Dosya: "Etnosentrizm" İslam’ın Etnosentrizme Bakışı

Etnik kimlik siyasetinin giderek yaygınlaştığı ve belirli bir etnik kimliği merkeze alarak diğerlerine yönelik ırkçı, dışlayıcı tutumları benimseyen politik yapıların güç kazandığı günümüzde, İslam’ın etnosentrist düşünceye karşı öğretileri büyük önem taşıyor.

Etnosentrizm (ya da etnosentrisizm); insanın hayat felsefesini etnik kimlik merkezli olarak inşa etmesidir. Düşünce ve davranışların belirlenmesinde belirli bir etnik kimliğin ya da yapının belirleyici bir değer olarak kişi veya toplum yaşamında ön plana çıkması, etnik kimlik temel alınarak sosyal çevreyle ilişkilerin düzenlenmesi temayülüdür. Etnosentrik dindarlık ise kişinin din ve dinî yaşam algısının etnik temele dayalı olarak şekillenmesidir.

Etnosentrik dindarlığın temellerini, etnik kimliğe yönelik bir ilahi seçilmişlik ya da diğerlerinden üstünlük fikrinde aramak gerekir. Hangi inanç sistemine bağlı olursa olsun dünya genelinde birçok kişi ya da sosyal grup, mensup olduğu etnik aidiyeti düşünce ve davranışlarında belirleyici olarak görmekte ve etnosentrik dindarlık anlayışını gerektiğinde kendi dinî kaynaklarından ve değerlerinden hareketle -bu kaynaklar ve değerler gerçekte buna imkân vermiyor olsa bile- temellendirme/meşrulaştırma yoluna gitmektedir.

“Allah’ın dini” olarak İslam, insandan Allah’ın mutlak birliğini ve O’nun iradesini yaşamının merkezine almasını ister. Bu bağlamda İslam inancında “tevhid” olarak adlandırılan öğreti, hayata Allah merkezli olarak bakmayı, Allah’ın iradesinin beyanı olarak Kitabullah’ı her inanç, düşünce ve davranışın temel referansı olarak kabullenmeyi ifade eder. İslami öğreti, inananların tabi oldukları etnik kimlikler de dahil her durumu dinin temelini oluşturan tevhid öğretisi doğrultusunda açıklar. Bu bağlamda İslam, etnik kimlikleri insanın var oluşuna yönelik bir gerçeklik olarak kabul etmekle birlikte, bunu insanın sosyal ilişkilerinde belirleyici bir farklılık olarak görmez; etnik ve soy farklıklarının yalnızca insanlar arasında bir “tanışma” aracı olduğunun altını çizer. Allah katında üstünlüğün ise, ancak Allah’a itaat yoluyla yakınlaşmanın ifadesi olan takva ile olduğunu vurgular: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.” (Hucurât suresi, 49:13) Burada Kur’an’ın kullandığı “taarruf”, yani birbirini anlama ve tanıma kavramı oldukça önemlidir. Bu kavram insanların etnik ve soy farklılıklarının yok edilmesi gereken hususlar değil, birbirini anlamaya ve tanımaya yönelik bir zenginlik olduğuna işaret etmektedir. İslam etnosentrizme ve yol açtığı kabilecilik, kavmiyetçilik, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı gibi hastalıklara karşı olanca gücüyle mücadele etmektedir. Bu bağlamda İslami kaynaklar Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a herhangi bir üstünlüğünün olmadığını vurgulamakta; ırk, renk ve cinsiyet ayrımının insanlar arası ilişkilerde belirleyiciliğini reddetmektedir.

İslam’ın bu temel yaklaşımına rağmen günümüzde etnik kimlik siyasetiyle sosyal tutum ve davranışlarda etnosentrik yaklaşımların çeşitli İslam toplumlarını da bir virüs gibi istila ettiğini görmek gerçekten üzücüdür. Müslüman halkların tevhid merkezlilikten etnosentrizme nasıl ve neden evrildiği sorusu, üzerinde durulması gereken ciddi bir problem olarak karşımızdadır.

