Müslüman Cemaatlerle Devlet Anlaşmaları “İfade Özgürlüğü Yeni Irkçılığın Dışa Vurumu”

Prof. David Theo Goldberg Kaliforniya Üniversitesi İnsan Araştırmaları Enstitüsünün direktörü. Eleştirel ırk teorisinin önde gelen bilim adamlarından biri olan Goldberg ile ırk, ırkçılık ve mülteci krizi üzerine konuştuk.

3 Kasım 2016

Irk ve ırkçılık meselesi dünyada en çok tartışılan konulardan biri. Ancak her ikisinin de tanımına dair ciddi bir tartışma var. Siz bu iki kavramı nasıl tanımlıyorsunuz?

Irkçılık bir “ırka” mensup kişileri, varsayılan aidiyetleri üzerinden kendilerine isnat edilen nitelikler veya davranışlar nedeniyle dışlama veya istismar etme, saf dışı bırakma (yok etme yahut uzaklaştırma), aşağılama ve reddetme girişimidir.

Stuart Hall’un bize öğrettiği üzere ırk ırkçılığı doğurmaz, tam tersi ırkçılık ırkı doğurur. Yani dışlama, istismar etme, saf dışı bırakma veya aşağılama dürtüsü kendilerine uyduruk ve basmakalıp özellikler yakıştırılarak kötülenen gruplar üretme dürtüsüne sebep olur.

Kurumsal ve yapısal ırkçılık arasındaki fark nedir?

Kurumsal ırkçılık bir kurumun kendi örgütsel kural ve teamüllerine dayanarak ürettiği veya uyguladığı ırkçılıktır. Örneğin bir devlet herhangi bir ırka mensup kişileri bazı iş kategorilerinden dışlayan düzenlemeler ihdas etmiş olabilir. Bir banka, personeline belli bir ırka mensup kişilere kredi vermemeleri yönünde telkinde bulunabilir. Bir geçici işçi bulma bürosu sadece geçici işçi talep eden firmanın semtinde yaşayanların oraya işçi olarak önerilmesine dair bir kural benimseyebilir ki; görünüşte hiç de ırkçı gibi durmayan bu kural ırk ayrımının hüküm sürdüğü muhitlerde ırkçılığın devamına hizmet eder. Büronun söz konusu kuralın sakıncaları hakkında uyarılmasına rağmen hâlâ aynı uygulamada ısrar ettiği durumlarda ise bu durum kurumsal ırkçılıktan kasıtlı kurumsallığa dönüşür.

Yapısal ırkçılık ise zamanla toplumsal veya kurumsal yapılar içerisinde onları oluşturan dokunun bir parçası olarak sistemleşmiş ırkçılığın adıdır. Sosyo-kurumsal yapılar zaman içinde ırksal ayrım gözeten pratikler üretir hâle geldi. Örneğin ABD’deki işsizlik oranı ne olursa olsun siyahi vatandaşların işsizlik oranı beyazlarınkinin her zaman iki katı olmuştur. Bu tarih boyunca yerleşmiş, zamanla derin toplumsal yapılar içerisinde kökleşmiş ve ırk ayrımına dayanan pratikler üreten koşulların bir sonucudur. Bu koşullar ırklara göre ayrılmış yerleşim yerleri, eğitim kurumları, eğitim olanakları, ırklara göre değişen sağlık imkânları ve yüksek konut ve araç kredileri gibi pratikleri de içermektedir ki, tüm bunlar ırklara göre değişen yoksulluk oranları arasındaki uçurumu derinleştirmektedir.

Örneğin geçici işçi bulma bürosu, biraz önce bahsettiğim kurumsal kuralın ayrımcı olduğuna ilişkin aldığı uyarıya o kuraldan vazgeçerek, fakat refah seviyesi yüksek muhitlerde bulunan ofislerinin aynı uygulamada kalmasına ısrar ederek cevap verebilir. Bu durumda yoksul semtlerden iş bulmak için gelenler bu acenteyi ziyaret etmek için daha uzun mesafeler kat etmek zorunda kalacak ve bu onların iş ararken daha fazla vakit ve para harcamalarına neden olacaktır. Böylece kurumsal ırkçılık bariz bir şekilde yapısal ırkçılığa dönüşmektedir.

Kurumsal ve yapısal ırkçılığın aksine bireysel ırkçılık ise bir şahsın ırksal olarak tanımladığı birey veya gruplara karşı ayrımcılık yapmak ya da onları küçük düşürmek maksatlı veya bu etkiyi yaratan ifade veya eylemleriyle ilgilidir. Irkçılık bilhassa kasıtlı ayrımcılık durumunda görünür olur. Belki bireyin ayrımcılık niyeti olmasa da ayrımcı eylemleri hakkında uyarıldığı hâlde bu muamelesini değiştirmeyi reddeden bir şahsın kasıtlı olarak ırkçılık yaptığı söylenebilir.

ABD pek çok insan tarafından farklı kültürlerin bir arada yaşadığı bir özgürlükler ülkesi olarak görülürken, Obama’nın ilk siyahi ABD başkanı olarak seçilmesi de ülke için yeni, ırkçılık-sonrası bir dönemin başlangıcı olarak addedildi. Ancak Amerikan polisinin siyahi vatandaşlara yönelik artarak devam eden keyfî infazları ve Amerikalı Müslümanlara ve Latin Amerikalılara karşı işlenen nefret suçlarının yanı sıra ırkçı vaatleriyle Amerikan seçmeninden önemli ölçüde destek gören bir başkan adayı madalyonun karanlık yüzüne işaret ediyor. Irkçılık çokkültürlü Amerikan toplumunu ele geçirmiş olabilir mi?

“Irkçılık-sonrasılık” (İng. “Post-raciality”) genel olarak ve ABD özelinde ırkçılığın tarihsel olarak en son dışavurum şekli. Hem ABD’nin medeni haklar geleneği, hem de apartheid karşıtı hareketler, ırkçılık karşıtı idealin ürünüydüler. 1980’lerden 2000’li yılların başlarına kadar Kuzey Amerika, Avrupa, Avustralya ve Güney Afrika’da çokkültürlülük ırkla alakalı meselelerde uygulanan öncelikli politika oldu. Çokkültürlülük, etnik ve ırksal olarak heterojen toplumlarda dünyanın farklı yerlerinden ucuz işgücü olarak gelen insanların varlıklarına bile tahammül edemeyen çoğunluk toplumunda kültürel olarak gelişmelerine imkân oluşturdu.

Bu duyarlılık 11 Eylül’ün bir sonucu olarak zaten yerel halkta artmakta olan güvensizlik ve buna bağlı düşmanlıklar neticesinde aşınmaya başladı. Henüz yeni bin yılın ikinci on yılına girmeden, yeni gelen yabancıları ve farklı kültürlerin mensuplarını Batılı ev sahibi ülkelerin hâkim duyarlılıklarına uygun olarak “asimile etme”de başarısız olan Angela Merkel ve David Cameron gibileri tarafından çokkültürlülüğün “öldüğü” beyan ediliyordu. Obama’nın 2008’de ABD Başkanı seçilmesiyle sinyali verilen ırkçılık-sonrasılık, kuzey küre toplumları için en azından bir beklenti olarak ortaya çıktı.

Şayet hâlihazırda ırkçılık-sonrası bir dönemde olup olmadığımızı soracak olursanız bu sorunun cevabını elimizdeki bulgular zaten veriyor: Şu an bundan çok uzağız! Obama’nın seçilmesi yeni ırkçılıkların yayılmasını önleyeceği yerde önünü açtı. Vatandaşlık hakları ve apartheid karşıtı hareketler ırkçılığın ölmesini değil, diri diri gömülmesini sağladı. Obama’nın seçilmesinin ardındaki yapısal koşullar ırkçılığın yeniden dirilmesine ve neşvünema bulmasına neden oldu. Bu nedenle “ırkçılık-sonrasılığı” ciddiye alarak farklı bir soru sormamız gerekiyor: “Irkçılık-sonrası” kavramı şu anda ne tür bir işlev görüyor? “Irkçılık-sonrasılık” iddiası aslında ırkçılığın yeni yüzü mü?

Şayet “ırkçılık-sonrasılığı” ırkçılığın çağdaş bir modeli ve günümüzün ırkçılığı olarak düşünürsek, onun toplumsal mantığı “Are We All Post-racial Yet?”’ başlıklı kitabımda ortaya koyduğum gibi açıklanabilir. Çağdaş ırkçılık, ırkçılığın kendi geçmişiyle olan bağlantılarını siler ve ırkçılığın yapısal ve kurumsal boyutlarını inkar ederek onu ara sıra cereyan eden bir takım taşkınlıklara indirger; böylece de işin sorumluluğunu bazı sorunlu bireylere atar. Bu “bir takım taşkınlıkları” mümkün kılan geniş sosyal etmenler ise yalnızca sorumluluktan muaf tutulmakla kalmaz aynı zamanda giderek görünmezleşirler. Esasında ırkçılığın tespiti gittikçe daha da zorlaşıyor, zira bariz ırkçı dil artık yok oluyor. Irk ortadan kalkarken, ırkçılık hızla çoğalıyor. Bireyler ırkçı bir biçimde kendilerini ifade ettikleri hâlde ırkçı bir kasıtları olmadığını öne sürerek bu davranışlarını inkâr edebiliyorlar. Özür dilerlerse bu özrün nedeni “onların” muhatabı kırmış olduklarını düşünmeleri değil, “muhatabın” söylenen söz sebebiyle alınmış olmasıdır. Böylece hem hakaretin hem de incinmenin sorumluluğunu mağdura yüklerler. Dolayısıyla ırkçı davranışlar sergileyenler bunları inkâr etme ve sonrasında da inkâr ettiklerini inkâr etmeye eğilimi gösterirler. Irkçı eylemler böylece tekerrür eden ret ve inkâr sisi içinde kaybolur. Aynı zamanda tam tersine ırkçılığı kötülerken ona efsanevi bir konum biçip onu ayakta tutan ve çoğaltanlar da vardır. Bizler bilhassa şimdi “ırkçılık-sonrası” durumu yaşıyoruz çünkü kendimizi ırkçı yollarla ifade edelim ya da etmeyelim, bu kusurları aklayan bir toplum içinde yaşamak zorunda bırakıldık.

Bu durumda ırkçılık açık ırkçı göndermeler içeren bir dilin yokluğunda daha kolay çoğalır. Amerika başta olmak üzere her yerde günlük yaşamın “Trump’laşması” işte bu yüzden.

Irk ve ırkçılık tartışmalarının Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bastırıldığını, ırkçılığın yalnızca bazı aşırıcı gruplara hasredilerek ve çoğunlukla bireysel düzeyde gerçekleştiği öne sürülerek “diri diri gömüldüğü”nü söylüyorsunuz. Bu tutum Avrupa toplumlarında günlük hayattaki ırkçılık sorununu nasıl etkiliyor?

Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “ırk” kavramı insan topluluklarını ayrıştırmanın önüne geçebilmek için bazı ülkelerde kültürel olarak, bazı ülkelerde ise (Almanya gibi) kanunen yasaklanmıştı. Bu kavram sadece bitki ve hayvanları tanımlamak için kullanılacak şekilde daraltıldı. Sonuç olarak ırka dayalı ayrımcılığı tanımlamak zamanla daha da zorlaştı. Irkçılık olgusu kavramsal olarak tanımlanamadığında onu –sokakta, okulda ya da iş yerinde maruz kalınan sözlü tacizden, ırkçı şiddet olaylarına varana kadar- günlük hayatta karşılaşılan hâliyle “ırkçılık” olarak tanımlamak da zorlaştı. Zamanla Avrupa devletleri ırkçı ayrımcılığı elbette yasakladılar. Fakat olayları gerçekleştikleri anda açık bir biçimde tanımlayacak araçlardan yoksun oldukları için tespit ve yaptırım, imkânsız olmasa da zor hâle geldi.

Örneğin Fassbinder isimli yönetmen “Ali: Fear Eats the Soul” isimli çarpıcı filminde 1970 Almanyasında ırklar arası aşkın imkânsızlığına kafa yordu. Bilinmeyene, farklı olana, olağandışına dair korku ve yerleşik toplumsal normları tanıma konusunda yaşanan başarısızlık, kendinden olmayana karşı ret ve hatta şiddete dönüşür. Şüphe günlük yaşamı istila ederek sosyal ilişkileri zehirler ve kopma noktasına getirir.

Bunu söylemek çok hoş olmasa da savaş sonrası Avrupa’nın pek çok ülkesi ırkçılık anlayışını Yahudi karşıtlığı üzerinden biçimlendirdi. Bu Avrupa’da yüzyıl ortasında yaşanan travmatik tecrübenin ardından anlaşılabilir bir şeydi. Fakat bu anlayış bugün Avrupa’nın güncel “ötekileri”ne karşı beslediği korku ve şüpheyle ve ırkçılığın yaygın ve çağdaş biçimleriyle yüzleşme refleksinin zayıflamasına neden oldu. Avrupalı siyahiler, Araplar ve genel olarak Müslümanlar bu nedenle karşılaştıkları toplumsal ret karşısında ciddi bir bedel ödüyorlar.

Başından beri Avrupa asla ırksal olarak “Avrupalı” olmamıştır. Modern Avrupa’nın 15. yüzyılda ortaya çıkışından bu yana Avrupa her zaman heterojen bir yapıda teşekkül etmiştir. Onun ırk açısından homojen olduğu tasavvuru çeşitli biçim ve derecelerde sürekli yinelenen baskı, gizleme, ret ve ötekileştirme yoluyla üretilip çoğaltılmak zorunda idi. Son dönemde Avrupa’da diri diri gömülmüş olan ırkçılığın yeniden mezarından çıkarıldığına şahit oluyoruz.

Etnik azınlığa mensup gençler arasında görülen yüksek işsizlik, suç ve okuldan atılma oranları genelde sosyal çevre ve hatta etnik kökenle ilişkilendiriliyor. Kurumsal ya da yapısal ırkçılık bunda rol oynuyor mu?

Topluma ya da toplumdaki aidiyet göstergesi olan kural ve pratiklere uyum sağlayamamış kişiler toplumsal yabancılaşma eğilimi gösterirler. Bu durum edilgen bir profil yarattığı gibi aidiyet hissinin zayıflamasına ya da hepten yok olmasına sebep olur. Bunun işaretleri göze görünür cinsten olmayabilir. Şöyle denir örneğin: “Aramıza hoş geldiniz, fakat bizden biri değilsiniz, dili (iyi) konuşamıyorsunuz, garip gelenek görenekleriniz var.” Kavramın isim ve fikir babası Philomena Essed’in 1990’ların başlarında tanımladığı “günlük hayattaki ırkçılık”, kurumsal ve yapısal düzenin ve nihayetinde gündelik hayat pratiklerinin ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Okul hayatında gençler itilip kakılıyor, zulme uğruyor, görmezden geliniyor ve reddediliyorlar. Sosyal yaşantıları yalnızca kendi arkadaş gruplarıyla sınırlı hâle geliyor. İstihdam edilme imkânları oldukça azalıyor. Sorunlu çocuklar birer suç unsuru hâline geliyor. Toplum eliyle tecrit edilmiş ve dolaylı ırkçılığa maruz kalmış bu kişiler okulla hapishane arasında tercih yapmak zorunda kalıyor. Bu duruma gündelik hayat tecrübeleri ve sosyal yapılar sebep oluyor.

Eğitimsizlik ya da eğitim hayatlarındaki başarısızlıkları bu bireylerin iş imkânlarını azaltıyor. Başarısız bireyler başarısızlıklarından şahsen sorumlu tutuluyor, yapısal ve kurumsal mekanizmalar sorumluluk üstlenmezken herhangi bir teftişten geçmiyor. İşsizlik ve ilerlemelerinin önündeki sert duvar bu insanların hayat beklentilerini kısıtlıyor. Bu kısır döngü sonuç olarak bu kimselerde toplumsal başarısızlık ve ait olmama hissini perçinliyor.

Elbette ki burada genellemelerde bulunuyorum. Farklı sınıf ve kültürel arka planlardan gelen insanların farklı tecrübeleri var. Ancak genel kalıplar etnik ve ırksal özellikleri itibariyle “ait olmayanlar” şeklinde tanımlanan bu kimselerin yapısal (suskunluk) ve kurumsal (gündelik hayat ilişkileri) düzeylerinde maruz kaldıkları muameleyi ortaya koyuyor. Bu “ait olmama” durumu farklı biçimlerde tezahür ediyor: Farklı ten rengi, kültür, dinî arka plana sahip olmak, ulusal dili “aksanla” konuşmak gibi.

Batı kamuoyunda göçmen ve göçmen kökenli vatandaşlara yönelik düşmanca bir dil mevcut. Bu göçmen karşıtı düşmanca söylem de bir çeşit ırkçılık mı?

Göç daha çok yeni bir şeymiş gibi algılanıyor. Farklı ve yeni kategorileri olsa da göç insanlık tarihinin başlangıcından beri var olan bir durum. İnsanoğlu sürekli bir şekilde yiyecek, barınma ve daha iyi hayat koşulları aramak için uzun yollar kat etmiştir. İnsanlar yerleşik toplumlara –şehir, kasaba, ulus devlet- taşındığından bu yana misafirperverlik ve şüphe, memnuniyet ve şiddet arasında gidip gelen gerilimlere maruz kalmıştır.

Modern Avrupa’nın başlangıcı sayılan 15. yüzyılın ikinci yarısı ile 16. yüzyılın başlarında Avrupalı “biz” anlayışı, “biz-lik” kavramına karşıt olarak Stuart Hall’un “kurucu (aslî) yabancılar” fikrinin temelinde gelişmişti. Başlangıçta bu kavram dinî ve henüz oluşan ırksal sınıflandırmalardan (Yahudiler, Müslüman Mağripliler ve dinsiz olarak görülen siyahiler) oluşmaktaydı. Avrupalılar “onlar” değillerdi. Bu yabancılar, başka yerden gelen insanlar, Avrupa’nın kendisini tanımladığı birbirine bağlı beyaz, Hristiyan (orijinalinde Katolik) öz kimliğinin aksine göçmenler idiler. Zaman içinde farklı düzeylerde oluşan iktisadi, siyasi, toplumsal ve kültürel telakkiler ile beslenerek bu yabancı insanlar, “aslî ötekiler”, Avrupa’nın az ya da çok kendini tanımladığı kimlik karşısında hükümsüz kaldı. Türkler, Faslılar, Cezayirliler, Suriyeliler, Iraklılar, Afgan ve Pakistanlılar günümüzün Mağriplileriler.

Mülteciler günümüzde yine üstü kapalı ırkçı tanımlamalara maruz kalıyor. Mülteci statüleri, iltica başvurusu yapılan ülkenin üstü kapalı ırk sınıflandırmalarına göre veriliyor.

Bu durum ise dışlama ve reddetmeye hizmet ediyor. Bu koşullarda “mülteci” söylemi, ırkçı söylemin uygun ve “ırkçı olmayan” söylemi hâline geliveriyor. İstenmeyen kişiler olarak göçmenler ve mülteciler ırkçı muameleye maruz kalabilir, ırkları yüzünden kötü muamele görebilir ve tüm bunlar olurken aleni ırk tanımlamaları kullanılmaz. Buradaki esas nokta açıktan ırkçı tariflemeler olmadığı yerde nefret suçunun olmayacağıdır. Bir zamanlar ırksız olarak görülen mülteciler günümüzde ırk figürü olarak ırkçılığın belirsiz nesneleri hâline gelmiştir. Yahut bu aldatmacayı başka türlü ifade edersek mülteci ırksal açıdan ırksız olan toplumsal öznedir.

Avrupa’nın kendisini bünyesindeki farklı ırklardan ayrı olarak nitelendirebilmek için ifade özgürlüğü hakkına sığınıldığı durumlarda bunu görüyoruz. Zira “farklı” denilen insanlara aşağılayıcı olup olmadığına bakmaksızın her şeyi söyleyebilme yetkisi, günümüzün (ırksız) ırkçılığı hâline geldi. Bu ifade özgürlüğüne sığınılarak şöyle deniliyor: “Size söylenenleri kaldıramıyorsanız o hâlde zaten buraya değil, başka bir yere aitsiniz demek. Burada, Avrupa’da, aklımıza gelen her şeyi söyleyebiliriz; nereli olduğunuzu, sizi farklı yapan şeyi, neyi yapamayacağınızı, neyi yapmayacağınızı… Burada ‘biz’ kendi Tanrılarımızı aşağılayabiliriz.

Fakat sizinkileri de aşağılarız, ki bu sizin tarafta şiddeti kamçılayabilir. Gördünüz mü, siz gerçekten de şiddet dolusunuz. Bizi, kültürümüzü anlamıyorsunuz, buraya ait değilsiniz, bizden değilsiniz. Kelimeler sadece kelimelerdir, fıkrayı, eleştiriyi, kinayeyi anlayamıyorsunuz. Şiddet ile kelime aynı şey değildir. Ta ki siz, ‘Başkayerli Bey’, bizim hayat biçimimizi eleştirene, Başkayerli Hanım sokakta ya da plajda farklı giyininceye kadar. O zaman ifade özgürlüğü ihlal edilmiş oluyor, Başkayerliler’in içindeki şiddet dışarı çıkıyor. Bizler hep ifade özgürlüğü taraftarıyız, ta ki sizler kendi fikrinizi ifade edene dek.”
İfade özgürlüğü bu yeni, ya da daha doğru bir tabirle yenilenmiş ırkçılığın, “ırkçılık-sonrasılık” adı altında dışa vurumudur.

Bugün Avrupa ülkeleri ırkçılık-sonrası toplumlar olduklarını iddia ediyor, fakat “Avrupalı olmayan” etnik toplulukların entegrasyonu adına izledikleri politikalara bakıldığında bunların çoğunlukla Avrupa kültür ve değerlerinin üstünlüğüne olan kanıya dayandığı anlaşılıyor. Avrupa’nın entegrasyon politikalarının ırkçı uygulamalara elverişli bir zemin sunduğunu düşünüyor musunuz?

Kitabımda uzunlamasına ele aldığım gibi Avrupalı toplumların hepsi ırkçılığı aşmış ya da ötesine geçmiş oldukları için değil, ırkçılık-sonrasılığın ırkçılığın çağdaş versiyonu, onun sosyo-mantığı olmaları anlamında “ırkçı-sonrası”lar. Avrupalı toplumlar farklı biçim ve seviyelerde yapısal olarak “ırkçılık-sonrası” ırkçılar. Formel mekanizmalar var olabilir, ırkçılığı kınadığı iddia edilen kanunlar, düzenlemeler, yönetim zihniyeti olabilir, fakat toplumsal pratikler bunun tersini gösteriyor.

Asimilasyon, bizim gibi asla olamayacaklarını varsayarak onların bizim gibi olmaları için, “onlar”ı “biz” yapma çabasıdır. Homi Bhabha’nın meşhur bir şekilde ortaya koyduğu gibi “Beyaz, fakat yeterince değil.” Asimilasyon ötekilerin “ötekiliği”ni sıkıştırmaya, homojenleştirmeye teşebbüs demektir. Bir ailede dahi farklılıklar ortaya çıkarken pek de tabii olmayan bu homojen statü fiziksel, zihinsel, kültürel tavizler karşılığında satın alınmaktadır. Avrupa devletleri çoğu kez yeni gelenlere dil testini geçmeyi şart koşuyor. Asimilasyon “Başkayerliler”in kendilerini kültürel kıyafet ve adabı muaşeret biçimlerinden (mesela burka, bikini, selamlaşmalar) sıyırmaları anlamına geliyor. Şayet hoşgörü söylemi her zaman toplumsal güç sahiplerinden geliyorsa –nihayetinde kim “hoşgörülmek” ister ki?- tepeden gelen, küçümseyici hoşgörü söylemleri hoşgörülemez bir hâl alıyor. Asimilasyon ve nispeten entegrasyon Avrupa’da yeni kılıflara sokulmuş ırkçılık pratiklerini devam ettiren birer koşul niteliği kazanmıştır.

 

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar