Dosya: "Sağ Popülizm ve Aşırı Sağ" “Avrupa’da Bir İslamofobi Endüstrisi Var.”

DOSYA

Türk-Alman Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi ve Avrupa İslamofobi Raporu editörlerinden Enes Bayraklı ile İslamofobinin neden sadece Müslümanların sorunu olmadığını konuştuk.

Avrupa’da son yıllarda İslam ve Müslüman karşıtı vakalarda ciddi artış var. Bu artışın nedenleri nedir?

Artan İslamofobinin arkasında Avrupa’nın kendi iç dengeleri ve küresel sistemde yaşanan değişiklikler var. Birincisi, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte İslam ve Müslümanlar hedef tahtasına oturtuldu. Yani Soğuk Savaş sonrası “komünist düşman” gitti, yerini “Müslümanlar” aldı. Bunun somut hâlini sistematik olarak medyada Müslümanların sürekli negatif olarak gündem yapılmasıyla ya da siyasetçilerin Müslümanlar aleyhine negatif söylemler oluşturmalarıyla görüyoruz.

İkincisi ise 2001’deki 11 Eylül olayları ile gelen kırılma. Soğuk Savaş sonrası Müslümanlarla ilgili üretilen negatif imaj bu tarihten sonra Müslümanları bütünüyle kapsar hâle geldi. 11 Eylül ile birlikte “Müslüman=terörist” algısı yaygınlaştı.

Üçüncü olarak Avrupa’daki devletlerin 2001’den sonra çokkültürlülük politikalarından vazgeçtiklerini gördük.

Almanya Başbakanı Merkel’in “Çok kültürlülük iflas etti” sözleri bunun bir göstergesi. Çokkültürlülük konusunda öncü ülkelerden olan Hollanda’nın bugün geldiği noktayı görüyoruz. Bu durum aşırı sağın ve aşırı sağ söylemlerin geldiği nokta açısından oldukça ilginç.

Aşırı sağın ve yabancı düşmanlığının yükselmesine neden olarak genelde Avrupa’daki ekonomik kriz gösteriliyor, fakat ben ekonomik krizin bir “neden” olduğunu değil, mevcut gelişmeyi yalnızca hızlandırdığını düşünüyorum.

Avrupa’nın bugün ekonomik olarak dünya ölçeğinde tuttuğu yer, 90’lı yıllardaki yerinden hayli farklı. Bu durum Avrupa toplumları içerisinde bir gerilim yaratıyor. Bu gerilim kendisini, Avrupa’da gün geçtikçe daha görünür hâle gelmeye başlayan Müslümanlar üzerinden gösteriyor. Bundan çok değil, 50 yıl önce basit işlerde çalışan insanların çocukları ve torunları artık üniversite öğrencisi, doktor, öğretmen, hatta siyasetçi oluyor. Bu aşağıdan yukarıya doğru bir tırmanış demek. Diğer yanda bu insanlar kamusal alanda görünür oldukça, kendi dinî pratiklerini de görünür hâle getiriyorlar. Bu, büyük ölçüde sekülerleşmiş, dinin görünürlüğünü kamusal alandan dışlamış Avrupa toplumları için kolay hazmedilir bir durum değil.

Avrupa’daki Müslümanlar aleyhindeki düşmanca söylemi besleyen bu faktörlere Daeş ve benzeri terör örgütlerinin terör saldırılarının bütün Müslümanlara mal edilmesini de eklediğimizde ortaya bugün şahit olduğumuz düzeyde bir İslam düşmanlığı ortaya çıkıyor.

 

Aşırı sağ hareketlerin güç kazanmasında Avrupa’ya çoğunluğu Müslüman olan göçmenlerin gelişinin payı var mı?

Avrupa’ya Müslüman mülteciler ilk defa gelmiyor. Avrupa’ya 90’larda da Müslüman mülteciler geldi. Özellikle Bosna Savaşı sırasında Bosna-Hersek’ten ciddi oranda Müslüman nüfus hem Almanya’ya hem Avusturya’ya gitti. O zaman bu mülteciler, bugün Suriye’den gelen mültecilere yapılan muameleye maruz kalmadılar. Bugün değişen siyasi atmosfer sonucunda mültecilerin ve göçmenlerin tamamı problem olarak lanse ediliyor. Özellikle Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinde “Müslüman mülteci kabul etmeyiz” diyen cumhurbaşkanlarına, başbakanlara rastlıyoruz.

Bunları tartışırken düşülmemesi gereken bir tuzak var. “Müslümanlar şunu yaptığı için İslamofobi artıyor. Müslümanlar kendilerini daha iyi tanıtsalar, İslamofobi artmazdı.” gibi bir yanılgıya düşmemek lazım. Buradaki esas sorumlu Müslümanlar değil, esas problemin temelinde Batı toplumlarının kendilerini ve ötekini nasıl tanımladığı, nasıl anladıkları, “öteki”ne nasıl muamele ettikleri yatıyor.

Dolayısıyla sorunun temelinde Müslümanların bir şeyi doğru ya da yanlış yapıyor olmaları değil, Müslümanların siyasal olarak uluslararası küresel sistemde hedef tahtasına oturtulmaları ve belli bir hizaya çekilmeye çalışılmaları var. Yani sorunun temelinde Müslümanlar değil, Batılı devletlerin İslam dünyası ve Müslümanlar üzerinde kurdukları siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri hegemonyayı her ne pahasına olursa olsun devam ettirme kararlılıkları yatıyor.

 

“İslamofobi” kelimesi akademide ya da Avrupa kamuoyunda üzerinde mutabık olunan bir kavram değil. Azınlık olarak yaşayan Müslümanlara yönelik nefret ve saldırıları tanımlamak için bu kavram isabetli mi sizce?

Akademide “İslamofobi” mi kullanılsın yoksa “Müslüman karşıtı ırkçılık” mı kullanılsın gibi bir tartışma var. Bu kavram tartışması akademik seviyede belki bir anlam ifade ediyor. Fakat günlük hayata baktığınız zaman Müslümanlara yönelik iş hayatından, okul ve eğitim hayatına, oradan sokağa kadar hem ayrımcılık hem de sözlü ve fiziki boyuta kadar uzanan bir şiddet olduğunu gözlemliyoruz. Bu durumun nasıl nitelenmesi gerektiği akademik kaygılarla tartışılabilir, fakat ortada görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçek de var.

Akademik literatürde “İslamofobi” kavramı her ne kadar oturmuş olsa da, diğer tarafta İslamofobi diye bir şeyin olmadığını, bunun Müslümanlar, daha doğrusu “İslamcılar” tarafından üretildiğini ve bu kavramın İslam’a yönelik “haklı” eleştirilerin bertaraf edilmesi için oluşturulduğunu iddia eden aşırı sağ çevreler de var. Müslümanlara yönelik her eleştiri elbette İslamofobik değil. Fakat bugün oldukça yaygınlaştığına tanık olduğumuz, “Müslümanlar gericilerdir, bu nedenle eğitilmelilerdir yahut Müslüman kadınlar köledir ve özgürleştirilmeliler” gibi söylemler bariz şekilde İslamofobiktir.

Diğer taraftan İslamofobi kavramından hoşlanmayan, bunun suni, uydurulmuş bir gündem olduğunu düşünenlere karşı elimizde veriler de var. Örneğin AGİT’in her yıl yayınladığı raporda ve aynı şekilde Dr. Farid Hafez’le birlikte çıkarttığımız Avrupa İslamofobi raporunda da endişe verici trendlerle karşı karşıyayız.

İngiltere’de cami çıkışı cemaatin üstüne araba süren, onları ezen, buna tek neden olarak da kurbanların Müslüman olmasını gösteren faillerin olduğu bir ortamda bu olaya “İslamofobi” de dense, “Müslüman karşıtı ırkçılık” da dense kullanılan kavram, vakayı değiştirmiyor. Bu vakanın arkasındaki gerçeği görmezden gelemeyiz.

 

İslamofobi’nin artışında medyanın rolüne sık sık işaret ediliyor. Sizce medya bu denklemde nerede duruyor?

Medya bütün bu süreçte merkezi bir rol oynuyor. Batı medyasında özellikle hem ana akım medya hem marjinal medya kesimlerinin İslam’ı ve Müslümanları sürekli negatif bir haberciliğin konusu kılmaları, Müslümanlarla ilgili negatif bir gündeme sahip olmaları ya da kullandıkları resimler İslamofobi’nin artışının temel unsurlarından. Sadece geleneksel medya değil, özellikle sosyal medya da İslamofobik söylemlerin ve argümanların yayılmasına hizmet ediyor.

Diğer taraftan başka bir yanlış algı daha var. İslamofobinin sadece Müslümanlarla ilgili bilgisi olmayan sıradan vatandaşların benimseyebileceği bir şey olduğu zannediliyor. Oysa tam aksine İslamofobik söylemler özellikle eğitimli insanlar, üniversite hocaları, yüksek düzey bürokratlar ve siyasetçiler, yani elitler eliyle yaygınlaştırılıyor.

 

Sizin Avrupalı siyasetçilerin asimilasyona yakın bir entegrasyon için yol haritası çizdiği şeklinde bir yorumunuz var. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Bir topluma çokkültürlülüğün öldüğünü söylediğiniz dakikadan itibaren elinizde yegâne çözüm olarak “tekkültürlülük” kalmış oluyor. Şöyle demiş oluyorsunuz: “Bu ülkede tek bir kültür var. O da Hristiyan-Yahudi medeniyeti. Siz de bu medeniyetin değerlerine uymak zorundasınız, uymadığınız takdirde burayı terk etmekte özgürsünüz.”

Bu değerler sisteminin ne olduğu, neyi içerip neyi içermediği kesin olmamasına rağmen bu değerler empoze ediliyor. Fakat bu empoze Batı’nın, Avrupa Birliğinin savunduğunu iddia ettiği insan hakları ve diğer kültürlere/dinlere saygılı olma gibi temel ilkelerle bağdaşmıyor.

Bu uyumsuzluk en çok günlük hayatta ortaya çıkıyor. Örneğin kız çocuklarının karma yüzme dersine gönderilmesi tartışmasına bakalım. Farklı değerlere sahip Müslüman ailelere “uyum” adı altında bu değere boyun eğmeleri, kendilerine rağmen bu değerleri benimsemeleri şart koşuluyor. Bu Avrupa merkezci bir bakış açısı. “Bu değerlere uymuyorsanız ülkenize gidin” tarzı faşistçe bir yaklaşımın yaygınlaştığını görüyoruz. Bu tutum birçok alanda gerginlik üretiyor, çünkü Batı toplumları kabul etseler de etmeseler de çokkültürlü bir hâle gelmiş durumda. Bu gerçekliği kabul edip bununla yüzleşmek ve bunu yönetmeyi tercih etmek varken bununla mücadele etmeyi tercih etmek esas gerilimin kendisi.

Avrupa’da kurulan İslamofobi karşıtı girişim ve çalışmaları nasıl buluyorsunuz?

İslamofobiyle esas mücadele etmesi gerekenler Müslümanlar değil. İslamofobi temelde Batı toplumlarının bir problemi. Batı toplumlarının demokratik düzeylerine ve barış içinde birlikte yaşama kültürüne bir tehdit. Bugün kabul edelim ki Müslümanlar kolay hedefler. Müslümanlara saldırmanın, onları ötekileştirmenin, onları hedef tahtası hâline getirmenin herhangi bir siyasi, ekonomik, hukuki bedeli yok maalesef Avrupa’da. Bu nefret dün Yahudilere karşı böyleydi, öncesinde solculara karşı, öncesinde başka gruplara karşı… Esas mücadele edilmesi gereken de bu ırkçı bakış açısı, çünkü bu nefret barajının kapakları açılırsa bunun altında sadece Müslümanlar değil, bütün Avrupa kalır.

Bu İslamofobik söylemin kimin işine yaradığına bakalım: Almanya’da aşırı sağcı AfD yüzde 13 civarında oyla 2. Dünya Savaşı sonrası ilk kez parlamentoya girdi. Avusturya’da aşırı sağcı FPÖ iktidar ortağı oldu, anaakım Hristiyan demokrat parti ÖVP aşırı sağcılaştı. Bu gelişmeler, bize İslamofobiyle mücadelenin sadece Müslümanlar tarafından değil, bütün toplumsal aktörler tarafından ciddiye alınması ve beraber yürütülmesi gerektiğini söylüyor.

Avrupa’daki Müslümanların siyasi, ekonomik, toplumsal sermaye açısından imkânları kısıtlı. İslamofobiyle mücadele açısından Müslümanların inisiyatiflerinin de yeterli olduğunu söylemek mümkün değil. Karşımızda milyon dolarlara sahip bir İslamofobi endüstrisi var. Bununla mücadele, kısıtlı bütçelere sahip birkaç ufak çaplı girişimle gerçekleştirilemez. Müslümanların İslamofobinin Batı toplumlarının temel bir meselesi olduğunu gündeme taşıması lazım. İkincisi, bu gündemin uluslararası kuruluşların ajandasında yer alması lazım. Üçüncü olarak uzun vadede her ülkede, o ülkedeki İslamofobik olayları belgeleyen kuruluşlar oluşturulması ve günlük olarak İslamofobik olayların takip edilmesi gerek. Maalesef bu seviyede değiliz. Bizim İslamofobi Raporu ile yapmış olduğumuz şey buna mütevazi bir katkı. Avrupa çapındaki gelişmeleri ve trendleri yıllık bazda raporlayarak kamuoyunun ve karar vericilerin dikkatine sunuyoruz.

 

Bu rapordan biraz bahseder misiniz? Sizi bu raporu hazırlamaya iten neden neydi?

Ben uzun yıllar Avusturya’da, ardından İngiltere’de yaşadım. Avusturya’dan ayrıldığım 2008 yılında bile yaşam ülkedeki Müslümanlar için zor bir hâle gelmişti. Sokakta ırkçı bir söyleme ya da saldırıya maruz kalmayan kişilerin sayısı, diğerlerine kıyasla giderek azalıyordu. 2013 yılında Türkiye’ye döndükten sonra üniversitenin yanı sıra bir düşünce kuruluşu olan SETA’nın çalışmalarına da katkı vermeye başladım. Avusturya’daki öğrencilik dönemimdeki şahsi tecrübemden hareket ederek Avrupa’daki Müslümanların sorunları üzerine kendi perspektifimizden bakan çalışmaların yapılmasının elzem olduğunu düşünüyordum. Farid Hafez’la Avusturya’daki öğrencilik dönemimden tanışmaktaydım. 2014 yılında kendisi ile İstanbul’da bir konferansta karşılaştık. O sırada Hafez “İslamofobi Araştırmaları Almanağı” (Alm. “Jahrbuch für Islamophobieforschung”) isimli yıllık bir akademik dergi çıkarıyordu ve dergiyi daha bilinir hâle getirmek istiyordu. Kendisi ile bu konuyu istişare ederken İslamofobi alanında Avrupa çapında yıllık raporlama yapacak “Avrupa İslamofobi Raporu” fikri doğdu. Neticede 2015 yılında 25 ülkeyle ilk rapor, 2016 yılında 27 Avrupa ülkesiyle ikinci raporu yayınladık. Şimdi 2017 raporunu önümüzdeki aylar için hazırlıyoruz. Bu seneki raporun 35 ülkeyi kapsamasını hedefliyoruz. Bu çalışmaya bundan sonra da yıllık bazda devam edeceğiz.

HABER BÜLTENİ

Perspektif’in içeriklerinden haberdar olmak için kayıt olun

Hakkımızda

Avrupa’ya işçi göçü yarım asrı ardında bırakırken Müslümanlar da bulundukları ülkelerde kalıcı hâle geldiler. Bu durum “vatan”, “aidiyet”, “İslam” ve “Avrupa” gibi birçok kavramın çift taraflı olarak sorgulanmasına neden oldu. Avrupa’da yerleşik bir Müslüman cemaatin oluşması, hem yerleşik kültür ve siyasi düzen için, hem de Müslümanlar için yeni sorulara da kapı araladı.

YAZININ DEVAMI
Gizlilik Sözleşmesi | Şartlar & Koşullar