İslami kaynakların kavmiyetçiliği ve ırkçılığı mücadele edilmesi gereken hastalıklar olarak tanımlamasına rağmen etnosentrik yaklaşımlar, kimi dinî argümanlarla âdeta meşrulaştırılmaya çalışılmakta ve etnosentrizmi esas alan bir dindarlık tipolojisi üretilmektedir. Hatta belirli bir etnik kimliğin yüceltilmesine yönelik dinî referansların üretilmesinde bir beis görülmemektedir. Bu konuda Araplar, Türkler ve benzeri etnik unsurların faziletlerini belirtmek üzere üretilmiş birçok literatürün tarihte ortaya çıktığını hatırlamak yeterli olacaktır.

Etnosentrik dindarlık anlayışının gündelik hayatta sosyal davranışlara yansıması, en basit örneğiyle, farklı etnik aidiyete sahip olanları dışlama şeklinde tebarüz etmektedir. Bu ötekileştirme bağlamında gündelik yaşamda kişi, komşuluk ve arkadaşlık ilişkilerinden akrabalık tesisine ve sosyal-siyasal birlikteliklere kadar, farklı etnik kimliklere karşı dışlayıcı bir tutum izlemektedir. Öyle ki özellikle çok kültürlülüğün daha görünür olduğu toplumlarda farklı Müslüman toplulukların her biri âdeta kendi gettosunu oluştururak birbirinden uzaklaşmaktadır. Hatta Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları toplumlarda bile Müslüman cemaatlerin, sahip oldukları camileri, mescitleri, sivil toplum kuruluşlarını ve benzeri sosyal yapıları yalnızca ait oldukları mezhep ve dinî meşrep bağlamında değil, etnik temelle de birbirinden ayrıştırdıkları, daha da kötüsü birbirlerini âdeta rakip olarak gördükleri bilinmektedir.

Etnosentrik dindarlık anlayışı, Müslümanlar arası ilişkilerde ümmet bilincinden ziyade ulus/kavim merkezli bir anlayışı ön plana çıkarmaktadır. Bu anlayış, ulusal aidiyeti vurgulayan bir din yorumunu üretmekte ve dolayısıyla “Arap İslam’ı”, “Türk İslam’ı” gibi İslam’ın evrenselliğine aykırı din algılarının oluşmasına imkân sağlamaktadır. Bu algılar doğrultusunda kişi, dinin anlaşılmasında ve yaşanılmasında kendi etnik kimliğini merkeze alıp, ait olduğu etnik kimlik mensuplarını, “en rafine Müslümanlar” olarak tanımlarken diğer Müslümanları ötekileştirmektedir. Bu ötekileştirmede farklı etnik kimliklere yönelik ön yargılar önemli rol oynamaktadır.

Etnik aidiyeti hayatın merkezine alan bu zihniyetten kurtuluş, dini, yani İslam’ı doğru anlamakla; sahih kaynaklarından, Allah’ın kitabı Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in Sünnetinden hareketle İslami değerleri kavramakla mümkündür. İslam’ın bize öğrettiği; rengi, milliyeti ve cinsiyeti ne olursa olsun insanın “eşrefi mahlukat” olarak ve “en güzel surette” yaratıldığı gerçeğini ve “yeryüzünde bir halife” olarak yaratılan insanın kendi rengini, milliyetini ve cinsiyetini seçme özgürlüğü olmamakla birlikte doğru ve yanlışı seçme konusunda bir özgürlüğe sahip olduğu ve bu seçim özgürlüğü konusunda da sorumluluk taşıdığı vurgusunu hatırda tutmak bizleri hastalıklı etnosentrik din ve dindarlık anlayışından kurtaracaktır.

ETİKETLER:

    0 Adet Yorum Var

    Bu yazıyla ilgili yorumunuzu paylaşabilirsiniz!
    Perspektif açık bir tartışmayı teşvik eder. Fakat bununla birlikte ırkçılık ya da farklı gruplara yönelik aşağılama içeren her türlü yorum editörün süzgecine takılacaktır.

    • *Tüm alanları doldurunuz

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar