlıyor. Öncelikle bunu böyle düşünmek ve tarihsel kökenleri unutmamak gerek.

Yahudilerin tarihsel olarak Müslümanlardan farklı olarak karşılaştıkları bir ırkçılık var. Örneğin onların toprakla uğraşmalarının, sanayide yer edinmelerinin engellenmesi Müslümanlar için geçerli değil. Bir diğer fark, Yahudiler 19. yüzyılda, doğu Avrupa’da göçmen değil, yerli halk. Dolayısıyla kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla feodal yapılar sallandıkça ortaya çıkan krizlerde hep suçlu olarak zaten ayrı duran bu cemaat gösterilmiş.

Etnosentrist düşüncede, “öteki”nin kabul edilebileceği çok dar çerçevelerin çizildiğini görüyoruz. “Makbul etnik azınlık” çerçevesi ile ilgili neler söylersiniz?

Bence “makbul Yahudi” veya “makbul Müslüman” diye bir şey yok. Türkiye’de dönem dönem gayrimüslimlerin Türkleştirildiğini görüyoruz. Bazı gayrimüslimler de zokayı yutarak diyorlar ki: “Madem Türklerin çoğunlukta olduğu bu topraklarda yaşıyorum, ben de Türk olayım.” Böylece çocuğuna Türk ismi takıyor, Türkleşme çabası içinde oluyor. Ancak, “Benim gibi olursan, Türkleşirsen seni kabul ederim” gibi bir anlayış yok. Bence makbul Müslüman da yok. Sanki varmış gibi konuşulur, devlet öyleymiş gibi davranır; ama makbul Müslüman, Müslüman değilmiş gibi yaşayan kişidir. Yine de fişlenir; devlet onun şu an makbul davrandığını, ama aslında çok da makbul olmadığını düşünür.

II. Dünya Savaşı’nda Yahudilerin biyolojik olarak ikinci sınıf vatandaş sayıldığını görüyoruz. Bazı ırk ya da etnik grupların doğuştan eksik olduğunu “kanıtlamak” için sarf edilen çabanın ardında ne yatıyor?

Irk, millet, ulus, bütün bu kavramlar kapitalizmin yükselmesiyle yaratılmış kavramlar. Mesela Türklük anlatılır durur bize; Osmanlı’nın efsanevi kahramanları Köse Mihal, Gazi Evrenos Bey gibi isimler Bizanslı Hristiyanlar. Atilla Avrupa’yı işgal ettiğinde önde gelen danışmanlarından bazıları Avrupalı Hristiyanlar. “Sen Bizanslısın, ben Türk’üm” gibi bir algı yok o zamanlar. Bunlar daha sonra ulus devletlerin kurulmasıyla ortaya çıkıyor.

Irkçılığa gelirsek, Batı’daki en temel, en eski ırkçılık siyahlara karşı ırkçılık. Bunun maddi temeli çok açık bir şekilde emperyalizmle başlıyor. Afrika’yı hallaç pamuğu gibi atıp insanları köle olarak pamuk tarlalarında çalıştıranlar, bu davranışlarını bir şekilde meşrulaştırmaya ihtiyaç duyuyorlar. İngiliz, İspanyol veya Hollandalı bir köle taciri ve o taciri ordusuyla destekleyen devlet bunu niye yaptığını, bir başka insanı niye köleleştirdiğini kendi halkına anlatmak zorunda kalmış, bu sömürüyü, “Bunlar aslında insan değil.” diye meşrulaştırmaya çalışmıştır. Beyaz olmayan insanların köleleştirilmesi, ekonominin temel unsuru hâline geldiği zaman, “Bir başka insanı hangi hakla tüm haklarından mahrum edersin?” sorusuna kapitalizm şu cevabı vermiştir: “Bunlar tam da insan değil, bunlar maymunla insan arası bir şey.” Bugün böyle bir şeyi duymak bizim tüylerimizi diken diken ediyor. Ama 18. ve 19. yüzyılda emperyalizmin, köle ticaretinin şanlı döneminde bunu anlatıyorlar.

Bu anlatıyı bilimsel temellere dayandırmaya çalışan sözde bilim adamları çıkıyor; kafatası ölçmeye başlıyorlar ve siyahların aslında tam insan olmadıklarını söylüyorlar. Böylece bugünkü siyahlara karşı ırkçılığın bütün temel ögeleri o dönemde ortaya çıkıyor. Ondan sonra bu ırkçılık, bütün dünyadaki insanları da ırklarına göre sıralama ve bir hiyerarşiye dökme şeklini alıyor.

Yani etnik olarak “diğerleri” dediğimiz gruplar, aslında ekonomik temelli olarak ortaya çıkıyorlar. Peki toplumda hâkim olan etnik temelli ayrışmaları nereye koyacağız?

Tabii ki halk arasında ötekileştirme var. Örneğin Batı’da halk arasında siyahlar hakkında ön yargılar vardır. Kişi belki siyahlara karşı değildir, ama yine de siyahların beyazlar kadar “gelişkin” veya “akıllı” veya “üstün” olduğunu düşünmüyordur. Bu bence bugün de yaygındır Batı’da. Neden böyle düşündüğünü sorsanız birisine, cevap vermekte zorlanır. Çünkü bu, üzerinde düşünmeden, kafasının çok derinlerinde beslediği bir ön yargıdır. Batı kültüründe 200 yıldır, “Siyahlar geri” diye anlatılmasının bir sonucu olarak, bu kültürün içinde doğan, büyüyen insanın kafasında bu düşünce farkına bile varmadan yer eder. Aynı şey Avrupa’da Müslümanlara bakış için de geçerli. Irkçı değilse bir Batılı, İslamofobi’yi yanlış bulur. Ama yanlış bulanların bile kafalarının bir yerinde, Muhammed’in ortaya çıktığı günden beri Hristiyan kültüründe var olan “Müslüman’ı kötü gösterme çabası”nın izleri vardır.

Kitabınızın “yabancı şairler” raflarında bulunduğundan ya da “Ne kadar güzel Türkçe konuşuyorsunuz!” gibi tepkilerle karşılaştığınızdan bahsediyorsunuz. İnsanların sizi “öteki” olarak nitelemesi nasıl bir duygu?

En yaygın ırkçılık, ırkçılık olduğunun bilincinde bile olmayan ırkçılıktır. Türkiye’de bir kamuoyu yoklaması yapsak ve sorsak, “Yahudiler dünyayı kontrol ediyor mu?” Ezici bir çoğunluk çıkar, “Evet” diyen. Veya desek ki, “Yahudiler birbirini kollar mı? Yahudiler kendi çıkarları için her şeyi yapar mı?” Ezici çoğunlukla “Evet” cevabı alacağınızdan emin olabilirsiniz. Bu ırkçılıktır. Çünkü “Yahudiler” diye bir şey zaten yok. Ukrayna’da köylü bir Yahudi, New York’ta zengin banker bir Yahudi, Türkiye’de, Balat’ta bakkal bir Yahudi var. Bunların kültürleri bile aynı değilken, niye yanındaki 70 yıllık arkadaşı olan Müslüman bakkalı değil de birbirini kollasın? Ayrıca “Yahudiler” diye bir grup düşünüp, sırf Yahudi olduğu için bu grubun her bir üyesine ortak bir özellik atfetmek, “Irk nedeniyle şu özelliğe sahiptir.” demek ırkçılıktır. Bu özelliğin değerli ya da değersiz olması fark etmez, çünkü ırklar insanlara ortak özellikler vermez. İnsanı içinde yaşadığı kültür oluşturur, genetik özelliği ya da ırkı değil.

Peki ırk, ulus, millet kavramlarıyla alakalı bu düşüncelere sahipken birisi size, “Sen Yahudisin.” dediği zaman ne hissediyorsunuz?

Bunun bir yelpazesi var. Ben ırkçılığın ya da Yahudiliğin sosyolojik, tarihsel kökenlerini bildiğim için benim yaklaşımım farklı oluyor. Daha akılcı yaklaşıyorum. Eğer karşımdaki ikna edilebilecek biriyse, “Bu adamla konuşmak gerek. Yanlış düşünüyor, ama farkında değil.” deyip, oturup konuşuyorum. Yelpazenin bir ucu bu. Ama öbür ucu da şu: 70 küsür milyonluk bir ülkede, gayrimüslim azınlıkların eziyet gördüğü bir tarihin sonrasında Yahudi bir ev kadını, yaşlı bir Yahudi bakkal, Ermeni bir marangoz böyle bir şeyle karşılaştığı zaman korku duyar. “Acaba bize yine bir şey olur mu?” diye düşünür. Kendisini çaresiz hisseder. Olaya daha siyasi bakıp, “Bununla nasıl mücadele edebilirim?” diye düşünmekten, gariban bakkalın yaşlı karısının duyduğu korkuya kadar bir geniş yelpaze var. Bunların hiçbiri olumlu değil. Benimki bence en olumlusu, çünkü ırkçılığın kaçınılmaz bir şey olduğunu düşünmediğim için, “Bunu değiştirmek gerekir.” diye mücadele ediyorum.

Peki hiç mi duygusal yaklaşmıyorsunuz? Ben hayal kırıklığı ve küskünlük hissederdim herhalde.

Küskünlük tabii ki oluyor. Bakın, bir gösteri, bir siyasi yürüyüş sırasında kaldırımdan küfür eden birisi öfke uyandırır; küskünlük değil. Ama tanıdığınız birisinin “ağzından laf kaçırması” çok büyük bir kırgınlık yaratıyor. Bir sohbette ağzından bir şey kaçıyor Yahudilerle ilgili mesela. O an anlıyorum ki var aslında bütün bunlar kafasında.

Etnosentrist düşünceye sahip kişiye göre kendi grubu “dünyanın en güzel değerleri”ne sahiptir. Bu, insana kendisini huzurlu hissedebileceği bir ortam sunuyor aslında. Böyle bir durumda kişi, içinde bulunduğu grubun hatasız olduğu düşüncesinden uzaklaşıp kendisini sürekli yargılamak zorunda kalacağı bir bakış açısına neden geçiş yapsın ki?

O yüzden bırakmıyor zaten çoğu zaman bu düşünceyi. Bu dediğiniz Türkiye’de kendisini şöyle gösterdi. Özellikle Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra “Hepimiz Ermeniyiz” pankartları taşınarak yürüyüşler yapıldı. Soykırım konusu çok gündeme gelir oldu. Bunların sonucunda birileri, “Türk’üm demeye korkar olduk.” gibi bir tepki gösterdi. Burada şunu belirtmek lazım: Zaten 70 milyonun, 69 milyon 950 bini sensin. Burada senin korkun söz konusu değil, sen niye korkuyorsun?

Etnosentrist düşüncede “diğerleri”nin pek de “iyi” olmadıkları algısını göz önüne alarak sormak istiyorum: İstanbul Yahudilerini, İstanbul’da yaşayan diğer gruplardan ayıran neler vardı?

Bazı farklar olduğu kesin. Ama o farklar bence dinî nedenlerden kaynaklanmıyor. Mesela Yahudi şehirlidir. Osmanlı’da bu biliniyordu. Osmanlı devşirme sisteminde kentli çocuğun alınıp istenilen şekilde eğitilmesi zor olduğu için Yahudilerden çocuk alınmıyordu. Kentlilik, ezici çoğunluğu çok yakın geçmişe kadar köylü olan bir toplumda farklılık yaratan bir şey. Ama İzmirli, İstanbullu veya Edirneli bir Yahudi ailesinin günlük yaşamı, aynı şehirlerde yaşayan ama köyden yeni gelmemiş olan bir Müslüman ailesinin yaşamından çok az farklıdır. Şöyle örnek vereyim kendi hayatımdan: Ben çok tipik İstanbullu orta sınıf bir ailenin çocuğuyum. Gittiğim okullar, bu sınıftan insanların gittiği okullar idi. Örneğin ben liseyi Robert Koleji’nde okudum. Bu okullarda benim arkadaşlarımın çoğunluğu Müslüman ailelerin çocuklarıydı ve benden hiçbir farkları yoktu. Aynı şeyleri yapar, aynı oyunları oynar, aynı filmlere gider, aynı kitapları okurduk. Çünkü sınıfsal durumumuz aynıydı ve aynı kentte yaşıyorduk. Tek fark onların evinde Kurban Bayramı kutlanırdı. Ama bunlar da Kemalist ailelerin çocukları olduğu için bayram da öyle abartılarak kutlanmazdı. Bizim evde de başka bir bayramda annem özel bir yemek yapardı. Ama benim ailem de dindar bir aile olmadığı için o da çok abartılı olmazdı. Yani sınıfsal farklılıklar, dinî farklılıklara oranla bence daha belirgin.

Tarihsel olarak, Yahudilerle Müslümanlar arasında bir düşmanlık değil, sıkı toplumsal ilişkiler olduğunu gözlemliyoruz. İki grup içindeki bugünkü etnosentrist, hatta düşmanca bakış nasıl aşılır?

Ben de eski bir düşmanlığın olmadığını düşünüyorum. Bir kere Müslümanlar için ırkçılık yapmak yasaktır. Kitap’ta kavmiyetçilik yasaktır, çok net. Ayrıca Müslümanlığın da, Yahudiliğin de ortaya çıkışından çok daha önce aynı coğrafyada beraber yaşayan insanlar bunlar; niye düşmanlık olsun aralarında?

İslam dünyasında o ya da bu şekilde kendisini gösteren antisemitizmin temelinde 1948, yani İsrail devletinin kuruluşu yatar ve bugün İslam coğrafyasında kullanılan antisemitist motiflerin hepsi Hristiyan antisemitizminden gelir; İslam’da böyle bir köken yok ki. “Siyon Liderlerinin Protokolleri” kitabı, düzinelerce yayımlanmıştır Türkiye’de. Hâlbuki bu Rusya’daki antisemitist bir adamın uydurması. “İğneli fıçı” ya da Yahudilerin Pesah Bayramı’nda Hristiyan çocuk kesip kanını içtiği gibi iddialar Türkiye’de bilinir; ama bunlar Avrupa’da Hristiyanların ürettiği ırkçılığın ürünüdür. İşin ironik yanı da budur zaten, İslam’da yok ırkçılık, Hristiyanlık’ta ise çok eskiden beri var.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz. Bunu yaparken Yorum Kurallarımızı dikkate alın lütfen.

    • *Tüm alanları doldurunuz

DİĞER DOSYA YAZILARI

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar